Bir Hikaye - Sessizliğin Gücü
Üniversitelerin son senesinde zorunlu olarak seçtirilen seçmeli derslerin mantığını bir türlü kavrayamıyordum. Zaten uluslararası ilişkiler bölümünde okuyorsanız bir çok şeyi anlayamıyordunuz. Mezun olduktan sonra ne iş yapacağımız ailemizden başka kimsenin umurunda değildi. Hatta inanmazsınız ama bizim bile umurumuzda değildi. Hayatın bu kadar zor olduğunun o zamanlar farkında değildik. Çünkü bizi anlamsız derslerle meşgul ediyorlardı ve yine o derslerin birindeydik: Dış politikada karar alma ve kriz yönetimi.
Ben hep ortalarda bir yerlerde otururdum sınıfta. Ne arkalarda, ne de en önde. Çünkü tehlikeliydi oralar. Derse de üniversitenin en sert, en çok yaz okuluna bırakan hocası İrfan Hoca giriyordu. Dersin orta yerinde kalkar masasından ve sınıfta dolaşır, en çok da arka sıralarda oturanlara peş peşe sorular sorardı. Özellikle de gündemden, siyasetten, son zamanlarda yaşanan birbirinden acayip olaylardan bahis açardı. Konuyu hiç bilmeyenlere de çatar, “Siz uluslararası ilişkiler öğrencileri olarak, gündemi takip etmek zorundasınız!” derdi üstüne basarak. Sanki İngilizceyi bile öğretemedikleri bu okuldan diplomat olarak çıkacaktık.
O gün ben de aksi gibi geç kalmış, koştura koştura kampüse gelmiştim. Sıralı ucuzluk marketleri zincirinden hallice olan A-102 dersliğinin önünde sınıfın, hatta belki de üniversitenin en çalışkan öğrencisiyle karşılaştım. Belli ki o da geç kalkmıştı benim gibi, saçı başı dağınıktı. Neyse ki henüz hoca gelmemiş, ders başlamamıştı ama sınıf dolup taşmış, ortaları bırakın sınıfın arkasında bile tek bir boş yer kalmamıştı. Halbuki yoklama bile alınmıyordu bu derste ama İrfan Hoca’nın etkisiyle her ders böyle dolup taşıyordu.
Sadece hocanın masasının hemen önündeki sıra boştu, lanetli sıra. Anlaşılan kimse oraya oturmaya cesaret edememişti. Ömer hiç tereddüt etmeden korkusuzca o sıraya geçti ve camın kenarına doğru yanaşarak, kendince bana yer açtı ama benim oraya oturmaya hiç niyetim yoktu. Ben dönüp oturabileceğim başka bir yer var mı diye umutsuzca bakarken derin bir sessizlik oldu. Hocanın sınıfa girdiğini anlamam fazla sürmedi, çaresizce Ömer’in yanına, hocanın tam karşısına oturdum.
Hayatımda ilk defa en ön sırada oturuyordum. Buradan bütün sınıf bambaşka görünmüştü gözüme. Arkamı dönüp şöyle bir baktığımda demek hocalar sınıfı böyle görüyorlar diye düşündüm. İçten içe de korkuyordum, çünkü İrfan Hocanın gündeme o kadar takıntılı olduğunu acı tecrübelerle öğrenmemize rağmen benim genelde hiçbir şeyden haberim olmazdı. Bu yüzden derse olabildiğince erken gelip, sınıfın önünde arkadaşlarla konuşur, ülkede yine ne olup bittiğini hayretle dinlerdim. Yıllardır televizyon seyretmeyen, gazete bile okumayan bir insan olarak yaşanan bu acayip olaylar beni hep şaşırtırdı. Yine de konuyu öğrendikten sonra üstüne sanki çok biliyormuş gibi uzun uzun konuşabiliyordum. O da üç senedir girdiğim o birbirinin aynısı derslerin sayesindeydi muhtemelen.
Sınıfın gözünde de bu şekilde parlamış, hatta imkansız gibi görülmesine rağmen İrfan Hocanın bile gözüne girmiştim. Bugünse tamamen hazırlıksız yakalanmış, üstüne üstlük kalkıp hocanın tam karşısına oturmuştum. Bu mesafeden hocanın yanında getirdiği kitapların yazarlarının adını bile okuyabiliyordum. İrfan Hoca her derse yanında çeşitli kitaplar getirerek onlardan bahseder ve tahtaya onların adını yazardı. Şimdi benim için onları tahtaya yazmasına bile gerek kalmamıştı.
Tahta da çok net görünüyordu buradan. En önde oturmanın iyi yanları da vardı demek ki. Belki de bundan sonra en önde olmasa bile önlerde oturmayı düşünebilirdim. Zannettiğim kadar fena değildi yani. Yeter ki bana bugün soru sorulmasın dedim içimden. En azından ilk bana sorulmasın, önce olayı az buçuk anlayayım. Korktuğumun başıma gelmesi çok gecikmedi ve hoca masaya yanında getirdiği kitapları yan yana güzelce dizdikten sonra ayağa bile kalkmadan eliyle de beni işaret ederek sordu: Son yaşanan olaylar hakkında ne düşünüyorsun?
Dilim damağım kurudu o an. Neden buraya gelip de oturmuştum ki sanki? Çünkü başka boş yer yoktu! Yok muydu gerçekten? Doğru dürüst bakmaya fırsatım da olmamıştı ki. Kimse de seslenip yanına çağırmamış, gel falan bile dememişti. Koca dört senede beni yanına çağıracak bir sınıf arkadaşım bile yok muydu benim? Benim için yer tutacak biri yok muydu? Nasıl geçmişti bu dört sene böyle? Sahi ben niye bu kadar geç kalmıştım? İşin kötü yanı İrfan Hoca resmen beni göstermişti, yani öyle öndeki sıraya sormuş gibi yapsa belki ben hiç üstüme bile alınmadan Ömer cevap verebilirdi hemen ancak şimdi herkes susmuş, Ömer bile benden bir cevap bekliyordu.
Dört sene boyunca sınıfın hiç bu kadar sessiz olduğuna da şahit olmamıştım daha önce. Herkes aksi gibi aralarında anlaşmış, ben konuşana kadar tek bir kelime etmemeye yemin etmişlerdi sanki. Kendi kalp atışlarımı bile duyabiliyordum. Aklımdan acaba yine ne olmuştu şu garip dünyada diye geçiriyordum. Bütün dünyayı düşünüyordum gerçekten, çünkü son derslerde sorular daha çok komşu ülkelerden geliyordu.
Tam her şeyden vazgeçmiş, hangi olay diye sormaya cesaret edecekken hoca “Yani bu olayı kısaca nasıl tanımlayabilirsin?” diye tekrar sordu. Demek ki uzun bir sessizlik olmuştu ve İrfan Hoca’da dayanamamıştı daha fazla beklemeye. Yoksa ben böyle sessiz kalınca vereceğim cevabın etkisi daha da artmış ve onu düşürmeye mi çalışmıştı. Muhtemelen herkes benim konuyu çok iyi bildiğimi ve kafamda toparlamaya çalıştığımı zannediyordu. Oysa benim tek bir fikrim bile yoktu…
Binlercesi vardı. Ne olduğunu hiç bilmesem bile, aklıma gelen o kadar çok saçma sapan şeyler vardı ki. Baktım olayın ne olabileceğini düşünmek hiç bitmeyecek bir beyin fırtınasına dönüşüyor, bari ne olamayacağını tahmin edeyim de en azından büyük bir pot kırmayayım diye düşündüm artık. Bunun daha kolay bir yol olacağını zannettim o an için ama şimdi de adeta bir girdabın içinde yavaş yavaş gözden kayboluyordum.
Beynimde bunlar yaşansa da dünyada doğal afet falan olmamıştı bildiğim kadarıyla. Gerçi koskoca dünyada illaki bir yerlerde şeyler oluyordu bir yandan. Bizim bütün bunları bilme ihtimalimiz olamazdı ki! Ne kadar acımasız bir soruydu bu böyle?
Yok eğer buradansa diye düşündüm sonra, şehit haberleri de olabilirdi. Terör olayları da eksik olmuyordu zaten son günlerde. Hakikaten tekrar bir baktım da hocanın suratına, yüzünden düşen bin parçaydı. Buradan bir ipucu çıkartabilirdim aslında. Belli ki kötü bir olay olmuştu. Yine bir mülteci krizi miydi? Bir yerlerde iç savaş mı çıkmıştı? Darbe mi olmuştu yoksa seçim falan mı sonuçlanmıştı? Ortadoğu da kartlar yeniden mi dağıtılmıştı? Benim bakışımı da yakalamış, daha fazla sessiz kalamayacağımı anlamıştım.
Eğer amaçları dikkat çekmekse, dedim ve bir kaç saniye bekledikten sonra bitirici hamleyi yapmak için ekledim, bunu başardılar. Aklıma sadece böyle bir cevap gelmişti o an. İstemsizce de olsa sessizliğin gücünü sonuna kadar kullanmış gibi olmuştum ve o gün çok iyi anlamıştım ki, sessizlik çok güçlüydü. Sınıftaki herkesten, İrfan Hoca’dan bile güçlüydü.
Şimdi sıra kendisini güçlü zanneden, kuru kalabalığa gelmişti. Arka sıralardan yavaş yavaş eller kalkmaya, söz istenmeye başlamıştı ve yaşanan olayı az da olsa öğrenmeye başlıyordum. Üniversitenin birinde öğrenciler konuşmacı profesöre yumurta mı ne fırlatmışlar. Hâlâ olayı tam olarak bilmiyorum ama bunun üstüne 50 dakika konuştuk sınıfta. İfade özgürlüğü, insan hakları, kriz, siyaset derken girilmedik konu kalmadı. Madem o kadar konuşmak istiyordunuz, dedim içimden, bu zamana kadar neredeydiniz?
