Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Yeraltından Notlar, Kahraman Olmak ve Olağanüstü Bir Film: The Fall

Tam 4 haftadır bu yazıyı tamamlayabilmek için bazı sabahlar erkenden kalkıp bilgisayarın başına geçiyorum. Ama yok bir türlü olmuyor. Kafamı toparlayamıyorum, nereden başlayacağımı bilemiyorum. Kitap hakkında o kadar çok şey yazılmış ve o kadar çok inceleme videosu çekilmiş ki, onları bitirmek de mümkün olmadı bir türlü. Zaten ne desem eksik kalacak onu da biliyorum. Ve insanı üzen, mutsuz eden şeylerden de bahsetmek istemiyorum burada.

Ayrıca bana zorla bir şey yaptırmak mümkün değildir. İçimden gelmesi gerekiyor gerçekten. Peki ya o istek hiç gelmezse ne olacak? Hiç öyle şey olur mu demeyin. Oluyor, bazen insan yeraltına çekilmek, oradan hiç çıkmamak istiyor. Bir paltonun içine saklanıp, sarılıp sarmalanıp, orada uykuya dalmak istiyor. Bari dedim kitap hakkındaki filmi de seyredeyim, belki oradan ilham alırım diye oturup hayatımda ilk defa bir Zeki Demirkubuz filmi seyrettim. Evet, oyunculuklar harika, atmosfer çok iyi yansıtılmış ama yok yani ben sevmiyorum böyle filmleri. İyice psikolojimi bozdu. Engin Günaydın varken, insan gülmek istiyor, ağlamak değil.

Yazmama yardımcı olur diye seyrettiklerim beni iyice hayattan soyutlayınca, artık boş vermiştim ben de iyice. Hiç yazmayacaktım bu yazıyı. Ama dün, bir başka film geldi aklıma. Onu da ilk defa psikolojim böyle bozukken seyretmiştim. Çok üzgündüm o zamanlar, mutsuzluktan hasta olmuştum. 

Maalesef ben üzüntüden bile hasta olabilen bir insanım. Bu salgın döneminde Allah’a çok şükür ki bir kere bile korona olmadım ama üzülünce, kalbim kırılınca yataktan çıkamıyorum. Dünyam kararıyor. Bir gram bile yaşama isteği kalmıyor içimde. İşte öyle günlerin birinde izlemiştim The Fall filmini. O kadar çok beğenmiştim ki, aklıma kazımıştım o gün. Bir daha bu kadar üzgün olursam eğer, oturup bu filmi seyredecektim.

Üzerinden yıllar geçmişti ve ben bu filmi neredeyse tamamen unutmuştum. İlk defa dün geldi aklıma. Ama oyuncularını hiç hatırlamıyordum. Zaten masal gibi de bir konusu var, ne diye aratıp bulacağımı da bilmiyorum. Düşüş diye de gelmiyor aklıma. Maske var, küçük bir kız var, hastane var ama ismi neydi. Sonra kırık kol var, kırık bacak var, kırık kalp var. Var da var yani anlayacağınız ama yok filmi bulamıyorum. 

IMDb ilk 250 listesine bile baktım ve orada da göremeyince, eğer bu filmi bulursam bundan bahsedeyim mutlaka dedim. Belki izlemeyen ya da benim gibi unutan birileri çıkar. Ayrıca dün seyrederken de bana hep yeraltı adamını hatırlattı. Aslında kitabımızla da bağlantısı var bence. Şimdi biraz kitabımızdan da bahsedeyim, zaten yeri gelince filme geçiş yapacağım.

Dostoyevski’nin Gogol etkisinden çıktığını ispatlayan kitap olarak tanımlanıyormuş Yeraltından Notlar. Ve iki ana bölümden oluşuyor. İlki yeraltı, kahramanımızın 40 yaşında olduğu ve kitabı kaleme aldığı bölüm diyebiliriz. Kimilerine göre okunması zor olan bölüm orasıymış, buralarda sabırlı olun demişler hep ama ben asıl o bölümü sevmiştim okurken. Hatta keşke bütün kitap böyle olsaydı demiştim.

Halbuki ikinci bölümde anlatıcının geçmişte yaşadığı, aklından çıkaramadığı hikâyeler yer alıyor. Yani asıl olay kısmı orada ama bilemiyorum. Belki de kahramanın acımasızlığı, okurken benim içimi karartması ve neden böyle yapıyor bu adam diye anlam verememem buna sebep olmuştur. Bir de kalkıp bu kitap hakkında yazacağım ya onu da düşünüyorum, bunlardan nasıl iyi şekilde bahsedebilirim diye. Halbuki ilk bölüm ne kadar güzeldi anlatılan hikâyelere nazaran.

“-Hımm, diyeceksiniz. Biz çıkarlarımızı anlamadığımız için, ne istediğimizi de çoğunlukla bilemeyiz. Gözümüze kestirdiğimiz bir çıkarı elde etmekte en kolay yolu seçiyoruz diye, bazen aptallığımızdan bir sürü saçmalık yaparız. Oysa bütün bunların dökümü yapılıp kâğıda geçirilince (Olmayacak bir şey yok bunda, çünkü ileride insanların doğa yasalarının hepsini öğrenemeyeceklerine şimdiden inanmak çirkindir, anlamsızdır.) içimizde istekten de eser kalmaz. İstekler bir gün mantıkla karşı karşıya gelince, artık bizler istek duymayı bir yana bırakıp yalnızca düşünmeye başlayacağız, çünkü aklımız başımızdayken birtakım saçmalıkları istemek, böyle göz göre göre mantığa aykırı davranıp kendi kuyumuzu kazmak olanaksızdır…
Nasıl olsa özgür irade yasaları açıklığa kavuşturulacağı için, bir gün bütün istek ve düşüncelerin dökümü de yapılarak -şaka bir yana belki birtakım çizelgeler düzenlenecek. biz de bu çizelgelere bakıp istekte bulunacağız.”

Ne kadar değişik bir kafayla yazıyor görebiliyor musunuz? Ama yine de ilk bölümü okurken özellikle anlayabiliyordum kahramanımızı. İçindeki fırtınayı, bütün o çelişkilerini görüyordum ama aklının ve kalbinin derinliklerinde yönünü kaybetmesini de yadırgamıyordum. Onun bizi yargılamasını bile anlayabiliyordum yani. Bazen ona hak da veriyordum.

“İnsanın yapılan bir yeri yakından değil uzaktan sevdiğini, onun içinde oturmayı değil yalnızca kurmayı, sonunda da karıncalar, koyunlar gibi evcil hayvanlara bırakmayı düşündüğünü yadsıyabilir miyiz? ”

Bu kitap için Suç ve Ceza’nın habercisi demişler bazı yerlerde. Okurken bazen Raskolnikov’u dinler gibi oluyorsunuz gerçekten. Özellikle şu satırlarda ben öyle hissetmiştim nedense:

“İnsan iki kere iki dörtten, en azından bir korku duymuştur, bu korku benim şu anda bile içimdedir. Evet, insanın tek yaptığı şey, iki kere iki dörtlerin peşine düşmek, okyanusları aşmak, bu uğurda seve seve yaşamını vermektir; ama öbür yandan aradığını bulacağı için de ödü patlar. Çünkü bulursa arayacak başka bir şeyi kalmayacağını hissetmektedir.”

Gerçekten de aradığını bulmaktan korkabilir insan. Bunca zamandır aradığım bu muymuş diye hayal kırıklığı yaşamaktan korkar belki de. Peki ama ne yapalım? Aramaktan vaz mı geçelim? Ben artık böyle şikayetleri duymaktan sıkıldım. Herkes her şeye isyan ediyor ama icraat yok. Bir çözüm yolu önermiyor. En eski yazıtlarda bile genç yeni nesilden şikayet ediliyormuş. Yani burada bir gariplik yok mu sizce?

“Şimdi bir an için insanların aptal olmadıklarını düşünelim. (Hiç olmazsa şundan dolayı insanların gerçekten aptal olduğunu söyleyemeyiz. Bizler aptal olursak, akıllı kime diyeceğiz?) Ama insanoğlu aptal değilse bile korkunç derecede nankördür. Evet, eşi bulunmaz bir nankör! Bana kalırsa insanın en iyi tanımlanması şöyle olmalı: İki ayaklı nankör bir yaratık.

Evet; insan nankördür, tamahkârdır, acımasızdır, merhametsizdir. Peki ama ne yapalım? “Gugli gugli gugli, go away!” mi diyelim? Yeri gelince filme geçiş yapacağımı söylemiştim. Bu arada unutmadan onu da yazayım, The Fall filminin geçişleri de ne kadar muhteşem değil mi? Hayat da böyle geçişlerden oluşuyor aslında ama gözümüzden kaçıyor hep. Ve bu geçişleri böyle güzel yapabilmek o kadar zor ki. Yazarken mesela bazen ne anlatacağımı biliyorum ama geçişi nasıl yapacağımı bulamıyorum bir türlü. Futbolda da böyledir bu en çok gözden kaçan ama en önemli şey bu geçişleri iyi yapabilmektir. Günlük yaşamda da aynı şekilde özel hayatla iş hayatı arasındaki denge mesela, bu da bir geçiş değil mi? İç dünyamız, yapmak istediklerimiz ve yaptıklarımız arasındaki çelişkilere ne demeli?

The Fall gerçekten tam bir sanat eseri ve dünden beri kime sorsam seyretmedim diyor inanabiliyor musunuz? Gerçi ben de hatırlayamadım ilk başta ve ilk seyrettiğimde de hiç duymamıştım bu filmi daha önce. Şimdi yazmadan biraz araştırdım, 4 yıl gibi uzun bir sürede ve 28 farklı ülkede çekilmiş bu film. Gerçek bir şaheser. Biliyorsunuz ben öyle kolay kolay hiçbir şeyi böyle övmem ama dün tekrar seyrettim acaba abartıyor muyum diye. Ama hayır, az bile söylüyorum.

Peki ama filmin konusu ne? Ne anlatıyor derseniz, kahramanımızın kahraman olma yolculuğunu anlatıyor aslında. Her film ve her kitap gibi belki de. Zaten dedim ya Yeraltından Notlar’a benziyor diye. Karşınıza Alexandria gibi birisi çıkarsa eğer, ona kulak verir, onu kandırmaya çalışmazsanız önce düşüyorsunuz belki ama sonunda bir kahramana dönüşüyorsunuz. Yok onu duymazsanız da yeraltı adamına. Bütün mesele aslında mutluluk mu arıyorsunuz yoksa acı mı sorusunda. Bakın Dostoyevski de bunun bir benzerini soruyor bize bu kitapta:

“Buraya gelince kendi kendime şu yersiz soruyu sordum. Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi? Evet, hangisi daha iyi?”

Hangisi daha iyi bilmiyorum ve benim için konu o değil şu an. Ben dün şunu fark ettim, demek ki kaç yıldır hiç bu filmi seyretme ihtiyacı duyacak kadar üzülmemişim. Yani gerçekten ne kadar mutluymuşum. Oysa burada ilk yazmaya başladığım günü düşünüyorum şimdi, kendimi depresyonda sanıyordum o zamanlar. Ama bu yazılar sayesinde içimi döküyorum galiba ve bana çok iyi geliyor. Kitaplar, hikâyeler bahaneymiş aslında. Bunu daha iyi anladım.

Hepimiz kendi filmimizi yönetiyor, kendi karakterimizi oynuyor, kendi hikâyemizi yazıyoruz. Kendinizi başarısız gibi hissedebilirsiniz. Kaybetmiş gibi de hissedebilirsiniz. Bunlar çok doğal ve her şey insan için zaten. Ama hepimiz birilerinin hayatında çok önemli rollerdeyiz. Üstelik herkes kendi hayatının başrolünde Bunu hiç unutmamamız gerekiyor. Ve eğer duymayı seçerseniz, birileri size hayata olan katkılarınızdan dolayı teşekkür edecektir. Şimdi ben de bu vesileyle hepinize teşekkür etmek istiyorum. Tıpkı filmimizin sonunda olduğu gibi:

Teşekkür ederim, teşekkür ederim, çok teşekkür ederim!



Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 

3

Henüz hiç yorum yapılmamış.