Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Neden "Türk Savaş Sanatı" Diye Bir Şey Yok?

Son zamanlarda okunacak yazılarım birikti, yazacaklarıma hiç bakamaz oldum. Üstelik hali hazırda başladığım yeni bir dizi de yok. Demek ki her gün 1–2 bölüm dizi seyretmek o kadar da vaktimi çalan bir şey değilmiş diye düşünmeye başladım artık. Geçenlerde Monk’u bitirmiştim ve özellikle son sezonundaki birkaç bölümü yeni yeni anlıyorum. Belki The Mentalist’e benziyordur diye merak edip düşük bir beklentiyle başladığım bu diziyi neredeyse onun kadar çok sevdim. Onun da bir bölümünde bir karakter kadın erkek ilişkilerine dair okuduğu en iyi kitabın Savaş Sanatı olduğundan bahsediyordu. Buna o zaman şaşırmış, ben başka bir kitap mı okudum yoksa diye düşünmüştüm. Çünkü Sun Tzu’nun o eserini biraz fazla abartılmış bir kitap olarak görüyordum hep.

Biraz hatırlamaya çalışınca ise kitaptan aklımda hiçbir şey kalmadığını gördüm. Ama önyargım hâlâ çok güçlüydü. Aynı önyargı hiç okumamış olmama rağmen lisede bize “Mutluluk Veren Bilgi” olarak öğretilen Kutadgu Bilig için de geçerliydi. 11. yüzyılda Yusuf Has Hacib’in Karahanlı hükümdarına atfen yazdığı bu eseri bu kadar yoğun olduğum bir dönemde okuyabileceğimi hiç düşünemiyordum bile. 

Benim için bir anlamda bu iki eserin birleşimi niteliğinde olan Türk Savaş Sanatı’nı gördüğümdeyse bunu bir fırsat bildim. Tabii bunda sayfa sayısının yüzden az olması dolayısıyla bir günde rahatlıkla bitirebileceğimi düşünmem de etkiliydi. 

İlk olarak kitabın aslında yazarın daha önce kaleme aldığı bir makaleden doğduğunu öğrendim. Sonra Tabii Yaşama kavramından haberim oldu:

“Rousseau’ya göre de insanların bir düzene bağlı olarak toplu yaşamaları, yani toplum hayatı, insan tabiatına aykırıdır. İnsan tabiatına uygun olan, bireyin toplum hayatına girmeden evvel bulundukları mutlak inziva ve özgürlük hâli, diğer bir tabirle tabii yaşama halidir.
Tabiî yaşama hâlinde açlığını gidermekten ve dinlenmekten başka bir mutluluk tanımayan, açlıktan ve fiziksel sıkıntılardan başka bir acı bilmeyen, başkalarına muhtaç olmayan ve belki de kendisinden başka kimseyi tanımayan insan, sonsuz bir mutluluk içindedir.”

Sonra yazarın şikayet ettiği, bizim neden savaş sanatı gibi bir kitabımızın olmadığı sorununu düşündüm. Aklıma Tom Cruise’un oynadığı Son Samuray filmi geldi. O zaman da takılmıştım buna. Orada da Japon imparatoru her alanda en gelişmiş ülke kimse oradan uzmanlar toplayıp getiriyordu ülkesine. Askeri alanda da tabii ki Amerika’yı seçiyordu ve buna şaşırmamamızı bekliyorlardı seyirci olarak. O zaman bunu garipsemiştim ben ancak şimdi biliyorum ki bir şeyi yapmaktan daha önemlisi onu yapabileceğini gösterebilmek. Bu sayede bir Rambo filmiyle Vietnam’ı bile zafere çevirebiliyorsunuz.

Kitaptan bir diğer öğrendiğim şey ise Konrad Lorenz’in yaptığı ördek ve kazlarla ilgili Nobel ödüllü deney oldu. Az önceki örneğin aksine bu sefer çizgi filmlerde defalarca görmeme rağmen gerçek olduğunu hiç bilmediğim bir şeydi bu. Bir grup yavru ördeğin, iple çekilen büyük bir balonu bile anneleri olarak kabul etmelerinin gerçek olması beni çok şaşırttı. Ancak bu özel etkilenimin oluşabilmesi için doğru uyaranın uygun zamanda verilmesi gerekmekteymiş. Yani doğdukları günlerde çevrelerinde uygun boyutta hareket halinde bir cismin olması gerekiyormuş bunun için. Biraz düşününce doğru yer, doğru zaman ve doğru hareket olduğu takdirde bizim de o ördeklerden çok bir farkımız olmayabilir dedim kendi kendime.

Bu kitaptan böyle bir şey öğrenebileceğimi hiç tahmin etmezdim. Daha çok önceden duyduğum bilgilerin derlenip toplandığı bir eser olduğunu düşünmüştüm. Sonuçta yıllarca tarih dersi aldım diye düşünüyordum ve sonunda Gazneli Mahmut’un Arslan Yabgu’yu hapsetmesi ile ilgili kısma gelince sevindim. Meğer o hikayeyi de eksik biliyormuşum:

“Türk tarihinde bu konuya dair en iyi örneklerden biri Arslan Yabgu’nun Gazneli Sultan Mahmud’la yaptığı mülakat esnasında sergilediği tavırdır. Sultan Mahmud, kendisiyle görüşmek üzere huzuruna gelen Arslan Yabgu şerefine bir ziyafet düzenler ve bu ziyafet esnasında Arslan Yabgu’nun gücünü sınamak amacıyla ‘Askere ihtiyacım olursa bana ne kadar kuvvet gönderebilirsin?’ diye sorar. Silahdârından bir yay alan Arslan Yabgu, içkinin ve gençliğin verdiği gurur ve kibirle ‘Bu yayı kendi kabileme gönderirsem, 30.000 kişi derhal atlanır’ der. Sultan Mahmud tekrar sorar: ‘Daha fazlasına ihtiyacım olursa?’ Arslan Yabgu bu defa eline aldığı bir oku Sultan’a göstererek ‘Bu oku kabileme gönderirsem 10.000 kişi daha gelir’ der. Sultan aynı soruyu birkaç kere daha sorar ve nihayetinde Arslan Yabgu bir vay ve üç ok ile 100.000 atlı celp edebileceğini taahhüt eder.
Sultan Mahmud’un son defa ‘Daha fazlasını istersem?’ diye sorması üzerine ise Arslan Yabgu ‘Şu oklardan birini Balhan’a göndersem 100.000, Türkistan’a göndersem 200.000 atlı gelir.’ cevabını verir.
‘Bir yay üç okla maaşsız ve ücretsiz bu kadar orduyu emre amade edebilen bir kimsenin işini hor görmemeli. ’diyen Sultan Mahmud, yakınlarıyla görüş alışverişinde bulunur ve Arslan Yabgu ve maiyetini tutuklatarak Kalencer Kalesi’ne hapsedilmelerini emreder.”

Bu hikayeyi öğrenince yine hak vermiyorum Gazneli Mahmut’a ama en azından şimdi anlayabiliyorum. Çünkü eski eksik bilgilerimle bir şeyler oturmuyordu kafamda. Artık sanırım Arslan Yabgu’nun da kibrinin cezasını çektiği konusunda hemfikir olabiliriz. Bütün bunların yanında ölüme olan bakış açısının da çok önemli olduğunu düşünüyorum ben:

“Eski Türk kitabelerinde bu konuda çarpıcı örnekler vardır: ‘Kişioğlu ölmek için türemiştir.’ Ömrü olana hiçbir ok saplanmaz, oysa vakti gelenin günleri sayılıdır. Ölmek hayatın ayrılmaz bir parçası olarak kabul edilir ve uyumak, uçup gitmek (uça bartı) ya da uçmağa/cennete varmak olarak nitelendirilir.”

Ölmek bu kadar önemsenmiyorken hatta övülüyorken, geride kalan bedene bu derece saygı duyulması da ilginç geldi bana:

“Savaşçıların kan dökerek ölmeleri övünülecek bir şeydir. Bununla beraber savaşta ölen birinin cesedinin harp meydanında bırakılmamasına dikkat edilmiştir. Bu o kadar önemlidir ki, silah arkadaşının cesedini harp meydanından kurtaran biri, onun bütün servetini alabilir.”

Peki düşmana karşı olan tavır nasıl anlatılıyor merak ettiniz mi?

“Düşman yaklaşıp, erler birbirleri ile harbe tutuşunca, herkes kendi karşısındaki ile harp etmeli, önce okla, yüz yüze gelince mızrakla, saflar karışınca da kılıç ve baltalarla vuruşmalı; gerekirse düşmana dişle (tiş) ve tırnakla (tırngak) saldırıp çabalamalıdır.”

Bunlar zaten tahmin edilebilir şeyler olarak gelebilir size. Hatta daha önceden bildiğiniz şeyler de olabilir. Ama bana bazen çok iyi bildiğim şeyleri bile yeniden okumak iyi gelebiliyor. Bunlardan bazıları bunu bilmeme rağmen neden bir türlü uygulayamadığıma dair ben de soru işaretleri oluşturmaya yarıyor örneğin. İşte o hap bilgilerden biri daha, iş derken tabii savaş kastediliyor ama bunu başka şeylere de uyarlayabiliriz bence:

“İşin uzatılması hâlinde mağlubiyetin kaçınılmaz olacağı belirtilmiştir.”

Ben mesela bu kitabı bir günde bitirdim ama bir haftadır bu yazıyı yazamadım. Neredeyse her gün bir alıntının altını ancak doldurabildim ve zaman geçtikçe yazıyı yayımlamak bir o kadar zor gelmeye başladı. Zaten geçen hafta da çok geç bitirebilmiştim. Yeni keşfettiğim Soner Sarıkabadayı şarkısındaki gibi hissettim resmen. Yarım kalan yazılarımı tamamlayamayabiliyorum diye düşündüm. Sanki taslaklarım ellerimden kayıp gidiyordu ve ben bu yazıyı daha fazla uzatmamam gerektiğini anladım.

“Bir memleketi kılıç ile derhâl ele geçirmek mümkündür; fakat kalem olmayınca, insan onu elinde tutamaz.” (KB, b.2426)

Kitapta Kutadgu Bilig’den birçok alıntı bulunuyor. Bu açıdan benim bu kitap yazılarımı anımsattı bana okurken. Ben de bu yazıda bunlardan iki tanesine yer verebildim sadece. Machiavelli’nin Prens’te ya da Robert Greene’nin İktidar’da yazdıklarının aksine görülüyor ki biz de kazanmak için her yol mübah değilmiş:

“Yaralanan varsa, sen bakıp, tedavi ettir; esir olan varsa, kurtar, geri al. Eğer ölen olursa, hürmetle kaldır; çoluk-çocuğu varsa, onlara haklarını ver.” (KB, b.2405)

Sadece Yusuf Has Hacib’in yazdıklarından değil, Çin kaynaklarından da faydalanmış yazar bu kitapta. Onlardan da dikkatimi en çok çeken şu oldu:

“Çin kaynakları, Hun adetlerine göre (barış zamanlarında) kılıcı kınından bir ch (23,1 cm) kadar çekenin cezasının ölüm olduğunu kaydetmişlerdir ki, bu kayıt, Türklerdeki savaşçılığın koşulsuz, sınırsız ve ilkel bir öldürme eğilimi veya savaş ve ölüm severlikle izah edilemeyeceğinin bir göstergesidir.”

Türk savaş sanatı diye bir şey olsaydı eğer Mete Han’ın onlu sistemi ya da hilal taktiği, kurt kapanı gibi savaş stratejileri anlatılırdı diye düşünmüştüm başta. Karadan gemileri yürütmeye veya şahi topuna dair ayrıntılı bilgiler de yer alabilirdi belki. Ancak yazarın da sıkça üzerinde durduğu gibi bizim böyle Sun Tzu’nun kitabı gibi literatüre girmiş bir eserimiz yok maalesef. Yazmaya olan ilgisizliğimizin sonucu olarak görüyorum ben bunu. Yoksa malzeme konusunda eksikliğimiz olduğunu düşünmüyorum. Bu kitap da adı kadar iddialı bir eser olmasa bile en azından bu yolda atılmış bir adım olarak meraklılarının başladığı gibi bitirebileceği güzel bir derleme olmuş.



Kısa Bir Reklam
ELZ Kozmetikte cilt bakım ürünleri de satılıyor, ayrıntılarını buradan inceleyebilirsiniz.



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 
Dün gibi hatırlarım ben de bir gün böyle tek bir yazıyla başlamıştım yazmaya.

2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli