Bir Kitap - Bir Rehineye Mektup
Eski yazılarından birinde daha önce hiç mektup yazdınız mı diye sorduğumu hatırlıyorum. Yine yazmaya o soruyla başlayacaktım ama kendimi de tekrarlamak istemiyorum. Zaten o zaman da cevap veren olmamıştı. Belki şimdi cevap veren çıkar: Daha önce hiç size mektup yazıldı mı?
Artık mektup mu kaldı diye düşünüyorsanız, haksız da sayılmazsınız aslında. Yazılmadıysa da üzülmeyin sakın, adında mektup geçen bir sürü kitap var böyle. Hem de bir çırpıda biten cinsten. Ben denk geldikçe sanki bana yazılmış gibi okuyorum bu kitapları. Hiç bana ne katar acaba diye düşünmeden. Çünkü okumadan asla bilemezsiniz. Tam 5 alıntım var mesela aşağıda, oysa başlamadan önce belki de bu kitap hakkında alıntı yapmadan yazarım diye düşünmüştüm. Hatta belki de yazmam demiştim. Şuan ise sessizliğin türlerine yenilerini ekliyorum zihnimde.
Geçenlerde wp yükledim yeniden, daha fazla direnemedim sisteme karşı :) Halbuki aynısının mavilisini hiç kapatmamıştım ama çevremdekiler orayı aktif kullanmıyordu. Bir de artık mektup yazılmıyor gerçekten. Mektup yazsaydık, yazabilseydik belki her şey daha farklı olurdu. En azından yazdıklarımızı sonra kitaba çevirebilirdik belki. Belli mi olur. Kitap olmasa bile kalırdı yani en azından. Hem insan kağıda kalemle bir şeyler yazarken daha bir özenli oluyor. Tekrar tekrar düşünüyor. Önemsiyor yazdıklarını.
Bilmiyorum, ben biraz geçmişte kaldım sanırım. Zaten 5–6 seneyi geçti ama ben aynı telefonu kullanıyorum. Görenler şaşırıyor. Bozulmadı ki diyorum, neden değiştireyim? Anlamıyorlar beni. Onlara göre işe yaramaz bir telefonum var belki de. Sanki renkli televizyonlar çıkmış da ben hâlâ siyah beyaz seyrediyormuşum gibi davranıyorlar. Yine de şu satırları okuyunca onları daha iyi anladım:
“Zira arkadaş da, meslek de, eve dair hatıralar da artık bir işe yaramadıklarında renklerini kaybederler.”
Benim için de bazen böyle bazı şeyler anlamını yitiriyor. Ama bunlar nedense hep bambaşka şeyler oluyor. Etrafımdaki insanlar ellerindeki telefonlarla uzaya çıktıkları için beni yadırgıyorlar belki de. Hayattaki en kötü hislerden biri, bir işe yaramadığını düşünmektir. Günümüzde kendi eksikliklerimizi kullandığımız cihazlarla, araçlarla kapatmaya çalışıyoruz sanki. Benim ise hiçbir zaman araçlarla işim olmadı. Araçların konuşulduğu ortamlarda sessizliğe büründüm hep. Bana amaçlar gerekti her zaman. Bunu en çok o sessizlik anlarında fark ettim. Sessizlik deyince de yazarımız gibi güzel betimleyemiyorum maalesef. Çünkü bakın ne sessizlikler var şu dünyada:
“Orada sessizlik dahi başka bir sessizliğe benzemez. Kavimler uzlaştığında, akşam serinliği geri geldiğinde ve insan yelkenleri toplayıp huzurlu bir limanda mola vermiş gibi hissettiğinde çöken bir barış sessizliği vardır. Güneş bütün düşünceleri ve hareketleri askıya aldığında çöken bir öğle sessizliği vardır. Kuzey rüzgarı yumuşadığında ve içerdeki vahalardan çiçek tozları gibi sökülen böceklerin ortaya çıkışı doğudan gelen kum fırtınasını haber verdiğinde çöken sahte bir sessizlik vardır. İnsan uzaklardaki bir kavmin kaynadığını bildiğinde çöken bir kumpas sessizliği vardır. Araplar arasında o çözülmesi imkansız fısıltılarla dolu sohbetler kurulduğunda çöken bir gizem sessizliği vardır. Ulağın dönüşü gecikince çöken gergin bir sessizlik vardır. İnsan geceleyin duymak için nefesini tuttuğunda çöken tiz bir sessizlik vardır. Ve insan sevdiği kişiyi hatırladığı takdirde çökecek olan hüzünlü bir sessizlik vardır.”
Geçenlerde bütün dünyada ikinci dil olarak öğrenilsin ve evrensel bir dil olsun diye oluşturulan yapay bir dil hakkında bir yazı okumuştum: Esperanto. Dillere olan merakımdan dolayı ilgimi çekti aslında ama bu zamana kadar bu dilin hiç konuşulduğunu duymadım. Ortak bir dil ne kadar gerekli bilmiyorum çünkü bence farklılıklar zenginliktir aslında. Ayrıca beyhude bir çaba gibi geldi bana, zaten bakın yazar ne diyor:
“Bütün lisanların, kastların ve partilerin üstünde, birbirimize bir gülümsemeyle kavuşuruz.”
Hemen ardından kurduğu şu cümlelerle yazarımızı sanki daha önce defalarca okumuş gibi hissediyorsunuz. Küçük Prens’in dünyada en çok satılan ilk 5 kitaptan biri olmasının başlıca sebebi bu his olsa gerek.
“Bir gülümseme çoğu zaman esas olandır. İnsan bir gülümsemeyle karşılık bulur. Bir gülümsemeyle ödüllendirilir. Bir gülümsemeyle harekete geçer. Ve bir gülümsemenin vasfı insanın ölümüne neden olabilir.”
Son olarak bir alıntı eşliğinde kendimde fark ettiğim bir değişimi paylaşmak istiyorum. Zaten bu yazı biraz fazla kişisel oldu, gidişatı değiştirmeyeyim son anda.
Yirmilerime gelmeden önce hep bir üste tamamlardım yaşımı. Yeter ki yeni yıla girilsin. Sonra kendime haksızlık ettiğimi düşünüp aya göre söylemeye başladım. 26'yı geçince ise şakayla karışık yaşımı soranlara “Her sene değişiyor.” diye geçiştirdim bir dönem. Şimdilerde doğum yılımı söylüyorum sadece. Madem soruyorsun, bir zahmet hesapla der gibi oluyormuş bunu da şu an yazarken fark ettim. En güzeli yaşınızla barışıp olduğu gibi söylemek çünkü o sayı anlayabilene çok şey ifade ediyor:
“Bu etkileyici bir şeydir: Bir insanın yaşı. Bütün hayatını özetler. Kişinin sahip olduğu olgunluk yavaş yavaş oluşur. Bu olgunluk, yıkılmış onca engel, iyileşmiş onca ciddi hastalık, dinmiş onca acı, aşılmış onca umutsuzluk, çoğu vicdanın gözünden kaçmış onca risk pahasına oluşmuştur ki. Onca arzu, onca umut, onca pişmanlık, onca isyan, onca sevgi aracılığıyla oluşmuştur ki tecrübelerden ve hatıralardan oluşan hacimli bir yükü temsil eder bir insanın yaşı.”
Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetik Saat 12:00'ye kadar verilen siparişleri aynı gün kargoya veriyor, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.
3
Henüz hiç yorum yapılmamış.
