Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Uyumsuzlar, Kitap Özeti Dönem Ödevim ve Özlemek

Kendimi deniyorum çünkü ben böyle üst üste kısa hikayeler okuyabilen biri değildim önceden. Bir yazar keşfettiğimde yazdığı diğer kitapları okuma isteğim hep olurdu. En azından şimdilik o konuda bir değişiklik yok. Belki çok verimli değildir bu yaptığım ama şu an üç farklı yazarın kısa hikayelerini okuyup bitirmeyi istiyorum bir an evvel ve o isimlerden biri de Rasim Özdenören. 

Neredeyse bir ay oldu Uyumsuzlar’ı bitireli ve bir türlü bu yazıya başlayamadım. Her geçen gün yazmak daha zor hale geliyor böyle olunca. Biraz da böyle bir kitaptan nasıl bahsedilebilir diye düşündüm bu süre zarfında. Hem kendimi denemiş olacaktım bakalım bir ay sonra aklımda ne kalmış diye. 

152 sayfalık bu kitapta o kadar çok kısa hikaye yer alıyor ki, içindekiler kısmını özellikle not aldım: Uyumsuzlar, Deniz Feneri, Adımlar, Köçek, Şarapnel, Ölü Dünya, Balkondaki Fısıltı, Çorak Buluşma, Çöplükte Duran Cesetler, Yaslı Gülümseyiş, Ceset, Boşluğun Ortası, Karambol, İhanet, Dolambaçta, Kıstırılmış Âşıklar, Yitik Yolcu, Ölünün Yürüyüşü, Dağlanmış Ciğer, Derin Bekleyiş, Olmayan Bir Kentin Sokaklarında, Kanayan Yıl ve Yumruk

Spesifik olarak hangi hikayeden aklımda ne kaldı diye sorsanız, iki kelimeyi bir araya getiremem. En fazla not aldığım alıntıların hangi hikayeye ait olduğunu bulabilirim ama onu bile yapamayacağım çünkü o işe girişirsem bu yazı bugün bitmez. Ben de elimde kitap olunca yazdıkça yazarım. Zaten bence böyle bir uğraşa hiç gerek yok çünkü ben burada kitap özeti yapmıyorum. 

Özet deyince aklıma geldi, zaten hiç unutmam bu olayı. Ben lisedeyken yeni bir tarih öğretmeni gelmişti okula, sınavları da bana zor geldiği için o dersten almıştım dönem ödevini. Hocamız Mehmet Niyazi’nin yazdığı Çanakkale Mahşeri kitabını okumamı istemişti. Ne kadar güzel değil mi? Ben de sevinmiştim ilk başta ama sonra kitabın özetini de yazmamı isteyince iş değişti. Üstelik bilgisayar çıktısı da istemiyordu. 500 sayfaya yakın bir kitabın özetini benim o okunması zor el yazımla nasıl çıkarırım hiç bilmiyordum. Nasılsa yazarım bir şekilde diye düşünüyordum. Ödevin teslim günü gelince kendimce bir kağıda temize çektim ve küçük küçük yazarak bir sayfaya sığdırdım. Ama hoca sadece bir sayfa olduğu için mi yoksa yazımın okunaksızlığından mı hâlâ bilmiyorum, hiç beğenmedi ödevi ve kitabı okuduğuma bile inanmadı. Herkes dönem ödevinde notunu yükseltir ama senin notun bu ödevle düşecek, gibi tehditvari bir şeyler söyledi tüm sınıfın önünde. Asıl o okumamıştı benim yazdıklarımı, bir de beni suçluyordu. Bana geri vermeye çalışır gibi uzatmıştı ödevi, daha uzun yaz gel demek istercesine ama ben bu sefer hiç oralı olmadım. O sizin takdiriniz hocam vereceğiniz nota ben karışamam, dedim ama tabii kendimi tutamadım sonra. Bu da benim özetim ben bu şekilde yazdım, diye ekledim ve dönüp yerime oturdum. Hoca da şaşırdı tabii benim orada not için yalvaracağımı falan sandı herhalde. Beni diğer öğrencilerle karıştırmıştı, oysa ben uyumsuzlar arasındaydım. Yazarımızın o kadar kitabı içinden özellikle uyumsuzları seçmem de bunun bir tezahürü olsa gerek.

Geçen hafta da bahsetmiştim, Orphan Black’i bitirdiğimden. Hatta o yazının başlığına da eklemiştim unutmayayım diye ama işe yaramamış maalesef, bahsetmemişim. Şimdi burada tam yeri gelmiş sanki, yazayım hemen. O dizide aklı ve mantığı temsil ettiğini düşündüğüm Cosima karakteri şöyle bir şey söylemişti bir bölümde: Ben özleme karşıyım! Nedense çok güzel gelmişti bu cümle bana o zaman. Düşünsenize, hiç kimseyi özlemiyorsunuz. Yaşamak ne kadar kolay olurdu. 

“ — Seni özlüyorum.
- Niye geldin?
 — Seni özledim.
- Başka? 
— Seni özleyeceğim.
- Başka?
 — Özlemekten başka bir şey bilmiyorum.”

Olur öyle, deyip kestirip atmak istemiyorum. Evet, olur ama nasıl olur peki? İnsan bazen bir şeye o kadar odaklanır ki, başka hiçbir şeyi göremez. Sagopa “Bir kişi hariç herkese şaşıyım” derken bunu mu anlatmaya çalışıyordu acaba?

“Sanki sürekli denize bakan biri olarak dünyaya gelmişti. Sanki hep böyle uçsuz bucaksız ortamlarda kalmıştı. Sanki hep ne istediğini bilmeden, dua yapmasını beceremeyen büzülüp kalmış dudaklarıyla kelimesiz yakınmalarını sürdürmüştü. Kimse de ona sormamıştı, bu denizin karanlık sonsuzluğunda ne yapıyorsun diye. ‘Deniz feneri böyle aranmaz kızım. O, karşına aramadan çıkar. Onu gördüğünde dümenini o istikamete çevireceksin. Karanlıkta dümeni o istikamete çevirdiğini nasıl mı anlayacaksın? Fenerin dümdüz sana doğru ilerlediğini gözlemeye çalış. Doğru yolda olduğun belli olur.’ Hayır, böyle bir öğüdü hep işitmiş olmayı istediği halde kimse ona bunu telaffuz etme tenezzülünde bulunmamıştı.”

Bazı öğütler hiç verilmiyor gerçekten. Bazıları ısrarla tekrar edilmesine rağmen asıl önemli olan şeyler hep atlanıyor gibi hissediyorum ben de çoğu zaman. Özlememek insana başta güzel gibi gelse de, bir süre sonra insan özlemeyi bile özler hale gelir herhalde. Yine garip, kelimelerle anlatılması güç bir durum. Hikayeler nasıl böyle bazen bir durumu bazen de bir olayı anlatıyorsa, duygular da öyle aslında. Bazen bir durumu özler insan. Özlenenin ne olduğu daha önemli olabilir aslında. Çünkü sınırları o belirler bir bakıma. 

“Özlenen, eğer sevgili mevkiinde duruyorsa her şey mümkündür.”

Bir yerde insanın kendisine yönelen bakışları hissedebildiğini okumuştum. Hani güvercinler hiç arkalarına bakmamalarına rağmen peşinden minik adımlarla gelen çocuğu hisseder ve uçmaya başlar ya, bunun bir benzeri insanda da mevcutmuş. Görüş açısının tamamen dışında olsa bile eğer biri sizi izliyorsa, bunu bilinçaltında hissedebiliyormuşsunuz. Farkındayım hiç güzel ifade edemedim ama bilimsel bir çalışmaydı bu. Zaten yapılan çalışmalardan çok kendi sezgilerime güvenerek değindim bu konuya. Sanırım siz de hissetmişsinizdir, bir yönden birisi size bakıyordur, başınızı çevirseniz onu görebilirsiniz. Çok eminsinizdir o olduğundan. Ama düşük bir ihtimal de olsa, olmayadabilir. Bir başkasıdır belki ya da kimse yoktur. Tam siz bakınca dönüp gitmiş de olabilir. O korkuyla dönüp bakamazsınız bir süre. Nedense bu hissi çok iyi biliyorum ben. Aşağıdaki satırları okurken, yalnız olmadığımı hissettim:

“Belki hâlâ yüzyılların gerisinden o fısıltıydı işittiğim. Acaba başımı çevirsem miydi? Acaba başımı çevirdiğimde onu görecek miydim? Bu fısıltı eğer bir rüyaysa bütün ömrüm bir kez daha mahvolabilirdi. Kimse bilmese de… Kendim bile bilmesem de… Rüyanın beni aldatmışlığına mı yanmalıydım o zaman, yoksa yalan bir rüyayı rüya sanmışlığıma mı, yoksa rüyalarda görülen yalanlara mı? Hayır, bunu asla sınamak istemiyorum. Çünkü sevgili sınanmaz. Sınanmamalı. Hayır, onu yoklamak için değildi dudaklarımdan çıkan nefes, sınamak için hele, asla! Yalnızca dudağımın kıpırdadığını hissetmek istemiştim. Derin bir ıslık halinde… Ancak bir kedi kulağının dikkatini yöneltebileceği bir soluğun solgunlaşan son demi halinde”

Eskiden sarhoş olmak nasıl bir his acaba diye merak ederdim. Bir keresinde bir ortamda yeri gelmişti, söylemiştim bunu ve çok sevdiğim bir abim anlamıştı benim o hali değil de o duyguyu merak ettiğimi. “Hiç aşık oldun mu daha önce?” diye sormuştu. Hâlâ hiç sarhoş olmadım ama o cevabı aldığımdan beri eskisi gibi merak etmiyorum sarhoş olmayı. 

“Yarı bilinçliyken sayıklanırmış, insan ne dediğini bilmezmiş, öyle olsun istedi: Ne dediği bilinmesindi. Ama bildiği her şeyi söyleyeydi.”

Çocukken bir dönem mors alfabesini öğrenmeye çalışmıştım. Her söylediğimin herkes tarafından anlaşılmasını istemiyordum. Sanki insanların çok umurundaymış gibi. Sonradan herkesin ne anlamak istiyorsa onu anladığını görünce, bırakmıştım o uğraşımı. Zaten yazım da bozulmaya başlamıştı ve benden başka kimse pek okuyamıyordu. Şimdi burada yazarken fark ettim, aslında ben not alırken de sanki özellikle benden başkası okuyamasın diye kötü yazıyor olabilirim. Yani bazen özellikle kendime notlar alırken böyle bir isteğim de oluyor yazarken ve ister istemez kendiliğinden kriptolu bir yazı stili doğuyor böylece. Yazıma biraz aşina olan ilk ve son kelimeleri anlayabiliyor ama geriye kalanı sadece ben okuyabiliyorum. Uçtan uca şifreleme dedikleri bu mu oluyor yoksa?

Bu yazıda biraz fazla kendimden bahsettim sanki, son bir alıntım kalmış ve ben hâlâ ona geçemedim. Yarı bilinçli halde piyano çalıyormuşçasına klavyenin üzerinde düşüncelerime yetişmeye çalışıyorum. Bir yandan da hatırlamaya çalışıyorum. Kitabın son hikayelerinden birinde geçiyordu bu cümleler ama hangisindeydi, çıkaramadım şimdi. Gerçekten çok çarpıcı bir hikayeydi. Acaba otostopla Avrupa’yı gezen Cahit Zarifoğlu’ndan mı esinlenmiş yazar diye düşünmüştüm okurken.

“Onun kızıl saçlarını bir daha görebilecek miydim? Bütün bunlar meçhulümdü. Hiçbir şey bilmiyordum. Bir tek şeyi iyi bellemiştim. Kollarımı açarak önüme gelen otomobilleri durduruyordum. Şimdiye değin hiçbiri beni çiğnemeye cesaret edemedi. Bense çiğnenmeyi göze alabiliyordum. Onu göze alabildiğim için bu otomobillerden birinin günün birinde nasıl olsa beni onun önüne silkeleyeceğini biliyordum. Bunu öğrendiğimi düşünüyordum. Bu da hayatta bazı şeylere değebilirdi, bilmiyorum… Otomobillerin yükü neydi, merak etmeye devam edip gidecektim…”

Bazı şeyleri merak etmeye devam etmeli insan diye düşünüyorum. Ve bu merakına rağmen ne olduğuna bakmamalı. Ve sevgi sınanmamalı. Sevgili de sınanmamalı. Bunları öğrendim ben bu kısa hikayelerden. Bunlar ve kelimelere dökemeyeceğim niceleri. 



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 
Dün gibi hatırlarım ben de bir gün böyle tek bir yazıyla başlamıştım yazmaya.

4
Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Çok zor bir meslek öğretmenlik, hatta meslek olarak görülmeden yapılması gereken daha ulvi bir iş bence. Bu da çok yorucu bir şey, ben yapamazdım mesela. O zamanlar sinir olsam bile artık gülümseyerek anlattığım bir anı haline geldi o ödev. Yorumunuz ve beğeniniz için ayrıca teşekkür ederim.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli