Kırık Kalem, Cılız Işık, Süre Sınırı ve Takım Olabilmek
Geçen sene 16 Haziran’da burada Karanlık Mahzen adında bir hikâye paylaşmıştım. “15 kişi yarım saatte 15 farklı hikâye yazabilir mi?” diye de sormuştum açıklamasında. Çünkü öyle yazılmıştı o hikâye. Şimdi bir başka kursun bitiminde, hemen hemen aynı grupla benzer bir çalışma yaptık. Bu sefer süremiz her cümle için sadece bir dakikaydı ve 14 kişiydik. Ama en azından baştan başlayacaktık. Yalnız ilk cümle için şöyle bir şart vardı. Bu iş de bana kaldığı için ayrıca onu da yazayım: Hepimiz ilk cümlede benim Rory’nin Hikaye Küpleri denilen 9 zardan birini seçip attığımda gelen FENER’i mutlaka kullanmak zorundaydık. Neden sen seçtin peki diyecek olursanız tamamen o an spontane gelişen sıradan bir olay sonucu aslında. 15 dakika sonunda gördük ki çoğumuz cılız ışık tamlamasını kullanmışız. Deniz fenerini kullanan sadece birkaç kişiydi.
Bu arada Fenerbahçe de bir sene daha büyük umutlarla başladığı ligde cılız bir ışık olup sonunda sönüp kayboldu. Fenerin kaderi buydu belki de, yola ne kadar güçlü bir ışık saçarak çıkarsa çıksın sonunda cılız bir ışığa dönüşüp yok olup gidiyordu.
Akla ilk gelen şey insana çok orijinal bir fikir gibi gelebiliyor başta ama kuvvetle muhtemel öyle olmuyor. Bunu yeniden başıma gelince daha iyi anladım. Ayrıca hepimizin ortak olarak bilinçaltında bildiği bir gerçek vardı. Artık birbirimizi çok daha iyi tanıdığımız için nasılsa hikâye bir yerde korkuya dönecek diye baştan korkunç bir temayla başladık sanırım. Kimileri pek beğenmedi ortaya çıkan hikâyeleri ama bazıları da tek kalemden çıkmış gibi oldu. Yine çok güzel bir deneyimdi benim için ve kendi yazım dahil bir çoğunu okurken gülmekten gözlerimden yaşlar geldi. Bir de burada paylaşırım diye ortaya güzel bir şey çıksın istiyordum ama yapabileceğim pek bir şey yoktu. Her şey diğer 13 kişinin kalemine bağlıydı. Yaşamak böyle bir şey değil mi zaten. Futbolda da mesela o kadar hazırlanırsınız. Taktikler, antrenmanlar, koşular, ağırlık çalışmaları. Her şey o kritik 90 dakikaya bağlıdır. Ama sahaya çıktıktan sonra top ayağınızda en fazla birkaç dakika kalır. Başarının sırrı uyumlu bir takım olabilmektedir. Bilmem anlatabildim mi?
İlginç bir diğer şey de hiçbir turda yazamayan kimsenin olmamasıydı bence. O an bunun ne kadar sıra dışı bir olay olduğunun bile farkında değildik bence. Süre ne kadar az olursa olsun ya da her seferinde o zamana kadar ne kadar ilginç ve alakasız hikâyeler okuyup onların devamını getirmek zorunda olursan ol sanki hiç önemli değildi. Çünkü saat işliyor, saniyeler akıp gidiyordu. Herkes kısa bir cümle bile olsa her seferinde yazmayı başardı. Kimse ben yazamıyorum demedi. Oysa 15 dakikada bir hikâye yazın deseler hiçbirimiz bu kadar kolay yazamazdık.
Bir dakikalık süre sınırını ilk duyduğumuzda hepimiz endişelenmiştik. Şu an bu yazıyı yazarken mesela benim böyle bir zaman kısıtlamam yok ama yazmak hiç o kadar kolay olmuyor. Bu arada zaman kısıtlamam yok dedim ama yok mu gerçekten? Sonuçta bu başlığı açarken bu yazıyı 16'sına yetiştirmem lazım diye karar vermiştim ve bugün ayın 16'sı. Hâlâ yazıyorum. Benim bu işleri erteleme huyum ne olacak hiç bilmiyorum.
Şimdi yazarken aklıma değişik sorular geliyor sürekli. Düşünsenize, size bir ömür veriliyor ve bir yerde bitecek yani bunun sonu gelecek. Bunu biliyorsunuz ama hadi diyelim ki en baştan deniyor ki senin 70 yılın var. Bu hep kötüye yorulur, insanın öleceği zamanı bilmesi felaket olarak nitelendirilir. Halbuki bu sizin için ateşleyici bir güç olarak da kullanılamaz mı? 70 çok oldu, onu biraz düşürsek mesela 40 yaptık deseler ne hissedersiniz? Hâlâ aynı hayatı mı yaşamaya devam edersiniz yoksa bambaşka bir hayatı mı? Veyahut 70 az 90 olsun dediler. Aradaki o 20 yıl size tembellik olarak geri mi döner? Ya da ironik bir şekilde yapmak istediklerinizin çoğunu o son yıllara mı saklarsınız? O halde fazladan süre vermenin pek bir esprisi yok sanki. Eğer sizi rehavete sokuyorsa kötü bile olabilir hatta. Bitirmeden size sorayım, kaç yıl yaşamak isterdiniz şu hayatta ve yapmak istediklerinize yeter miydi bu süre? Benim de güya 5 kitap yazım hazırdı 8 gün önce. Hiçbirini tamamlayamadım. Şaka gibi!
Giriş hikâyeden uzun oldu ama o gün içimden geçenleri rahatça yazamamıştım. Bazılarının yazılarında da çok sıradan giden akışı değiştirmek için fazla inisiyatif almıştım. Bunu kabul ediyorum. Zaten tur tamamlanıp kendi kağıdıma kavuştuğumda okurken hep “Ben bunları hak ettim” diye düşünmedim değil.
KIRIK KALEM
Göz gözü görmüyordu ve içini bir korku kaplamıştı çünkü el fenerinin cılız ışığı zifiri karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu.
Ayağının altında gıcırdayan ahşap basamaklar sessizliğin içinde zihnine bıçak gibi saplanıyordu. Adım atmaya korkuyordu, geri de gidemiyordu. Kitlenmiş vücuduyla bir sopayı andırıyordu; korkudan kıymıkları kabarmış bir sopa… Sopayı görünce çok panikledi. Sopayı eline aldı ve düşüncelere daldı. Bu sopa ile ne yapacaktı? Kime karşı? Neye karşı? Aynadaki görüntüsüne bakıp bir hayal alemine dalmıştı. Sopaydı ve bundan pek hoşlanmamıştı. Çünkü sopalar kırılır. Öyle de oldu. Ah bu sopalar hayata karşı neden bu kadar kırılgandı? Sonra kendini gaddar bir öğretmenin ellerinde uyanmış buldu. Ağlamaklı duran eli açık çocuğun suratında ikiye ayrıldı, çöpe atıldı. Sağ yanında kızarmış sosis, çaprazında sümüklü mendil, az aşağıdaki izmaritle birlikte hayatı sorguluyordu. Allah’ım ben ne yaşadım böyle (!) bir benzetme yapıldı gıyabımda bir anda o benzetmenin ta kendisi oluverdim, yazar da mı düşman bana? “Beni bir sopa yapmakla eline ne geçti, söylesene?”
Söyleyemezdi. Artık söz hakkı yazarındı. Elindeki kurşun kaleme baktı bir süre. İç geçirdi. “Benden yazar falan olmayacak anlaşılan” dedi. Kalemi tam ortadan kırdı ve umutsuzca çöpe fırlattı. Kendi kalemini kendi kırmıştı en azından. Son bir kez çöpe baktı. Sağda kızarmış sosis, çaprazında sümüklü mendil, az aşağıda söndürdüğü son sigaranın izmariti duruyordu.
1
Henüz hiç yorum yapılmamış.
