Bir Kitap - Kendine Ait Bir Oda
Bir yazara takılıp kalma huyumdan dolayı uzun zamandır İngiliz edebiyatından bir şeyler okumuyordum. Hatta bu yüzden bazı büyük yazarları hiç okumamıştım bile. Şimdi bunu böyle fark edince ben de şaşırdım.
Halbuki ortaokulda Robinson Crusoe’ya hayran kalmıştım. Lisede ise artık karakterler yerine yazarlara olan merakım artmış ve Charles Dickens’ın büyük bir fanatiği haline gelmiştim. Yıllar sonra Aldous Huxley ve hemen ardından tabii ki George Orwell’le tanıştım. Bu yazarların yanına bir türlü Shakespeare ve çok merak ettiğim Agatha Christie’yi ekleyemedim. Ama haftaya Thomas More’un Ütopya’sına bir yolculuk planlıyorum. Öncesinde yazmayla ilgili bu kurmaca kitabı paylaşmak istedim.
Kurmaca derken bu ifadeyi yazarın defalarca kullanmasından dolayı özellikle seçtim. Kitabımız aslında hiç var olmayan bir üniversitede ama adından da anlayabileceğimiz gibi Oxford ve Cambridge düzeyindeki Oxbridge’de yine tamamen hayali bir karakter olan Judith Shakespeare üzerinden bir konferans konuşması gibi ilerliyor.
Kitap her ne kadar kadınlara yönelik yazılmış gibi dursa da, bence yazmak isteyen hatta okumak isteyen herkesin yolu bir şekilde bu kitapla kesişecektir. En azından benim karşıma bu zamana kadar çok çıkmıştı ve yeni bir yazarla tanışmak, sonrasında onun o hüzünlü hikayesini öğrenmek her şeye rağmen güzeldi.
Kadınların içinden neden bir Shakespeare çıkmadı ya da çıkmıyor sorusuna bir cevap niteliğinde olan bu kitaba yazar katıksız bir hakikat sunamayacağını söyleyerek şu sözleri söylüyor:
“Sizlere ancak önemsiz sayılacak bir hususta bir fikir verebilirdim — bir kadın eğer kurmaca yazacaksa, parası ve kendine ait bir odası olmalıdır; ve göreceğiniz gibi bu, kadının gerçek doğasına ve kurmacanın gerçek doğasına dair büyük sorunu çözümsüz bırakmakta.”
Sonra yazmak için benim de kesinlikle katıldığım şu cümleyi kuruyor:
“Sadece okumalı, bakmalı, dinlemeli, hatırlamalıyız.”
Yazarımız gerçekten zor bir hayat yaşamış, sürekli soran ve sorgulayan bir insan. Üstelik iğneyi de çuvaldızı da hem kendisine hem de yakınlarına batırmaktan geri kalmıyor:
“Bize bırakacak bir zenginlikleri olmadığına göre annelerimiz ne yapıyorlardı o zaman? Burunlarını mı pudralıyorlardı? Mağazaların vitrinlerini mi seyrediyorlardı? Monte Carlo güneşinde gösteriş mi yapıyorlardı?”
Şu soruları size kendi çocuğunuzun sorduğunu düşünsenize. Ne hissederdiniz? Ya da size sorabilir miydi çocuklarınız bu soruları? Belki asıl düşünmemiz gereken budur.
Ayrıca annelere seslenirken bence bu konuda babaların da çok bir farklı yok. Hepimiz, genel olarak bütün meseleleri olabildiğince kötü yönetiyoruz bence. Bu o zaman da böyleymiş, bugün de böyle. Her şey birbirine görünmez iplerle bağlı olduğu için 1929 İngiltere’si ile bugünün dünyası arasında çok fazla fark yok maalesef.
“Şu ya da bu nedenle annelerimizin meselelerini son derece kötü yönettiklerine kuşku yok. ‘Hoş şeyler’ için; keklik ve şarap, hademeler ve çimenlik, kitaplar ve purolar, kitaplıklar ve keyif için tek bir kuruş bile ayrılamamış. Ellerinden ancak kuru topraktan çıplak duvarlar yükseltmek gelmiş.”
Yine de haksızlık yapmamak lazım. Çünkü öyle yazarlar, öyle yazılanlar var ki. Yani onlar nasıl yazmışlar o zaman diye düşünüyorum ben. Şu yazılanlara, çizilen manzaraya bir bakar mısınız? Bu duyguları hangimiz bir konuda yazılmış kitapları araştırırken yaşamıyoruz?
“Başvuru masasına gittim; küçük bir kâğıt aldım; kataloglardan birini açtım, ve ….. Buradaki beş nokta şaşkınlıkla, merakla ve bakakalarak geçirdiğim beş dakikayı gösteriyor. Bir yıl içinde kadınlara dair kaç kitap yazıldığı hakkında bir fikriniz var mı? Bunlardan kaçının erkekler tarafından yazıldığı hakkında? Evrende en çok tartışılan hayvan olduğunuzun farkında mısınız? Ben buraya elimde defter ve kalemimle geldiğimde bir sabahı okuyarak geçireceğimi, öğlene kadar hakikati defterime kaydetmiş olacağımı varsayarak gelmiştim. Ama bütün bunlarla baş edebilmek için bir fil sürüsü olmam gerek, diye düşündüm, öbek öbek örümcek olmalıydım, yaşam süreleri en uzun sayılan hayvanlarla çok sayıda gözü olan hayvanları aklıma getirerek.”
O dönemde oy verme hakkını yeni kazanmış bir kadın olarak, yazılmış olan bu eserler hakkında şu çıkarımlarda bulunuyor:
“İtiraflardan ve kendini çözümlemelerden oluşan bu devasa modern edebiyata bakınca, dahice bir şey yazmanın hemen hemen her zaman muazzam bir güçlük içerdiğini öğreniyoruz. Yazılanların, yazarın zihninden eksiksiz ve bütün olarak çıkma olasılığı pek zayıf. Genellikle somut koşullar engeller bunu. Köpekler havlar; insanlar çalışmayı böler; para kazanmak gerekir; sağlık bozulur. Ayrıca, bütün bu güçlükleri hızlandıran ve tahammül etmeyi zorlaştıran başka bir şey de dünyanın açıkça görülen kayıtsızlığıdır. Dünya, insanlardan şiir, roman ve öykü yazmalarını istemez; bunlara ihtiyacı yoktur. Flaubert’in doğru sözcükleri bulup bulmadığı ya da Carlyle’ın şu ya da bu olguyu titizlikle doğrulayıp doğrulamadığı umurunda değildir. Doğal olarak, istemediği şeyin bedelini de ödemez. Böylece yazar, Keats, Flaubert ve Carlyle, özellikle gençliğinin yaratıcı yıllarında, her açıdan umutsuzluğa kapılır, cesareti kırılır. Ruh çözümlemeleriyle, itiraflarla dolu o kitaplardan beddualar, ıstırap çığlıkları yükselir. ‘Büyük şairler acılarında ölürler.’ O şairlerin şiirlerindeki ana konu budur. Bütün bunlara rağmen ortaya bir şey çıkması mucize olur ve herhalde hiçbir kitap, kitap olarak doğarken, yazarın aklına düştüğü anki kadar eksiksiz ve sağlam değildir.”
Yazmanın zorluklarından ziyade çevrenin ne kadar önemli olduğunu, ortamın, zamanın ve hayatın koşullarının zorluğuna dikkat çekiyor. İnsanların bu konuda kadınlara çok daha acımasız olduğundan bahsediyor:
“Dünya kadına, erkeklere dediği gibi ‘İstersen yaz, umurumda değil’ , demiyordu. Dünya kaba kaba gülerek, ‘Yazmak mı?’ diyordu. ‘Yazman ne işe yarıyor?’”
Ben de eskiden bu yazdıklarımı kim okuyacak sanki, diye düşünüyordum. Ama aynı zamanda yazarken bunu hissetmeyen yoktur diye de düşünüyordum. Yani çok da olumsuz etkilemiyordu bu konu beni. Hatta artık tanıdığım birisi bir yazımla karşılaşırsa diye endişe de etmiyorum. Çünkü o kadar çok yazı birikti ki kimse kalkıp hepsini okuyamaz zannediyorum. Sanki bir suç işlemişim de sevdiğim biri okursa bu ortaya çıkacakmış gibi.
Benim yazmayı seçtiğim, daha doğrusu yazabildiğimi sandığım tek tür olan düzyazı ve kurmaca konusunda yazarın şu cümlelerini okuyunca ona bu konuda katıldığımı gördüm:
“Yine de böyle bir durumda şiir ya da oyun yazmaktansa düzyazı ve kurmaca
yazmak daha kolaydı. Daha az dikkat gerektiriyordu. Jane Austen ölene kadar bu koşullarda yazmıştı. ‘Bütün bunları nasıl becerdiği, ’ diye yazmıştır, yeğeni anılarında, ‘çok şaşırtıcı, çünkü kendine ait bir çalışma odası yoktu, çalışmalarının büyük kısmını herkesin kullandığı oturma odasında yapmış olmalı, oysa orada işini bölecek her türlü şey oluyordu. Ne yaptığını ailesi dışındaki kişilerin, hizmetkârların ya da konukların fark etmemesine özen gösteriyordu. Jane Austen elyazmalarını saklıyor ya da üstlerine bir kurutma kâğıdı kapatıyordu. On dokuzuncu yüzyıl başlarında bir kadının edebiyat konusunda alabileceği bütün eğitim, kişilik gözlemi, duygu çözümlemesinden ibaretti.”
Buraya kadar okuduysanız, belli ki siz de kitaplar hakkında okumayı seviyorsunuz. Bu eser bu yönden çok zengin. Özellikle dönemin İngiliz kadın yazarlarının kitaplarına sık sık atıf yapılıyor. Bu arada yakın gelecekte kesinlikle okumayı düşündüğüm Jane Austen’a bu kitapta rastlamak beni sevindirdi. Çünkü kendisi aslında Virginia Woolf’un tezini tamamen çürüten bir yazar bence. Biz onun hazırlıkta “sen sen sen zibidi” diye telaffuz ettiğimiz Akıl ve Tutku kitabını okumuştuk ve şu an o kitap hakkında hiçbir şey hatırlamıyorum neredeyse. Ama kesinlikle çok iyi bir kitaptı. Bakın yazarımız onun hakkında ne düşünüyor:
“Jane Austen’ın gözünde, Gurur ve Önyargı’yı yazmanın ayıplanacak bir yanı vardı. Acaba, diye düşündüm, Jane Austen elyazmasını, eve gelen konuklardan gizleme gereğini duymasaydı Gurur ve Önyargı daha iyi bir roman olabilir miydi?”
Hiçbir kitabı yazarının bile tekrar sıfırdan başlayıp yazamayacağını düşünüyorum ben. Haliyle ortaya çıkacak olan farklı bir kitap olacaktır. Daha iyi olabilir mi ya da daha iyisi olabilir miydi diye sormaya başladığımız an bu işin içinden çıkamayız diye düşünüyorum ben. Zaten romanlar hakkında Woolf’a çok fazla katıldığımı söyleyemem. Şu sözlerine katılabilirim belki:
“Konu romancı olduğunda, tutarlılıkla kastedilen, onun bizi bunun gerçek olduğuna inandırmasıdır. Evet, bunun böyle olabileceği hiç aklıma gelmezdi, diye hissetmemizdir; böyle davranan insanlar görmemiştim hiç, dememizdir. Ama sen beni bunun böyle olduğuna, böyle yaşandığına inandırdın. İnsan okurken her cümleyi, her sahneyi ışığa tutuyor — çünkü tuhaf ama doğa bize bir iç ışık bahşetmiş sanki, bununla romancının tutarlı oluşuna ya da dağılışına hükmediyoruz.”
Ancak şu yazdıkları bazı kitaplar için geçerli olabilir ama genel olarak bütün romanlardan bu şekilde bahsetmek bence yanlış olacaktır. Ya da herkesi aynı şekilde etkileyeceğini düşünmek kolaya kaçmak gibime geliyor.
“Romanlar çoğunlukla panzehir değil, uyuşturucu etkisi gösterirler, insanın içini dağlayıp harekete geçireceklerine uyuşukluğa sevk ederler.”
Oysa yazarımızın şöyle bir cümlesini not almışım, bu tek cümle bile kendisinin ne kadar büyük bir yazar olduğunun kanıtıdır benim gözümde. Çünkü her konuda yazmaya hevesli yazarlar olduğu gibi her konuda okumak isteyenleri görünce bu insanların ancak bu kadar güzel betimlenebileceğini hissettim:
“Temiz havaya yeni çıkarılmış bir bitki gibi ne görse ne işitse seviniyordu.”
Yazarın dönemin İngiltere’sine açık bir eleştiri olarak yaptığı bir diğer gözlemi ise şu şekilde:
“İnanın bana, ki ben son on yılımın büyükçe bir bölümünü üç yüz yirmi ilk öğretim okulunu gözlemleyerek geçirdim, demokrasimiz var diye boş boş konuşabiliriz ama İngiltere’de yoksul bir çocuğun, büyük yapıtların doğduğu o entelektüel özgürlüğe kavuşma umudu, Atinalı bir kölenin oğlununkinden biraz fazladır.”
İşin üzücü yanı ben bunun günümüz dünyası için bile çok fazla değiştiğini düşünmüyorum. Ama biraz kendimi tanıtabildiysem bu yazılarımda, olumsuzluklara ya da yazarın katılmadığım düşüncelerine yer vermektense her zaman daha pozitif şeylere odaklanmayı seçtiğimi biliyorsunuzdur. Bence siz de böyle yapın ve yazarımızın bu kitapta şu cümleye yer verdiğini unutmayın:
“İsterseniz kitaplıklarınıza kilit vurun; ama zihnimin özgürlüğüne vurabileceğiniz ne bir kilit var ne de sürgü, ne de kapatabileceğiniz bir kapı.”
Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetik saç bakım ürünleri ile ilgili ayrıntıları buradan inceleyebilirsiniz.
4
Teşekkür ederim. Bilinç akışı yöntemiyle yazıldığı için okunması kolay ama anlaşılması zor gerçekten. Özellikle kitapta adı geçen eserleri okuyamadıysanız benim gibi önce onları okumakta fayda var. Yoksa bir edebiyat dersinin orta yerinde sınıfa geç giren bir öğrenci gibi hissediyor insan.
