Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Korku, Utanç, Ölmeden Önce Ölmek ve Gaslight

Bu tarz edebi değerinden emin olduğum kitapları okumak için bazı şeyleri bekliyorum ben. Ya birileri önerecek ya bir yerde ısrarla karşıma çıkacak ya da hakkında okumak için sakladığım yazılar birikecek gibi bazı kriterlerim var. Bir de tehlikeli bu kitaplar aslında. Elinize aldığınız gibi bitirebiliyorsunuz belki ama etkisinden uzun süre çıkamama ihtimaliniz var. O yüzden Kafka, Zweig, Camus hatta Dostoyevski’yi bile yılda en fazla birkaç kere okuyorum. Bilmiyorum belki hata yapıyorumdur. Belki de beni buna iten değişik bir korkudur. Bu isimlerin hâlâ okumadığım kitaplarının olması bana içten içe bir mutluluk veriyor çünkü. Hiçbir şey bulamazsam onları okurum diyorum. Şimdi yazarken fark ediyorum ki bu çok yanlış bir bakış açısı. Bu kitapları çoktan bitirmem gerekirdi. Ama insanın korkularını yenmesi hiç kolay değil. Büyük bir cesaret gerektiriyor bu.

“Kendi bakışlarındaki güvensizliği görme korkusuyla aynaya bakmaya cesaret edemiyordu, ama üstünde başında yaşadığı tutkulu saatleri ele veren bir iz kalmış mı diye bakması gerekiyordu.”

Korku, son derece etkileyici bir kitap ama aslında olay örgüsü o kadar farklı değil. Daha kitaba başlarken anlıyorsunuz yazarın kim olduğunu. Kadınları bu kadar iyi tanıyan başka yazarlar da vardır muhakkak ama benim aklıma ilk o geliyor. Yine bir kadının hikâyesini okuyoruz. Eşini aldatan ve yakalanma korkusunu kendisine yapılan şantajdan sonra iliklerine kadar hisseden ve bunun sonucunda hayatı değişen bir kadın Irene.

“Onuru zedelenmiş, lekelenmiş olarak yeni bir hayata başlamak, o zamana kadar her şeyi hazır bulmuş, kaderini hiçbir biçimde kendisi belirlememiş biri olan Irene’ye imkânsız görünüyordu, hem sonra çocukları, kocası, ancak şimdi kaybetmek üzereyken değerini anladığı onca şey, bu dünyaya aitti, bütün bunların nasıl da varlığının kopmaz birer parçası olduklarını şimdi hissediyordu. Eskiden elinin tersiyle ittiği pek çok şey şimdi gözüne müthiş gerekli görünüyordu ve sokaklarda fırsat kollayan tanımadığı bir serserinin, sıcak yuvasını bir sözüyle yıkabilecek güce sahip olması Irene’ye bazen hayal ürünü ve gerçekdışıymış gibi geliyor, kavramakta zorlanıyordu.”

Neden hep kaybedince anlıyoruz bir şeylerin kıymetini? Bu sürekli olarak hata yaparak öğrenmeye benziyor biraz. Tamam denemek, hata yapmak hatta kaybetmek çok şey öğretir insana. Buna ben de katılıyorum ama bu öğrenmenin tek yolu değil. Sadece kendi hatalarımızdan ders çıkararak çok fazla yol katetemeyiz. Başkalarının öğrendiklerinden yola çıkarak ders almayı başarmalıyız. Yoksa her seferinde içimize akıttığımız gözyaşlarıyla dolarız.

“İçte tutulan gözyaşları akıtılanlardan daha acıtıcıdır.”

Bir süredir diyalog yazmaya çalışıyorum. Bunun için eski yazdığım denemelere de baktım, yeni roman taslağımda da sürekli düzeltmeler yapıyorum. Günlük hayattaki konuşmalara daha çok dikkat ediyorum. Tabii bunların yanında okuduklarıma da artık farklı bir gözle bakıyorum. Yazar sadece insan psikolojisinde çok iyi değil aynı zamanda bir diyalog yazma ustası. Burada mesela sadece son cümleyi alacaktım ama o kadar güzel gelmiş ki diyalog oraya kadar, kesmek istemedim:

“Sence… sence… insanları engelleyen şey, her zaman korku mudur? Acaba… acaba… utanç olamaz mı… herkesin önünde kendini ortaya koymanın… örtüsüz kalmanın utancı… olamaz mı?”
Kocası hayretle ona baktı. Karısından bir yanıt gelmesine alışkın değildi. Fakat söylediklerinden büyülenmişti.
“Utanç diyorsun, bu… bu da bir tür korku sadece… ama daha nitelikli bir korku… Cezadan değil de… evet, anlıyorum…”
Ayağa kalktı, tuhaf bir heyecana kapılmıştı, bir aşağı bir yukarı gidip gelmeye başladı. Karısının söyledikleri içinde bir yerlere dokunmuş olmalıydı, şimdi orada bir titreme, güçlü bir kıpırtı var gibiydi. Birdenbire durdu.
“Kabul ediyorum… İnsanlardan, yabancılardan utanmak… gazete haberlerinde başkalarının kaderlerini peynir ekmek gibi yiyip yutanlardan utanmak… olabilir… Fakat işte bu yüzden insan hiç olmazsa yakın hissettiklerine itirafta bulunmalıdır… Geçen yıl savunmasını üstlenmiş olduğum kundakçıyı hatırlıyor musun… benimle tuhaf bir samimiyet geliştirmişti… her şeyini anlatıyordu, çocukluğundan hikâyeler… hatta özel şeyler… Anlıyor musun, suçu işlediği kesindi, hüküm de giydi… fakat bana bile itiraf etmemişti… bunun nedeni utanç değil, korkuydu, onu ele verebilirdim… sanırım, yaşamında dostluğa benzer bir şeyler hissettiği tek kişi bendim… yani bana söylememesi yabancılar karşısındaki utanç olamaz… çünkü bana güveniyordu…”
“Belki de,” dedi Irene ve hem kocası kendisine bakmakta olduğundan, hem de sesinin titrediğini fark ettiği için, başını çevirmek zorunda kaldı, “belki de insan… en büyük utancı… kendine en yakın hissettiklerine karşı duyar.

Kitabın adı utanç olabilirmiş gibi hissettim ben de okurken. Ya da Jane Austen yazsa “Korku ve Utanç” olurdu muhtemelen. Sahi o acaba nasıl yazardı bu hikâyeyi. Artık kitapları okurken böyle şeyler de düşünmeye başladım. Ben olsam nasıl yazardım diye düşündüğüm de oluyor bazen. Yönetmenler de farklı bir gözle izlerlermiş filmleri ve tat alamazlarmış normal seyirci gibi. Umarım ben de ileride öyle olmam demek istiyorum ama belki de o seviyeye gelmek daha iyi olabilir.

Bu arada Irene’nin kocası mesleğinde başarılı bir avukat. Sürekli olarak yol gösterir gibi konuşuyor eşiyle adeta kitabın sonu hakkında bizlere ipucu veriyor bu durum ama bence haklıyken haksız duruma düşüyor yaptıklarıyla. Çok erdemli hatta ulu bir şahsiyetmiş gibi bir izlenim bırakmaya çalışıyor sürekli ama bana çok itici geldi çoğu tavırları. Zaten kendisinin ceza hakkında söylediklerine de katılmıyorum.

“Zamanın çoktan sildiği bir hata için cezalandırılabilir miydi insan?”

Zaman hiçbir cezayı silmez bana kalırsa. Belki acıyı hafifletebilir ama silmez. Ancak şuna katılıyorum, tedirginlik ve sürekli bir yakalanma korkusuyla yaşamak kesinlikle katlanılamaz bir şey. Zaten bu kitap bana Işıklar Sönerken diye dilimize çevrilen “Gaslight” filmini ve gaslighting kavramını hatırlattı. O da korkunç bir gerilimdir, tavsiye ederim.

“Irene’nin ilk hissettiği şey korku oldu. Ne zaman seslerin yükseldiğini duysa veya evde bir gerilim hissetse ürperiyordu. Olağandışı her şey karşısında gösterdiği ilk tepki korkuydu, mektubun gelmiş ve sırrını ortaya çıkartmış olabileceğinden duyduğu o yakıcı korku. Evin kapısından içeri her girişinde ilk yaptığı şey, yokluğunda bir şey olup olmadığını, felaketin kopup kopmadığını anlamak için tedirgin bir merakla yüzleri incelemek oluyordu.”

70 sayfalık bir kitap için neredeyse 7 sayfayı aşan bir yazı yazacağım gibi görünüyor maalesef. Bu yazıyı okumaktansa kitabı okuyun siz en iyisi. Eğer kitabı okumadan geldiyseniz buraya kadar zaten size şükranlarımı sunarak tebrik ederim. Ancak yine de önce kitabı okuyun siz. Kim bilir belki siz de Irene gibi bir aydınlanma yaşarsınız.

“Hayatı yavaş yavaş yeni bir anlam kazanıyor, ilişkileri birdenbire ciddi ve önemli yanlarıyla görmeye başlıyordu. Tehlikeyle, dolayısıyla gerçek duygularla tanıştığından beri en uzağındakine kadar bütün hallerle bir ortaklık hisseder olmuştu. Kendini her şeyde hissedebiliyordu, onun için eskiden cam gibi saydam olan dünya şimdi aniden kendi gölgesiyle karararak bir aynaya dönüşmüştü. Baktığı, izlediği her şey bir gerçeklik kazanmıştı birdenbire.”

Burası kitabın en tehlikeli kısmıydı bence. Kahramanımızın yaşadığı uyanış, gerçek dünyayla karşılaşma, elindekilerin kıymetini anlaması hep kocasının aslında iyi niyetli olduğunu kanıtlar nitelikte gibi görünüyor. Ama bence bu sadece görüntüde. Hırsızın hiç mi suçu yok diyeceksiniz şimdi belki ama ben burada zaten kimseyi savunmuyorum. Sadece yaşanan bu dönüşümü bahane ederek Fritz’e sütten çıkmış ak kaşık muamelesi yapmak yanlış diyorum. Bu arada evet, Fritz Irene’nin avukat olan kocası. Biri kız biri oğlan iki de çocukları var bu karı kocanın. Yanlış hatırlamıyorsam onların adı geçmiyor kitapta. Ama erkek olanın sesi tıpkı babasına benziyormuş, bunu da hikâye ilerlerken Irene ile birlikte öğreniyoruz biz de. Yani kitaptaki bütün ilişkiler sıkıntılı aslında.

“İlk kez duyduğu bu varoluş korkusuyla ortaya çıkan fazlasıyla gecikmiş bir suçluluk duygusu içinde, kocasının sadece toplumsal varlığını yüzeysel biçimde tanıdığını kendine itiraf etmek zorunda kaldı. Böyle trajik bir anda vereceği kararı belirleyecek olan iç dünyasını hiç bilmiyordu. İster istemez küçük jestleri ve imaları araştırmaya, benzer durumlarda ne tür yorumlar yapmış olduğunu hatırlamaya çalıştı ve utanç dolu bir şaşkınlıkla fark etti ki, kocası kişisel görüşlerini ona hiçbir zaman aktarmamış, ama öte yandan kendisi de bir sorununu ona içtenlikle açmamıştı. Ancak şimdi kocasının hayatını tek tek tüm yönleriyle yorumlamaya girişmekteydi. Duyduğu korku Irene’yi, onun yüreğinin gizli odalarına bir giriş bulabilmek için en küçük anıyı bile yoklamaya zorluyordu.”

Ben de şimdi burada yazarken tereddüt ediyorum bazen, acaba bu alıntı başka bir kitaptan mıydı diye çıkmaza düştüğüm oluyor. Bu zamana kadar böyle bir hata yapmadım ama böyle giderse yakındır diye düşünüyorum. Korku, içinde her tür duyguyu ve iniş çıkışı barındırıyor.

“Bir anda yaşamın tüm zenginliğini hissetmeye başlamıştı ve artık yaşamında tek bir saati bile anlamsız geçirmeyeceğini biliyordu. Şimdi her şeyin sonuna yaklaştığı sırada ilk kez bir başlangıç hissediyordu.”

Bunu hisseden de Irene mesela. Az önce anlatmak istediğim buydu. Bazı alıntılarım özellikle birbiriyle çelişiyor gibi görünse bile aslında insanın duygu durumu da bu şekilde sürekli birbiriyle çelişir. Sadece bu bilince ulaşmak için bile okunur bu kitap.

“Fakat fırtına veya bunaltıcı sıcak kadar, havanın durgunluğu da insanı rahatsız edebilir, aynı şekilde ılımlı bir mutluluk da talihsizlik kadar kışkırtıcı olabilir ve isteksizlik çeken pek çok kadın için, umutsuzluğun getirdiği sürekli bir doyumsuzluktan daha tekinsizdir. Tokluk da açlıktan daha az kışkırtıcı değildir. Irene’de macera merakını uyandıran da hayatının tehlikesiz ve güvenli oluşuydu. Yaşadığı ortamda onu zorlayan hiçbir şey yoktu. Elini nereye atsa pürüzsüzdü, bütün hayatı özenle, şefkatle, sevgiyle ve evcimen bir rahatlıkla sarmalanmıştı; Irene, varoluştaki bu ölçülülüğün hiçbir zaman dış kıstaslara vurulamayacağını, aksine insanın içiyle ilişkisizliğinin bir yansıması olduğunu fark etmeksizin kendini bir şekilde bu rahatlık tarafından kandırılmış ve gerçek yaşamdan uzaklaştırılmış hissediyordu.”

Gelelim bütün bu güzel cümlelerin yanında benim en beğendiğime. Aslında yazmaya başlamadan önce aklımda sadece bu cümle vardı. Bu kadar çok alıntım olduğunu unutmuştum ama bu cümleyi hâlâ aklımdaydı. Yazarın intiharı ne kadar çok düşündüğünü, üzerine kafa yorduğunu ve içselleştirdiğini ben bu cümle sayesinde daha iyi anladım. Bir yandan da korktum, intiharı okumaktan, yazmaktan hatta bahsetmekten ne kadar rahatsız olduğumu daha önce de yazmıştım. Zaten bu kitapta intihar etmiyor kimse ama siz benim neden bahsettiğimi anladınız sanırım. 

İntihara ve ötenaziye sonuna kadar karşıyım ve üzerine ne kadar güzelleme okursam okuyayım, bu kararımın değişeceğini sanmıyorum. Ama ölmeden önce ölmek diye bir kavram vardır. O mesela üzerine kafa yorulması, mümkünse deneyimlenmesi gereken bir yolculuk. Hani yazının başında da bahsetmiştim ya sadece başımıza gelenlerden ders çıkartırsak olmaz diye. Onun gibi değil yani bu durum. Merak etmeyin. Size kaybettirmez aksine çok şey kazandırır diye ümit ediyorum.

“Irene şimdi akşama kaç saat kaldığını hesaplıyordu, insanın vedalaşmak için ne kadar az zamana ihtiyacı olduğunu ve yanında götüremeyeceğini bilince her şeyin ne kadar değersiz göründüğünü fark edip korktu.”

Yine mi korktu demeyin, bu son durum korkunç gerçekten. Bir o kadar da gerçek. Uzun süredir başlıkta bir film önermiyordum o bakımdan da iyi hissettim şimdi. 

Yoksa son zamanlarda hiçbir şey yapamıyormuş gibi hissediyorum iyice. Sadece yapılacak işleri sıraya koymakla günlerim geçip gidiyor sanki. Üstelik takip ettiğim bir dizi de kalmadı artık. John Wick haricinde son zamanlarda bir film de izlemedim. O da ne kadar komik bir filmdi, John’un şarjörü boşaltıp öldüremediği zırhlı adamın kafasına tabancayı fırlatma sahnesi aklıma geldikçe hâlâ gülüyorum. Romantik komediden sonra aksiyon komedi türü de çıkmalı bence. Bu yoğunlukta hayallerimizdeki işlere yetişebilmek için o filmdeki gibi hızlı hareket etmemiz gerekiyor sanırım. Yoksa günler de uzuyor halbuki ama ne oluyor, saatlerimi mi çalıyorlar ne yapıyorlar? Hiçbir şey yetişmiyor. İnanılmaz gerçekten! Neyse ben de sizlerin zamanını daha fazla çalmayayım. Başka bir kitapta, hikâyede ya da yazarda görüşmek üzere.



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…

Henüz hiç yorum yapılmamış.