Ol Dedi Oldu (1), Zaman, Mutluluk ve Gerçekte Kaç Yaşındasınız?
Taşkın Tuna’nın ismini daha önce duymamıştım. Yalnız yazarın Oku Ama Neyi? isimli kitabını hatırlıyorum nasıl oluyorsa. Yine kütüphanede görmüşümdür belki. Bürokrasinin üst kademelerinden gelen bir yazar diye başlıyor kitapta kısa özgeçmişi. İngiltere’de Reading Üniversitesinde yüksek lisans yapmış, ODTÜ’de öğretim görevlisi olarak çalışmış Fizik Yüksek Mühendisi aynı zamanda. Ama nedenini daha önce kendimce açıklamaya çalıştığım gibi, ben yazarımız diyerek devam edeceğim bundan sonra kendisinden bahsederken.
Uzun zaman sonra böyle düşündüren bir kitap okumak iyi geldi diyebilirim. Eğer yetiştirebilirsem haftaya da ikinci kitabı hakkında yazmayı düşünüyorum. Neredeyse bir aydır her yerde elimde gezdirip de bir türlü odaklanıp okuyamadığım bu kitabın aksine, onu başlar başlamaz neredeyse yarıladım. Aslında ikinci kitabı okumak için bu kitabı bitirmeniz şart değil. Zaten onun da önsözünde belirtmiş yazar, bağımsız bir kitap gibi okunabilir ama burada anlayamadığım birçok şeyi orada daha iyi anladım diyebilirim. Neyse onunla ilgili dediğim gibi başka bir yazı yazacağım, şimdi bu kitaba dönelim.
Her ne kadar okumayı, yazmayı çok sevsem de kendimi sözelci gibi hissetmedim daha önce. Zaten muhasebeyle uğraşıyorum ve rakamlarla aram hep iyi olmuştur ama sayısalcı da değilim aslında. Fizik, kimya ve biyolojiyi sadece lisede, o da bir sene görmüştüm. O kadar az şey hatırlıyorum ki o derslerden, artık ister istemez kendimi sözelci gibi hissediyorum. İşin kötü yanı ben şiirden de hiç anlamam. Neredeyse 12 sene İngilizce dersi almış olsam da, özellikle konuşmaya gelince sanki onu da hiç bilmiyor gibi hissediyorum. Ama iyi bildiğimi sandığım bir şey vardı benim: Nasreddin Hoca fıkraları.
Kitap daha önce defalarca farklı yerlerde okuduğum ve burada da başka bir kitabı anlatırken yazdığım, çok klişe bir hikâyeyle başlasa bile, ilerleyen sayfalarda daha önce hiç duymadığım güzel bir Nasreddin Hoca fıkrasına rastlayınca, beni içine çekti diyebilirim:
“Peki, paradoks ne demek? Paradoks, mantık açısından doğru gibi görünmesine rağmen, muhakeme yönünden saçma olan ifadedir. Hani bir söz vardır, ‘Ahmaklar mantık, akıllılar da muhakeme kullanırlar’ diye, işte onun gibi bir şey. Örneğin, şu cümleye bir göz atalım: ‘Benim bütün söylediklerim yalandır.’ Eğer bu cümle ‘doğru’ ise, yani ben hep yalan söylüyorsam, o zaman bu söylediğim de yalandır, söylediğimin ‘aksi’ doğrudur. Yani ‘yalan’ konuşmuyorum demektir. Oysa, hani hep yalan konuşuyordum?
Bu konuda pek güzel bir Nasrettin Hoca fıkrası vardır: Hoca bir dükkâna girmiş, başına güzel bir sarık alacak. Birini beğenmiş; rengi, şekli ve duruşu güzel. ‘Bu sarığı alıyorum,’ demiş. Tam parasını verecek iken, gözüne bu kez bir cübbe çarpmış. Uzun, heybetli bir cübbe. Doğrusu cübbeye de ihtiyacı var. Tezgâhtara seslenmiş: ‘Ben bu sarığı geri veriyor, onun yerine cübbeyi alıyorum.’ Fiyatları aynı olduğu için karşı taraftan itiraz gelmemiş. Nasrettin Hoca, ‘Hadi bana eyvallah,’ deyip, dükkândan çıkmış. Arkadan tezgâhtar yetişmiş, ‘Aman hoca, cübbenin parasını vermedin.’ Hoca omuz silkerek cevap vermiş: ‘Cübbeyi sarıkla değiştirdim ya!’ ‘İyi de hoca, sarığın parasını vermedin ki?’ Hoca umursamaz bir şekilde yoluna devam ederken seslenmiş: ‘Sarığı almadım ki, parasını vereyim!’”
Paradokslar, düşündüren sorular, ufuk açan örnekler ve onlarca bilimsel kitaptan alıntılar ve çok daha fazlası. Yani bu kitabın içeriğinde yok yok. Sadece okuyabilmek için kafamı toplayamamıştım bir türlü ama sonunda 296 sayfalık bu kitabı bitirebildim ve sonunda ek olarak yer alan Hubble teleskopundan çekilen fotoğrafları inceleme şansına sahip oldum.
Kitabı okurken bazen o sayıların içinde adeta kaybolmuş gibi hissettim. Bundan sonra rakamlarla aramın iyi olduğunu söylemeyi düşünmüyorum mesela. Halbuki bu yazıya öyle başlamıştım. Ama insan gerçekten hayret ediyor. Zaman da aynı şekilde benim hep üzerine düşündüğüm ve hakkında okumayı da sevdiğim bir konu. Hatta burada Zaman Akıp Gidiyor (Mu?) diye bir yazı bile yazmıştım. Tabii ki hiçbir şekilde bilimsel bir yazı değildi o, daha çok bir dertleşme gibi bir şeydi benim için. Ve bu yazılarıma ilk aldığım eleştiri mahiyetindeki yorum o yazıma gelmişti. Neredeyse üzerinden iki sene geçmesine rağmen hiç unutmuyorum o yorumu. Hemen itiraf edeyim o zaman da çok bir şey anlamamıştım. Az önce yeniden okudum ama hâlâ tam olarak anladığımı söyleyemem. Yine de bu konulardan pek anlamadığım için doğru söylüyordur herhalde diye düşünmüştüm. Ayrıca orada bana göre anlatmak istediğim konu o değildi. Yıllar sonra bu kitapta bu sefer aksini savunan birini görünce ister istemez o günü hatırladım:
“Zaman, en küçük ölçek olan hücre ve molekül gruplarından en geniş ölçek olan yıldızlar ve galaksiler boyutlarına kadar uzanıp yayılan ve daima geçmişten geleceğe doğru ‘akan’ bir özelliğe sahiptir.
Zamanın nehir gibi sürekli olarak akması, son derecede ilgi çekici bir özelliktir. Çevremizdeki mekânı görür, dokunur, ölçer biçer ve onun içinde yaşarız. Ancak zamanı nasıl görüp, ona neyle dokunup algılayalım? Ama bir gerçek var ki, asla göz ardı edemeyiz: Mekân gibi zamanın da bizzat içinde yaşamaktayız. Mekânın durağan olmasına karşın, zamanın akıcı, hareketli ve görünmez bir özelliğe sahip olması; onun çabucak idrak edilmesini engeller.”
Kitabın okurken en hayret ettiğim yerlerinden biri Yaşın Kaç Hemşehrim? bölümüydü. Daha önce başka yazılarda da üstün körü okuyup mantığını anlayamadığım bir konuydu bu ve şimdi en azından kafamda bir şeyler şekillendi.
“Ağır elementlerin birçoğu radyoaktif olma özelliğine sahiptirler, yani bazı ışınlar salarlar. Bu durumda da çekirdeklerindeki elemanların bir kısmı yok olur. Uranyum-238'in, tam 4,5 milyar yıl sonra ‘yarısı’ kurşuna dönüşecektir. İşte bu teknikten faydalanarak, bazı elementlerin ne kadarının ‘öldüğü’ anlaşılmış ve böylece dünyanın yaşı ile birlikte, güneş ve güneş sisteminin yaşı hesaplanabilir hale gelmiştir. Güneş sistemi ve bu sistem içindeki tüm gezegenler ve aylar, 4,6 milyar yıl yaşındadır. Samanyolu galaksisinin yaşı ise 10- 12 milyar yıldır.
O halde size birisi kalkar da, ‘Yaş kaç hemşehrim?’ derse, vereceğiniz cevap, 14 milyar yıl olmalı!
Nüfus memurunun verdiği küçücük bir kâğıt parçası, sizin kimliğiniz olamaz!
Yeni doğan bebek de 14 milyar yıl yaşındadır, ölüm döşeğindeki ihtiyar da!
Çünkü her şey, her madde, güneşler, gezegenler, galaksiler ve kara delikler de 14 milyar yıl yaşındadır.”
Yukarıda başka kitaplardan alıntıların yer aldığını söylemiştim ve onlardan da bazılarını paylaşacağım yeri gelince ama aynı zamanda o kadar çok bilim insanının sözleri ve röportajlarından alıntılar var ki, burada sadece birkaç tanesine değinebileceğim maalesef.
“İşte onun içindir ki, kozmolojinin bir numaralı ismi, Cambridge Üniversitesi’nin usta ismi Prof. Stephen Hawking, bir röportajında kendisine sorulan ‘mutluluk’ tanımını şöyle dile getiriyordu: ‘Mutluluk anlamak demektir!’
Nobel Fizik Ödülü sahibi ve kuantum mekaniğinin kurucusu, Niels Bohr, daha da ileri giderek, şöyle meydan okuyordu: ‘Kuantum mekaniğinden şok olmamış bir fizikçi, fiziği anlamamış demektir.’”
Mutluluk nedir diye ben de düşünüyorum bazen. Hatta soruyorum insanlara. Meğer Stephan Hawking ne kadar güzel bir cevaba sahipmiş. Geçenlerde bir İngilizce podcastinde denk gelmiştim, ders çalışmak sıkıcıdır ama öğrenmek eğlencelidir, diye mottosu vardı hatta kanalın. İşte bize bunu onca yıllık eğitim hayatında bir türlü öğretemediler, bence en büyük hatamız bu. Ama şöyle de bir şey var, yine bu kitapta geçiyor:
“Gördüklerimiz güzeldir, anladıklarımız daha da güzeldir, ama kavrayamadıklarımız hepsinden daha güzeldir.”
Kavrayamadığımız, yabancı olduğumuz şeyler deyince de aklıma yine yabancı diller geliyor. Zaten benim farklı dillere hep ilgim olmuştur. Bir ara Arapça için de bir kursa gitmiştim ama sağlam bir temel olmadan haftada bir gün giderek çok fazla bir şey öğrenememiştim. Ancak böyle kapsamlı kitaplardan, farklı bakış açılarıyla yazılmış, etimolojik ifadeleri görünce hemen kaleme sarılıyorum:
“Kur’an alfabesinde KÜN kelimesi, (kef) ve (nun) harfleri ile yazılır. Her harfin bir zâhiri, bir bâtını, bir haddi ve bir de matlai özelliği vardır. Zâhiri anlam, dış görünüştür, yanlış değildir. Ancak içeriğinde, ‘içinde saklı’ olan anlamları inkâr etmek nasıl mümkün olabilir? Her dilde zaten mevcut olan böyle deyimler, kapalı ifadeler, özdeyişler, benzetme ve mukayeseler vardır. KÜN’deki (kef). yüce Allah’ın sıfatlarını temsil etmektedir. İkinci harf olan (nun) ise, nebilik, yani peygamberlik harfidir. (Nun) harfinin de iki boyutu mevcuttur. Biri, ‘Nun’u Nübüvvet’, diğeri de ‘Nun’u Ümmet! Nun’u Nübüvvet, şanı yüce Peygamberdir. Nun’u Ümmet ise, tüm insanlık!
Yasin Sûresi’nin 82. âyetinin sadece iki kelimesinin anlamı, açılımı, yorumu ve tefsirinin hem bilimsel anlamda, hem de İslâmî ve irfanî boyuttaki sonucu bu olmalıdır! Bunun dışındaki kabuller, sadece ve sadece varsayım olmaktan öteye geçemeyecektir!
Nereden nereye geldik değil mi? Bahçedeki o bir metre karelik alan üzerindeki bir çiçeğin içine gömülüp bal almak için uğraşan o sevimli arının, ta içine kadar girdik. DNA’sını bulduk, aminoasit moleküllerinden geçtik, bu moleküldeki tek bir karbon atomunu ele aldık, karbonun elektronunu, çekirdeğini, oradan da çekirdek içindeki protonları, nötronları, kuarkları, gluonları ve nihayet sicimleri bulduk!
Şu arının hikmetine bakın!”
Hazır dillerden bahsetmişken, şu alıntının da yeri gelmiş gibi hissediyorum. Çünkü öğrendim ki lisanı olmayan şeyler de var:
“Düşünce dua gibidir. Düşünceler mıknatıs gibidir. Eğer yürekten, candan istenirse, bu istek dua yerine geçer. Duanın zaten lisanı yoktur. Kalpten gelen bir yakarıştır. ‘Dua zekânın bir tebessümüdür’ diyen Ahmet Hamdi Tanpınar ne güzel konuşmuştur. Eğer düşüncenizi yoğunlaştırırsanız, bütün bir evren kenara çekilir.”
Eğer hâlâ okumaya devam ediyorsanız bu yazıyı, kitap ilginizi çekmiş demektir. Şimdi ufaktan ısındıysak konuya, gelin eserde adı geçen diğer kitaplardan bazılarında yazılmış o ilginç ifadelere bir bakalım:
“İşin özetinin de özetini ABD’de tanınmış bir fizik profesörü veriyor. 400 sayfalık çok zarif bir kitaba imza atan Prof. Edward R. Harrison, Kozmoloji (Cosmology) adlı eserinin 45. sayfasında bakınız neler anlatıyor:
‘Eğer güçlü çekirdek kuvveti, elektromanyetik kuvvetten 10 kat değil de biraz daha az büyüklükte olsaydı, şu koskoca evrende element olarak sadece hidrojen bulunacaktı ve siz bu kitabı okuyamayacaktınız.’
İlginç değil mi? Neden yalnız hidrojen mevcut olacaktı? Çünkü hidrojenin atom çekirdeğinde sadece bir tek proton var da ondan. Yani bu protonu ‘itecek’ başka bir proton mevcut değil de ondan!”
Buna benzer şeyleri zaman zaman Cuma hutbelerinde bile duyuyorum ben hocaların ağzından. Ama insan böyle kanıtlarıyla birlikte bilimsel kitaplarda okuyunca benzer şeyleri daha etkili oluyor nedense. Mesela aşağıda yazılanların bir benzerini daha önce duymamış olabilir misiniz? Hatta belki de duyduğunda inanmayıp, gülüp geçenleriniz olmuştur ama bence üzerine düşünmeye değer:
“Hyperspace adlı bir kitabın yazarı olan Michio Kaku, s. 191'de şunları söylüyor:
‘Hayal edelim ki Mars gezegenine astronot arkadaşlarınızla zorlu bir yolculuktan sonra başarı ile indiniz. Kum fırtınalarının egemen olduğu yer yer derin kraterler ve ürkütücü sarp dağların bulunduğu bölgede gezinirken, yerde birdenbire karşınıza son model bir video kamera çıktı. Sizden önce Mars’a ayak basan yoktu. Bu kamera buraya nereden geldi diye düşündünüz ve ürkek ürkek kamerayı elinize alıp incelediniz. Mercekler pırıl pırıl, görüntü son derece güzel. Kayışı, çantası, düğmeleri, pili yerli yerinde. Bu video kamerayı mutlaka akıllı biri yapmıştır diye düşünürken bir de baktınız ki; uzaklarda, çalıların arkasındaki bir tavşan gülerek size bakıyor. Şaşırdınız! Olmayacak şey dediniz! Sonra düşündünüz ki, bu tavşanın gözleri, kameranın mercek sistemlerinden daha güzel, daha mükemmel, daha hassas. Tekrar düşünüp karara vardınız ki, mademki, tavşan, kameradan daha mükemmel; o halde tavşanı yapan’ Usta, kamerayı ‘yapan’ Usta’dan da daha mükemmel olmak zorunda!
Çünkü hiçbir alet ya da varlık, kendini Yapan’dan daha akıllı, daha mükemmel daha güçlü ve daha hassas olamaz!’”
Birinci kitap aynı ikincisi gibi üç ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm evrenin oluşunu anlatırken, ikinci bölüm yaratılışın bilimsel kanıtlarını ve son bölüm de yaratılışın hassas dengelerini konu ediniyor. Genelde ben kısa hikâyeler içeren kitaplarda içindekileri yazıyorum sadece ama bu kitapta her bölümün ardından gelen Tartışma Konuları başlıklı bir ek bölüm daha bulunuyor. Böyle bir şeyi söylemem doğru olur mu emin değilim ama diyelim ki kitabın tamamını okuyacak vaktiniz yok ve şöyle bir göz atmak istiyorsunuz. En azından o bölümleri okuyun derim ben. Ya da kitabı bitirdikten bir süre sonra bazı yerleri hatırlamak için alıp açarsınız ya hani, işte o dönemlerde mutlaka bu sayfaları tekrar okuyun. Evet, bu daha doğru bir tavsiye oldu.
Kitabın bazı bölümlerinde Kur’an-ı Kerim’den ayetler de yer alıyor. Sonra yazar onların üzerinden ilerliyor ve tıpkı tartışma konularında yazdıkları gibi o cümleleri de bence tekrar tekrar okumakta fayda var:
“Onlar (Elleziyne) ayakta dururken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler (anarlar). Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler. ‘Rabbimiz! Sen bunları boşu boşuna (bâtıl) yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi ateş âzabından koru’ derler!” (Âl-i İmran: 191)
“Burada ‘onlar’ ifadesiyle kastedilen kimlerdir? ‘Elleziyne’: Ki, onlar, o kişiler, şu insanlar ki; oturur, kalkar ve yatar durumda iken, daima Allah’ı zikrederler (anarlar) ve tefekkür ederler. Tefekkür, bilindiği gibi ‘fikir’ kökünden gelen güzel bir sözcüktür ve ‘düşünmek’ fiilinden çok daha ileri bir düzeyi gösterir. Tefekkür etmek hususunda, Hz. Peygamber’in çok anlamlı müjdesi herkes tarafından bilinir. ‘Bir anlık tefekkür, 1000 günlük ibadete bedeldir!’ Niçin?”
Bunun nedenini düşünmek gerekiyor bence de. Hatta tefekkür üzerine tefekkür etmek lazım önce. Ama burada bitmiyor yazarımızın anlatacakları. Buraya kadar olanları ben de düşünmüştüm mesela bu zamana kadar. Ama daha sonra yazarın şu şekilde devam etmesi benim için yeni pencereler açtı diyebilirim, çünkü ben daha önce hiç böyle bakmamıştım bu ayete:
“Ayakta, oturur ve yatar durumlar, bize namazı hatırlatıyor. Namaz sırasında ayakta olmaya ‘kıyam’ deniliyor. Kıyamda velîlerin ve âriflerin çoğu, Allah’ın ef’alinin (fiillerinin) tecellisi altında ‘erimişerdir. Buna ‘tecelli-i ef’al’ denir (ilmel yakîyn). Oturma hali ise ‘kuud’ olarak bilinir. Kuud durumunda da Allah’ın sıfatlarının tecellisi kulun üzerinde yoğunlaşarak eşi emsali görülmemiş manevî yücelik- lere kavuşarak, beden elbiselerinden ‘soyunurlar’ (Hakkel yakîyn). Buna da ‘tecelli-i sıfat’ adı verilir. Nihayet secde vaziyetinde, namazın en makbul ve muteber bölümünde mümin, artık tamamıyla kendinden geçmiş, dünyadan ‘sıyrılmış’ ve bekâ âleminde vûslata kavuşarak ‘yanma’ durumuna erişmiştir. Buna da ‘tecelli Zât’ makamı adı verilir ki, pek az kişiye tahsis ve nasip olmuştur. (Aynel yakîyn).”
Bilmenin, anlamanın ve hayret etmenin ne kadar önemli olduğunu tekrar tekrar okuyup, üzerine bir de bilgiye ilişkin şu benzetmeyi görünce, dayanamadım ve onu da paylaşayım dedim, çünkü yazmazsam bunları hep unutacağımdan korkuyorum:
“Madem ki, tek bir tohumdan bir orman meydana geliyor; aynı benzerlik insan için de geçerli olmalı. Bir erkek tohum hücresinin kadın hücresiyle birleşmesinden de, ‘iki değişik bilgi’den oluşan bir bebek dünyaya geliyor. O zaman iki farklı cinsin bir araya gelme eğilimi, kendilerinde saklı olan bilgi yüklerini bir diğer vücuda iletme arzusundan başka bir şey değil. İşte karşımıza yine entropi çıktı. Bilginin yayılması! Biyologlar bu bilgiye, ‘karakter’ ya da ‘gen’ adını takmışlar. Çünkü entropi yasalarına göre, ‘bilgi’ daima yayılma, dağılma ve genişleme isteğine sahip. Tıpkı ilk olarak ‘kozmik yumurta’ halindeki evrenin ‘Büyük Patlama’ sonucunda, tüm uzaya yayılması gibi.”
En büyük yazma motivasyonlarımdan birinin yazmazsam unutacağımı düşünmem olduğundan bahsetmiştim. Kitapta zaman zaman gülümseten güzel anılar da var. Zaten büyük bir risk alıp bir fıkrayla başlamıştım bu yazıya. Yazarımızın da bir arkadaşı tıpkı bir fıkra gibi kendisine şu şekilde yakınmış daha önce:
“Bugünlerde 3 şeyi çok çabuk unutuyorum. Birincisi isimleri, ikincisi olayları…’ ‘Peki üçüncüsü nedir?’ diye sorduğumda, ‘Üçüncüsü neydi, onu unuttum’ demez mi?”
Yaşlanmak bana sanki daha önce rahatlıkla yapabildiğin şeyleri artık yapamadığını fark etmek gibi geliyor. Bu tanım da Dünya Kupası finalini seyrederken geldi aklıma. Uzun zaman sonra ilk defa bir maçı 90 dakika seyredeyim dedim ve o da uzadı ama çok güzel bir final oldu bence. Messi’nin kupayı kazanması beni mutlu etti ama maçın ikinci yarısında bir pozisyon yaşandı ve bana bunu düşündürdü. Messi’ye bir pas atıldı sağ kanatta, taç çizgisini arkasına aldı ve ben de sandım ki eskisi gibi geçecek rakibini, girecek ceza sahasına. Ama resmen hiç çalım bile atmaya çalışmadan, topu rakibine çarptırarak köşe vuruşu kazanmaya çalıştı. Bunda başarılı da oldu zaten ve bu aslında çok sıradan, standart bir kanat oyuncusunun rahatlıkla yapabileceği bir şeydi. Ama Messi’yi öyle görmek, en azından bunun için çabalaması, garip bir şekilde yaşlandığımı hissettirdi bana. Ancak bir konsol oyunu karakteri gibi tek başına herkesi geçip golünü atan o genç Messi bu kupayı kazanamamıştı bir türlü. Şimdi, bu haliyle belki eskisi kadar renkli bir oyun ortaya koymuyordu ama görebilenler için daha önce onda olmayan bir şey vardı artık. Oyunu çok daha olgun, liderliği çok daha hissedilir seviyedeydi. Bu arada biraz zorlamayla da olsa konuyu renge getirebildiysem bu kitaptaki son alıntıma geçeyim:
“Bilinen güneş ışığı çeşitli uzunluktaki dalgaların bir topluluğu olarak düşünülür. Değişik dalga boylarına sahip ışık gözün retina tabakasında farklı etkiler meydana getirdiği için evren bize ‘renkli’ görünür. Aslında renk yok; ışığın sadece değişik dalga boyları vardır. Mor renk, en kısa olan dalga boyunu; kırmızı renk ise en uzun dalga boyunu gösterir. Kırmızıdan daha uzun; mordan da daha kısa dalga boylarına sahip ışınlar vardır ama göz bu ışınları göremez.”
Örümcek ağlarının da aslında rengarenk olduğunu, diğer böceklerin aksine sadece bizim onları renksiz gördüğümüzü de başka bir kitapta okuyup paylaşmıştım daha önce. Buna benzer şeyleri her okuduğumda sanki ilk defa duyuyormuş gibi şaşırıyorum. Aklım almıyor bir türlü. Hakikaten kavrayamadıklarımız hepsinden daha güzel gibi hissediyorum ben de artık.
4
Henüz hiç yorum yapılmamış.
