Bir Kitap - Gözün Serüveni
Öncelikle yatay çizgilerle ilgili sorunun cevabını vereyim. İnanılması güç ama kesinlikle düz. Bu şekilde bir giriş hatalı bulunabilir ama zaten bu cevabı biliyorsunuzdur diye üzerine daha fazla düşünüp yazıdan kopmamanızı istedim.
Başlığı ilgimi çekince ve merak ettiğim bir konu olunca, kendimi daha önce hiç duymadığım bir kitabın arka kapağını okurken bulabiliyorum. Gözün Serüveni ile bu sayede tanıştım. Aslında bir süredir kapaklarını ve ön sözlerini hiç okumadan başlıyorum yeni okuyacağım romanlara. Böyle yapınca hem kitaba başlamış oluyorum daha ilk kelimeden, hem de bazen ön sözler tat kaçırıcı olabiliyor. Özellikle başka bir yazar ya da çevirmen yazdığında. Bilimsel eserlerde ise kesinlikle ön sözleri okuyorum önce. Şu cümleyle de bu kitabın önsözünde karşılaştım:
“Bilimsel bir araştırma, depresyondaki insanların renkleri daha soluk gördüğünü ve etraftaki detayları daha az algıladıklarını ortaya koyuyor.”
Hemen aklımdan geçti, evet ben bunu biliyorum zaten, diye. Hem de daha önce başka bir yerde okuduğum için değil bizzat yaşadığım, hissettiğim için biliyordum. Ancak yine aynı önsözde yer alan şu bilgileri okuduğum zaman bu kitabı okumaya karar verdim:
“National Geographic’te yayınlanan StarTalk programının ünlü sunucusu ABD’li astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’ın bir programında izlemiştim. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre liberaller pozitif olayları, muhafazakarlar ise negatif olayları daha çok hatırlıyorlarmış. Bir kişinin muhafazakar mı yoksa liberal mi olduğu EEG kayıtlarına bakılarak anlaşılabiliyormuş. Muhafazakar veya liberal olmak da çoğunlukla bir tercih değil genlerimizin dayatmasıymış. Dünyayı algılama biçimimiz de… Sigmund Freud gen kaderdir derken bir şey biliyormuş da konuşuyormuş.”
Sadece önsözünden iki alıntı yaptığım bu kısa kitabı, benim yaptığım gibi iki sabah birer saat okuyup rahatlıkla bitirebilirsiniz. Öğreneceğiniz bilgileri ve kavramları ise bugünkü internet çağında bile günlerce arayıp bulamayabilirsiniz. Yazarımız bizim için bunu yapmış ve en karmaşık konulara kadar en anlaşılır dille anlatmış gözün serüvenini.
“Mesela kuşlar ve kurbağalar sadece hareketli nesneleri görebilirler. Hareket etmeyen şeyleri görmeye yaşamsal olarak ihtiyaçları yoktur. Yani bir kurbağanın manzara izlemeye ihtiyacı yoktur. Hareket eden bir sineği görmek onun için yeterlidir. Hemen dilini uzatıp sineği kapar ve afiyetle mideye indirir. Göldeki nilüferlerin güzelliğini seyre dalmak onun için lüzumsuz ve kafa karıştırıcı olurdu.”
Daha önce bir yazımda Hachiko’dan söz açıp köpeklerin dünyayı bizden farklı gördüğünden bahsetmiştim. Hatta kimseye “Görmüyor musun?” diye bağırmayın çünkü muhtemelen sizin gördüğünüz gibi görmüyor demiştim.
Eminim okumuşsunuzdur o yazımı da, sonuçta ben yazdım. Ben yazınca herkes bir şekilde bir yerlerde denk gelir ve mutlaka okur yazdıklarımı. Çünkü dünya benim etrafımda dönüyor(!) değil mi? Elbette böyle hissetmiyorum ben ama zamanında dünyanın güneşin etrafında döndüğünü duyduğunda isyan edenler muhtemelen böyle düşünüyorlardı. O yüzden o kadar endişe ettiler çünkü varlıklarının bir amacı kalmadığını hissettiler.
Özne-merkezcilik kavramı aslında bildiğimiz ve sık sık gördüğümüz ama böyle okuyana kadar hiç farkında olmadığımız bir şey. Yazar bunu önce şu örnekle açıklıyor:
“Fırtınalı, yıldırımlı bir havada olup bitenin kendini hedef aldığını, gürültü patırtının kendini hedeflediğini hissedip, daha doğrusu bu duyguya kapılıp, kuyruğunu arka bacakları arasına kıstırarak koltuğun ya da masanın altına gizlenen köpek…”
Saklanan o köpek sizin de gözünüzün önüne geldi mi? Gelmediyse bile endişe etmeyin çünkü eminim ki sebepsizce ağlayan küçük çocuklara denk gelmişsinizdir. Sahiden neden ağlıyor bu çocuklar sürekli?
“Öte yandan yan odadaki anne-baba bağrışmasını duyunca kendisini hedef aldığı duygusuna kapılıp ağlamaya başlayan küçük çocuğun durumu da bu olaya tipik bir başka örnektir. Bu bağlamda büyümek ve olgunlaşmak, çevremizde olup biten şeylerin çoğunun ille de bizimle ilintili olduğu, sadece bizi hedef aldığı duygusundan kurtulmak da demektir. Kalabalık bir caddede tanıdık olmadıkları için dikkatimizi çekmeyen, birbirine kayıtsız insan yüzleri arasında yürüyebilmemizin nedeni de büyümektir. Arabeyne bağlı kalsak sokaktaki tanımadığımız insanlarla da sırf dikkatimizi çektikleri için iletişim kurma ihtiyacı duyardık. Tıpkı çocuklar ve deliler gibi…”
Yeri gelmişken yine bahsetmem gerektiğini düşündüğüm çok önemli bir kavram var kitabımızda: Daha az dış dünya ilkesi kısaca ihtiyacımız kadarını algılamak ve gerisini bırakmak şeklinde tanımlanmış.
“Çevremize baktığımızda görme duyumuzda bazı boş noktalar bulunduğunun tümüyle farkında değilizdir.”
Doğa boşluk kabul etmez. O zaman bu boşluklar nasıl doluyor? Bunu açıkladıktan sonra bir soru da yazarımız sormuş:
“Beyin bu boşlukları bir kumaş parçası üzerindeki delikleri onaran yetenekli bir terzi gibi ustalıkla örer. İşin garibi, o bizim görsel gerçekliğimizi yeniden örerken biz bunun farkında bile olmayız. Bu durum rahatsız edici bir soruya yol açmaktadır. Eğer dışımızdaki dünyanın yarıdan azını görüyorsak, orada görmediğimiz başka neler var acaba?”
Ayrıca biz erkeklerin pek anlayamadığı ama aslında masum olduğumuz bir konuya da değinmiş. Ben bu konuda o kadar zayıfım ki saydığı renklerden birini bırakın görmeyi daha önce duymamıştım bile:
“Bilimsel araştırmalar bu konuda erkeklerin kadınlardan daha şanssız olduğunu gösteriyor. Herkesin malumu, bir erkek için sadece yeşil varken, bir kadın için o ördek başı yeşili, yağ yeşili, çimen yeşili ya da petrol yeşilidir. Kadınlar ayrıntıları görme konusunda doğuştan daha yeteneklidir.”
Efsanelerin hep bir gerçeklik payının olduğunu düşünürüm ben. Üstüne bir de daha çocuk yaşta Cüneyt Arkın’ın oynadığı Köroğlu filmini seyretmiş biri olarak şu satırlar beni o günlere götürdü, ister istemez hak verdim yazara:
“Köroğlu Destanı’nda da Kör Yusuf sıska ve çelimsiz bir tayı karanlık bir ahırda büyüterek rüzgâr gibi koşan yaman bir küheylana dönüştürür. Destana bilimsel açıdan bakacak olursak, muhtemelen ışık görmeden büyüyen tay, doğada göreceği gereksiz detaylar öğrenemediğinden, bu detaylara karşı duyarsız hâle gelir. Dolayısıyla koşarken hiçbir gereksiz detay dikkatini çekmez, ilgisi yalnızca koşmaya odaklanır. Bu da rüzgâr gibi koşan bir küheylan olmasına yol açar.”
Yine çok ilginç iki bilgi var, floresanla ilgili olanına denk gelmişsinizdir başka bir yerde ama bizim renksiz olarak gördüğümüz örümcek ağları hakkında şunu hiç duydunuz mu daha önce?
“Av hâlindeki böceklerin ultraviyole duyarlılığına sahip gözlerine parlak renkli ve çekici görünmekte olduğunu artık biliyoruz. Teknolojimiz ayrıca, floresan lambaların sürekli olarak ışık sağlamadığını, aslında farkına varamayacağımız bir hızla yanıp sönmekte olduğunu da söylemektedir bize.”
Yazarın bir diğer kitabı Nikola Tesla ile ilgiliymiş, en kısa sürede onu da okumayı düşünüyorum. Tesla zaten inanılmaz bir insan ama şunları okuduktan sonra Hannibal dizisindeki Hugh Dancy’nin oynadığı karakter geldi aklıma. Demek ki böyle insanlar da var gerçekten.
“Gerçek ile hayali ayırt etmek için çocukluk dönemlerinde bir hayli zorlanmış ancak daha sonra buna alışmıştı. Gördüklerim halüsinasyon değildi kesinlikle, çünkü diğer konularda tamamen normal biriydim. Bir cenaze ya da duyguları yoğun bir şekilde harekete geçiren buna benzer bir olayda o ânın canlı bir resmi gözlerimin önüne gelir, orada asılı kalır, gözlerimi kaçırmama karşın görmeye devam ederdim, diyordu Tesla.”
Ben daha Tesla’yı düşünmeyi bırakamamışken üstüne bir de savant sendromundan şu örnekleri okuyunca, benim için kült bir film olan Rain Man’den o harika şarkı hatırladım.
Yazıyı da nereden keseceğimi bilemediğim için yazarın da hoşgörüsüne sığınarak neredeyse sayfanın tamamını paylaşıyorum:
“Savant sendromu doğuştan olabilir ya da travma sonrası beyin zedelenmesiyle de ortaya çıkabilir. En bilinen savant örneklerinden biri Yağmur Adam filmine de konu olan Kim Peek’tir. Hafızasında 12 binden fazla kitap olduğu söylenir. Aynı anda iki sayfayı birden okuyabilmekte, şehir haritalarını aklında tutabilmekte, tarihteki tüm olayları kronolojik olarak sıralayabilmektedir. Başka bir savant örneği de Daniel Tammet’tir. Çocuklukta geçirdiği birkaç havaleden sonra matematik yeteneği gelişmiş, pi sayısını en uzun 22 bin 500 haneyle 5 saatte söyleyerek rekor kırmıştır. 11 dil bilip haftada bir dil öğrenebilmektedir. Stephen Wiltshire ise Londra’da Thames üzerinde 15 dakikalık uçuştan sonra 10 kilometrekarelik kısmın binaların pencerelerine varıncaya dek aynısını çizebilmiştir. Doğuştan kör olan Leslie Lemke, 14 yaşındayken Çaykovski’nin bir piyano konçertosunu dinledikten hemen sonra konçertoyu bire bir çaldığında ailesi tarafından keşfedilmiş. Şimdi ise binlerce parçayı ezbere çalabilen dünyaca ünlü bir piyanist. Benzer şekilde, geçirdiği bir kazanın ardından yılların piyanisti gibi piyano çalmaya başlayan Derek Amato gibi sonradan özel yetenek kazananlar da vardır. Sonradan olma savantları inceleyen Avustralya Sydney Üniversitesi’nden nörobilimci Allan Snyder’e göre, sol temporal lob çevremizden gelen görsel, işitsel tüm uyaran selini süzer ve kategorize eder. Böylece tek tek yaprakları değil ağacı, tek tek harfleri değil sözcükleri tanırız. Travma sonrası bu süzme ortadan kalkarsa bilinçli zihinlerimizin sınırları dışında kalan işlenmemiş duyusal bilgiye de ulaşma imkânı olabilir.”
Serüvenimiz bu inanılmaz hikayelerle de sınırlı kalmıyor. Kuantum fiziğinden sicim teorisine, çift yarık deneyinden gestalt psikolojisine kadar öylesine bir yolculuk ki bu okurken kelimenin tam anlamıyla gözlerinize inanamıyorsunuz. Tabii ki bu konuları öyle uzun uzun karmaşık cümlelerle ders kitabı gibi anlatmıyor. Ama eğer ilginizi çekerse bu kitapla güzel bir giriş yapmış olursunuz bence. Ben o konulara hiç girmiyorum ama son olarak üçüncü gözden yani şekil olarak küçük bir çam kozalağına benzeyen epifiz bezinden bahsetmemek olmaz. Çok eski kültürlerde bile bu figüre sürekli rastlamamızın bir nedeni belki de bu bilgilere ulaşmış olmalarıdır. Ne dersiniz?
“Çam kozalağı figürü insanlık tarihi boyunca Mısır ve Sümer gibi çeşitli kültürlerde kullanılmıştır. Ortaçağın ünlü hekim ve filozofu Descartes, pineal bezi ruhun yerleştiği yer olarak tanımlamıştır. Pineal bez, 100–18 miligram ağırlığındadır, küçük olmasına karşın böbrekten sonra vücutta en fazla kanlanan organdır. Gece-gündüz gibi ritmik ışı değişmelerini vücuttaki her organa iletmek ve akşam 9'dan sonra salgılanmaya başlayan melatonin hormonunu üretmek gibi bir görevi vardır. Görme özürlülerde kansere yakalanma riski melatoninin fazla salgılanmasından dolayı daha düşüktür, hatta kanserli bir görme engelli neredeyse hiç yoktur.”
Son olarak en başta sözünü ettiğim resmi ve hakkında yapılan araştırma sonuçlarını paylaşmak istiyorum:

"Eşim ve Kayınvalidem" isimli bu resimde siz ilk hangisini görüyorsunuz? Kaynak: Wikimedia
Amerikan karikatürist William Ely Hill’in çizdiği bu resme mutlaka daha önce denk gelmişsinizdir. Yok eğer ilk defa görüyorsanız daha şanslısınız. Sadece resme birkaç saniye dikkatle bakın ve şu soruyu cevaplayın: İlk olarak hangisini gördünüz? Yapılan araştırmaların sonucuna göre bu resimde ilk yaşlı kadını fark edenler ağırlıklı olarak 30 yaş üzeriymiş. Gençler ise daha çok genç kadını algılıyormuş.
Sonucunuz yaşlı çıktıysa eğer hiç üzülmeyin sakın. Paylaştığım şarkıyı açın ve yeniden düşünün. Yok çoktan açtıysanız zaten sizi kimse üzemez bu yazı bitene kadar. İtiraf ediyorum benim için de değişik bir kitap yazısı oldu. Hiç bu kadar yazacağımı tahmin etmemiştim. Neyse sağlık olsun. Yazdıkça yazasım geldi bugün neden ben de bilmiyorum. Hava çok güzel dışarıda, o da etkiledi sanırım. Hadi kalın sağlıcakla.
Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetikte cilt bakım ürünleri de satılıyor, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.
2
Çok teşekkür ederim, birinden olmazsa diğerinden yakalarım okuyucu diye düşündüm ama 3'te 3 büyük başarı bence. Sizi de tebrik ederim.
