Ol Dedi Oldu (2), Denge, Göz Yaşı, Doğru Sorular, Aşk ve Arkadaşlık
Okurken insanın yaşama sevincini arttıran kitaplar vardır. Her sayfada yeni şeyler öğrenir, tek bir kitapla onlarca farklı yerden arayıp da bulamayacağınız bilgileri bir seferde okuma şansına erişirsiniz. İşte bu kitap tam anlamıyla o sınıfa girdi benim için. Resmen okuma aşkımı yeniden uyandırdı diyebilirim.
Bir de bu aralar karşılaşıp da dilime dolanan bir şarkı var, aşkın mevsimi diye. Orada da çok güzel işlemişler, klibinde görünce aklıma geldi. Birisiyle aynı kitabı okumak, hatta aynı anda aynı kitabı okumak aranızda özel bir bağ oluşturuyor bence. O yüzden ben kitaplar hakkında yazılan yazıları çok seviyorum. Bu yazıları yazmadan önce onları da mümkün olduğunca okumaya çalışıyorum.
Konuşurken oluşmuyor mesela o bağ. Ama tanıdığınız biriyle bir yazıyı okurken ya da bizzat onun bir yazısını okuduğunuzda, karşı tarafın daha önce hiç bilmediğiniz özelliklerini öğrenebiliyorsunuz. Yazılanlar konuşulmuyor demek ki ya da çok düşünmeden konuşuyoruz da yazarken mi özeniyoruz sadece, bilmiyorum ama değişik bir durum gibi geldi bana bu.
Ayrıca yazarımızın ilk kitapta pek değinmediği ama benim sanki bu satırları daha önce okumuşum gibi sizlere eğitim sistemimizin yanlışlarından bahsetmem, aslında bu kitaptan sonra yapmam gereken bir şeymiş.
“İster inanın, ister inanmayın fiziğin asıl üstadı ve öncüsü ünlü Müslüman bilgini İbni Sînâ’dır (980–1037). Genellikle onun tıp alanındaki çalışmaları ve buluşları ön plana çıksa da, İbni Sînâ olağanüstü dehâsı, zekâsı ve yeteneği ile yalnız tıpta değil, aynı zamanda mantıkta, meteorolojide, müzikte, geometride, fizikte ve mühendislik alanındaki çalışmaları ile haklı bir üne kavuşmuştur. Ona Şeyh Ur Reis (Reislerin reisi: Bilginlerin bilgini) denmesi boşuna değildir. Buhara’da doğan bu üstün yetenekli çocuk, daha 10 yaşında iken Kur’an’ı ezberlemiş; birkaç yıl sonra da felsefe konularına dalmıştır. 17 yaşındayken Buhara sultanı Nuh İbni Mansur’un hastalığını tedavi edince ünü sınırları aşmıştır.
Genç sayılabilecek bir yaşta öldüğü zaman, eserlerinin sayısı 250'yi aşıyordu.
Onun fiziğin alt başlıklarından olan ısı, mekanik ve ışık konularındaki buluşları ile kuvvet ve hareket alanlarındaki kitapları olağanüstü ilgi görmüştür.
İbni Sînâ’nın, bir cismin üzerindeki kuvvet etkisinin ortadan kalkmasını kavramsallaştırdığı “gasri meyil” Newton’un hareket yasalarının özünü oluşturmaktadır. Newton’un başına düşen elma, aslında İbni Sînâ’nın elmasıdır demek, isabetli ve abartısız bir ifade olur.
Ama neden bu ilk bilgin Müslümanlar, gereği gibi bizde öğrenilmez, öğretilmez, tanınmaz, bilinmez ve hep göz ardı ve kulak arkası edilir?
Bunun cevabı açıktır. Çünkü eğitim sistemimiz, hep kopyacılık, hep ithal malı bilgi, hep fotokopi cihazı gibi çalışır da ondan!
Oysa bilim demek, anlamak demektir. Bakmak değil, görmek demektir. Görmek demek parçanın bütündeki yerini, önemini ve özelliğini fark etmek demektir.”
Kitapta kısa hikâyeler, özdeyişler, fıkralar, ilk kitapta olduğu gibi renkli sayfalara basılmış uzaydan çekilen dünyanın muazzam fotoğrafları, çeşitli kitaplardan ve dergilerden alıntıların yanında yazarımızın anıları da yer alıyor. İşte o kitaplardan birinde yazılanlar, bu arada kitabın adı bile ne kadar güzel değil mi?
“İnanması güç ama, bir diğer gerçeği ABD’li bir fizik tarihçisi olan Bin Bona’dan öğreniyoruz. Onun The Beauty of Light (Işığın Güzelliği) adlı eseri Türkçeye çevrilmemiştir ama, orijinal kitabında bakınız nasıl tarafsız bir gözle olayları bizlere anlatıyor:
‘Avrupa, Roma İmparatorluğunun çöküşünden sonra ortaçağın karanlıklarında emeklerken, yeni bir din olarak doğan İslâmiyet, Arabistan çöllerinden batı- da İspanya’ya; doğuda Hindistan ve ötesine kadar bir kasırga misali yayılıyordu. Ortadoğu’da büyük bir medeniyet doğuyordu. Abu Ali Muhammed İbn al Hasan Al Haytham, Avrupalılarca ‘Alhazen’ olarak bilinir.
Bu bilimci optikle ilgili olarak 1000 yıllarında 7 adet kitap yazmıştı. Çalışmalarında ışığın bir kaynaktan çıktığını, cisimler tarafından yansımaya uğradığını bulmuş, ışığın da bir hıza sahip olduğunu, bu hızın çok büyük değerde olduğu hipotezini ortaya atmıştı. Ayrıca sıvılarda ışık hızının yavaşladığını, hava gibi az yoğun ortamlarda ise ışık hızının arttığını keşfetmiştir. Alhazen (İbn el Heysem) optikte sözü çok geçen karanlık odayı da keşfeden ilk bilimcidir. Alhazen’den tam 500 sene sonra ünlü Leonardo Da Vinci, karanlık odayı kullanarak o muhteşem resimleri yapmıştı. Karanlık oda fikrinden faydalanan 2 Fransız, Joseph Niepce ile Louis Jack Mande de, Rönenas’tan 4 asır sonra fotoğraf makinesini bulacaktır.’”
Bu sayfalar da daha kitabın başında yer alıyordu yanlış hatırlamıyorsam ve hep art arda geliyor zaten. Bir an dedim ben bu kitap hakkında yazamayacağım herhalde. Ama sonra mecburen birçok yeri tekrar tekrar okumakla yetindim. Sonuçta burada kitabın özetini yapmıyorum, sadece kitapta altı çizilesi cümlelerden kısa alıntılar yapıp üzerine düşüncelerimi söylüyorum. Sanki yazarla konuşur gibi oluyor insan böyle yapınca. Belki gelecekte böyle kitaplar da yazarlar. Kitapla konuşabilir, sorular sorabiliriz ve yazarın sesinden cevaplar alırız. Ne kadar güzel olmaz mıydı?
“Bütün bu gerçekleri, yabancı bir uzman söylerse kabul ederiz de, bizden biri anlatırsa, dudak bükeriz. Kendi kendimize ne kadar da yabancıyız. En iyisi yine yabancı bir bilim insanının, radyoaktivite üzerine çalışmaları ile ünlü fizik ve kimya otoritesi, 1903 Nobel ödülü sahibi Fransız Pierre Curie’nin sözlerine yer verelim, bakalım bu konuda o neler söyleyecek:
‘Endülüs’ten bize kala kala 30 kitap kaldı, atomu parçaladık. Hülagü’nün yaktığı yüz binlerce kitap kalsaydı eğer, şimdilerde galaksiler arasında top koştururduk.’”
Renkler, ışıklar ve uzayda hayat hakkında ilk kitapta zaten çok fazla şey öğrenmiştim. Bazıları sizlerle paylaşabildim ama bu kitabı okurken neredeyse her sayfada yine yeni bir şey öğreniyor insan.
“Güneş Sisteminde sadece dünyada hayat var! Diğer gezegenler güneşe çok yakın olduklarından ya çok sıcak veya güneşten çok uzak olduklarından çok soğuk! İklim özellikleri, hava ve su koşulları ile tam bir rızık kapısı burası! Dikkat edilirse, Ay ile Dünya arasında kalan bölgede kalın ve koyu bir karanlık hakim Çünkü bizim aydınlık dediğimiz şey, güneş ışınlarının hava içinden geçerken kimyasal etkileşimle oluşturduğu bir özelliktir. Hava olmayan yerde ne ses yayılır ve ne de ışık! Bu nedenle uzay, koyu karanlık bir ortam sergiler.”
Sonra bir muhasebeci olarak sadece ilk satırını daha önce duyduğum şu acayip bilgiyle de karşılaştım. 81'e kadar da şaşırmadım aslında. Aynı şeydi sonuçta ama en son artık işi abarttığımızda sayının içine 8'i de alarak 1'e doğru ilerlemesi muhteşem değil mi?
Bir garip sayı: 12345679
12345679 sayısının tek başına hiçbir özelliği yok gibi görünüyor. Ama 9 ve 9'un katları ile çarptığınız zaman bakın ortaya nasıl ilginç bir sonuç çıkıyor. Hesap makinenizi elinize alıp sonuçları kontrol edebilirsiniz, hiçbir hile yok. Matematikteki şu uyuma bakar mısınız, tıpkı şiir gibi.
12 345 679 x 9= 111 111 111 (1x9)
12 345 679 x 18 = 222 222 222 (2x9)
12 345 679 x 27 = 333 333 333 (3x9)
12 345 679 x 36= 444 444 444 (4x9)
12 345 679 x 45 = 555 555 555 (5x9)
12 345 679 x 54 = 666 666 666 (6x9)
12 345 679 x 63 = 777 777 777 (7x9)
12 345 679 x 72 = 888 888 888 (8x9)
12 345 679 x 81 = 999 999 999 (9x9)
Ve sonuçta değişmeyen sayının 999 999 999'la çarpımı yine bu sayının tersten okunuşu şeklinde sonuçlanıyor, şimdi ilave olarak (8) var. İşte sonuç:
12 345 679 x 999 999 999 = 12 345 678 987 654 321
Piramidin en altında matematik var dediğimiz zaman işte bu ahengi ve dengeyi anlatmaya çalışıyorduk. Bize elektronik posta ile bu bilgiyi gönderen dostumuz en sonunda noktayı şöyle koymuş:
‘Allah’a şükürler olsun, her şeyde ahenk ve nizam var.’ Doğru söze ne denir?
Tam acaba ben kafayı mı yedim aşırı bilgiden dolayı diye düşünürken, neyse ki şu satırlara denk geldim de rahatladım. Çünkü bana göre toprak asla asfaltlanacak bir zemin değildir sadece!
“Seyredenin gözünde en ufak bir aşk pırıltısı yoksa, doğa ve olayları, basit bir görüntüden başka bir şey değildir. Güneş bilmem ne kadar uzaklıkta bir ışıldaktır. Yıldızlar, bulutların ötesinde donuk ve bulanık bir ortamda titreşirler. Ağaçlar kütüktür, ısınmaya yarar. Çiçekler ve böcekler sadece ürerler; su ıslatır, ateş yakar. Toprak ise asfaltlanacak bir zemindir..
Oysa ‘Aşk imiş her ne var ise âlemde’ diyen Fuzulî’den hiç mi hiç haberi yoktur.”
Sonra aklıma bu yazının girişinde yazdıklarım geldi. Yani ben de böyle düşünüyorum ve eminim ki içimizde birçoğumuz da aynı şekilde. Ama işte insan bunları dile getiremiyor nedense. Zaten söylersen de çok duygusalsın, diye etiketliyorlar. Peki ama nasıl olacak o zaman? İçinden geçenleri söyleyemiyorsan, anlaşılmıyorum diye şikayet etme hakkın var mı?
“Eğer düşündüğünüz başka, söylemek istediğiniz başka, söylediğinizi sandığınız başka, söylediğiniz başka ise;
karşınızdakinin duymak istediği, duyduğu, anlamak istediği, anladığını sandığı, ve anladığı da başka olmaz mı?”
Gülmek ve ağlamak meselesi var bir de. Öyle ya, insan sadece yazarak, konuşarak mı ifade eder kendini? “Bir insanın nasıl güldüğünden terbiyesini neye güldüğünden akıl seviyesini anlarsın.” diyerek Mevlana ne kadar çok şey anlatmış. Bu kitapta yazmıyordu ama şimdi geldi aklıma. Anlayamadığım bir şekilde ağlamak zayıflık göstergesidir bizim kültürümüzde. Sadece bizim değil, muhtemelen birçok yerde de böyledir ve bazen de ağlamak küçümsenir. Ağlayana peçete uzatılır, ağlamaması salık verilir. Ne oldu, diye sorulur mutlaka. Çünkü insan durup dururken ağlayamaz. Halbuki sık sık düşünmek gerekiyorsa, sık sık da ağlamak gerekmez mi? Yoksa yanlış şeyler düşünüyorsunuz demektir bence. Yanlış mı düşünüyorum?
“Nurettin Topçu ismini, birçok kişi belki de hiç işitmemiştir. Ama o, yazdığı kitaplardaki fikir tomurcuklarını gözyaşları ile beslerken, ruhunun derinliklerinden gelen çığlıkların çileli yankılarını aşağıdaki satırlara hıçkırıklarla yansıtıyor:
‘Gözyaşı tüm günahlarımızı yıkadı. Gözyaşı yedi kat gökler gibi gözlerimizin önüne gerilen vehimleri yıkayarak eritti. Hayâl olan eşyanın arkasındaki hakikat gözüktü, yaşlı gözlerle Levhi Mahfuz okundu.
Gözyaşı şikâyettir, ama zayıflar ve korkaklar için. Olgun gönüllerin şikâyeti sadece sabırdır. Gözyaşı duadır ancak ümitsizler için.
Gözyaşı şükrandır, var olan her şeye minnettar gönüller, tüm varlıkları onunla selamlarlar. Şükran her varlığın içine dolup yine ondan taşmaktır. Her şey öldükten sonra yine her şeyde doğmaktır. Rabbi her şeyde karşılamaktır. Gözyaşı bizi her şeyle birleştiren bizdeki sonsuzluktur. Gözyaşında Allah görünenleri görmüyor musun?
Gözyaşı ummandır. Rahmet ummanına dalıp da, onda ıslanmayan kuru gözler hiç görebilir mi? Bir damlada bir umman barındıran insan, taşıp taşıp kendine dolmadıkça, aklın karanlıklarında gömülmeye mahkûmdur. Gözyaşı sonsuzluğun temas ettiği gözlerden fışkıran ummandır. Gözyaşı ölümlerden koruyucu ilâhî iksirdir; onu doya doya iç ki, hayat bulasın!
Gözyaşı ilhamdır. Gerçekten gelen işaret, Allah’tan gelen haberdir. Okuyamadığını onunla olursun. Ağaç mı, bülbül mü, sevda mı nedir gördüklerin? Hayır Rabb’in gözyaşlarıdır onlar. Gözyaşı ile bakan, Rabb’ini her şeyde âşikâr görür. Kuru göz kör değil de nedir? Her şey Bir şey’den ibaretken, Dünya’ya gelip de onu görmeden gidenlere yüzbinlerce esef! Yazık onlara, yazık ölü canlara! (Var olmak 112)’
Bu alıntıdan sonra şöyle bitiriyor yazarımız ve ben kendisine katılıyorum:
“Yukarıdaki ifadeleri gözyaşı ile okuyamadıysanız, bir kez daha deneyin.”
İlk kitapta da daha önce başka yerlerde çok okuduğum kısa anekdotlar vardı. Çoğunu hızlı hızlı okuyup geçmiştim ama bunda kaldım nedense. Siz de daha önce mutlaka bir yerlerde duymuşsunuz ama bir kere de burada okuyun, bir şey kaybetmezsiniz:
“Aşk ve arkadaşlık bir gün yolda karşılaşırlar. Aşk, kendinden emin bir şekilde sorar:
-Ben senden daha samimi ve daha cana yakınım, sen niye varsın ki bu dünyada?
Arkadaşlık cevap verir:
— Sen gittikten sonra bıraktığın gözyaşlarını silmek için…”
Bir de yazarımız Doçent bir arkadaşım diyerek bahsettiği kişi ile olan diyalogları var. Çok beğendim o bölümü. Daha yeni onun gibi bir arkadaşımı kaybettiğim için biraz da üzüldüm ama insanın gerçekten böyle arkadaşları olmalı hayatta. Konuşurken size yeni pencereler açacak, sorular soracak. Baksanıza kendisinin duvarında bu söz asılıymış:
“Fizikçiler bildiklerini ‘sandıkları’ konuların ancak yarısını bilebilirler. Fakat bunun ‘hangi yarısı’ olduğu hakkında da şüpheleri vardır.”
İnsan sırf bu sözün üzerine bile ne kadar çok konuşabilir. Kitapta yer alan ve aralarında geçen diyaloğun ufak bir kısmını paylaşayım. Zaten bu yazı çok uzun olacak o belli oldu artık. Belki kaydeder, sonra okursunuz ama ben okunmamayı da göze alarak yazacağım:
“Ne dersin? Acaba İslâm’da yalan söylemek niye yasaklanmıştır?” dedi.
- “Niye olacak, ahlâki sebepler yüzünden. Hatta yalancı tanıklıkla adaleti bile yanıltacağı için.”
“Doğru da, bir de bunu bilimsel yolla açıkla bakalım” dedi. Biraz düşündüm ama, aklıma bir şey gelmedi. Dudak büküp, gözlerimle “yok!” dedim.
-”Bak”, dedi çizdiği zaman konisi şeklini gösterirken anlat- mağa başladı. “Alt bölümde biraz önce söylediğim gibi geçmişimiz saklıydı. Eğer geçmişimizde, kayıtlara geçen bir olayı yok farz edersen, zaman konisinin yapısıyla ‘ters’ düşersin. Aynı şekilde geçmişte hiç yaşanmamış bir vakıayı, olmuş gibi söylersen, yine koninin özelliğini bozmuş olursun! İşte onun içindir ki; yalan, dolan, iftira, sahtecilik; hatta kişinin geçmişteki birikimleri ile sahip olduğu mala karşı hırsızlık, dolandırıcılık gibi, sayabildiğin her tür- şer ve kötülük, bu koninin zarif ve estetik simetriği ile bağdaşmaz. Bilmem anlatabildim mi?”diye sordu.
“Haklısın benim de aklıma şimdi ne geldi biliyor musun?” diye ben ona sordum.
- “Nereden bileyim, anlat” dedi.
-”Bu söylediklerinin tersi de doğru. Yani yalnız geçmişle değil, gelecekle ilgili bir söz verirsen; bir vaatte bulunursan, bir anlaşma yapıp da, sonra sözünden cayarsan, sana teslim edilmişbir emanete hıyanet edersen, sanırım aynı hatayı işlersin, öyle değil mi?”
-”Bak, bunda haklısın, eğer geleceğe yönelik bir söz verirsen, bu sözü geleceğin duvarlarına çengel misâli asarsın. Sırası ve zamanı geldiğinde, o çengeli yok sayarsan, yine zaman konisinin içeriğini bozmuş olursun. Onun içindir ki, verilen sözden dönmemek, emanete hıyanet etmemek, İslâm’ın temel emirleri arasına girmiştir” şeklinde izah etti sonra yüzüme içten gelen bir takdirle baktı. “Konuyu en ince noktasından yakaladın.”
Tabii ki diyalog burada bitmiyor ve yazarımız arkadaşını peş peşe sorularıyla o kadar bunaltıyor ki arkadaşı şakayla karışık şu duayı ediyor:
“Allah’ım, bana biraz sabır ver ama acele olsun!”
Kitapta zaman konisi başlıklı bir bölüm var, anlaşılması çok güç geldi bana yazarımızın arkadaşıyla birlikte yaptığı beyin fırtınası sonucunda öyle sonuçlara ulaşıyorlar ki, doğruluk hakkında hiç böyle şeyler düşünmemiştim daha önce. Bu arada kitabın basım yılı 2007 ve o dönemlerde YTL kullanıyorduk. Orada o tutarın bir önemi yok ama yine de yazayım dedim.
“Peki ya verilen bir sözü yerine getirmemek?
Bu da aynen ilk misalde olduğu gibi geleceğe ait bir olayı zihin gücünüzle uzay-zaman ağına resmediyorsunuz. Diyorsunuz ki, ‘Gelecek hafta sana söz veriyorum 50 YTL borç vereceğim.’ (İnşallah’ın anlamı da burada açığa çıkıyor!)
Gelecek hafta geliyor sizden haber yok. Vaadinizi yerine getirmediniz. Sözünüzü tutmadınız. Çünkü yalan söylediniz. Vermemeye daha o zaman kararlıydınız. Yalancısınız! Kime karşı? Yalnız dostunuza karşı değil tüm evrene karşı!
Evren’e yalan söylediniz! Kâinatı aldattınız! Uzay - zaman ağını parçaladınız!”
İşte bahsettiğim arkadaşlık türü buydu benim. Size sadece doğruları söylemeyecek, doğrunun ne olduğunu da gösterecek ve önemini anlatacak insanlara ihtiyacı var hepimizin. Tabii bunu anlatabilmek için önce bilmek gerekiyor. Zaten bu merhalelerden geçtikten sonra arkadaşın da adı değişiyor, dost oluyor sanki. Peki gerçek dost nasıl anlaşılır diye düşündünüz mü hiç? Belki bu cümle size yardımcı olabilir:
“Gerçek dost, geldiğinde boşluk dolduran değil, gittiğinde boşluk yaratandır!”
Ortaokuldayken kompozisyon dersinde dostluk konulu bir yazı yazmam gerektiğinde “Gerçek dost bulunmak, elde edilir.” diye yazmıştım ve hocamız çok ben okuduktan sonra tekrar etmişti bu cümleyi. O geldi şimdi aklıma. Anlayacağınız bu kitapta da serinin ilk kitabında olduğu gibi, özelikle her bölümün sonundaki Tartışma Konuları kısmı, o kadar güzel ki okurken sizi geçmişe, geleceğe, anılara ve hayallere aynı anda götürebiliyor. Bazen de ilk defa duyduğunuz şeyler oluyor. Şu dört kelebek hikâyesini daha önce duymamıştım ben mesela:
“Günlerden bir gün, dört kelebek bir ateş görmüşler. Bunun nasıl bir şey olduğunu öğrenmek istemişler. Birinci kelebek ateşe biraz yaklaşmış ve üzerinin aydınlandığını görmüş. Arkadaşlarının yanına gelmiş ve ‘Bu ateş aydınlatıcı bir şey!’ demiş.
İkinci kelebek bununla yetinmeyerek daha fazla şey öğrenmek istemiş. Biraz daha yaklaşmış ve ısındığını hissetmiş. Demiş ki: ‘Bu ateş aynı zamanda ısıtıcı bir şey!’
Üçüncü kelebek bununla da yetinmemiş. Biraz daha, biraz daha yaklaşmış. Bir ânda ateşin kanatlarını yaladığını hissetmiş ve yanmış kanatlarıyla geri dönmüş. O da şöyle demiş: ‘Bu ateş yakıcı bir şey.’
Sonuncu kelebek daha da çok şey öğrenmek istiyormuş. Biz yaklaşmış ve aydınlandığını görmüş! Biraz daha yaklaşmış, ısındığını hissetmiş! Biraz daha yaklaşmış, ateş kanatlarını kavurmuş! Ve biraz daha yaklaştıktan sonra tamamen yanan kelebek ‘pofff’ diye ortadan kayboluvermiş.
Ateşin gerçekten ne olduğunu belki bir tek o öğrenmiş ama geri dönüp de anlatamamış. Çünkü o, artık ateşin içinde kalmış ve kaybolmuş. Bir şeyi ancak içinde kaybolan bilebilirmiş!.”
Bana bilince değil de bilmeyince kaybolmuşum gibi gelirdi hep. Hani çok popüler bir kavram var konfor alanı diye anlatıyorlar ya sürekli, işte onun içinde insan her şeyi biliyormuş gibi hissettiği için rahat bence. Dışına çıkınca da ne kadar çok şeyi bilmediğini anlıyor ve rahatsız oluyoruz. Tamamen konfor alanının dışında yaşamaya çalışmak da yanlış bence. Bir dengeyi bulmak lazım her şeyde. O zaman da denge nedir diye düşünüyor insan. Bakın yazarımız şair Arif Nihat Asya’nın bakış açısıyla dengenin ne olduğunu bu sözü paylaşarak anlatıyor bizlere:
“Bir kova taşımak, iki kova taşımaktan daha zordur.”
Başta saçmaymış gibi geldi bu cümle bana, iki kova hele bir de doluysa kesinlikle daha ağır olurdu. Ama garip bir şekilde o ağır yükü daha kolay taşıyabilirdi insan. Düşününce hak veriyor insan.
Bu tarz düşündüren sözlerin yanında kitapta hiç beklemediğim bilgilerle de karşılaştım. Mesela yıllar önce bir Ted Konuşmasında seyredip de akıllara durgunluk veren şu bilgiyi ilk duyduğuma güneşe olan bakış açım değişmiş, yazı daha da bir sever olmuştum. Şimdi bu tarz yazıların yazıldığı kitapları da çok seviyorum:
“Yeryüzünde yaşamın kaynağı ve başlangıcı Güneş’tir. Bitkiler fotosentez olayı ile Güneş ışınlarını (fotonları) toplayıp, ışık enerjisini kimyasal enerjiye çevirirler. (Bu yüzden bitkiler enerji dönüşümlerini sağladıkları için canlılar sınıfına dahildirler.) Hayvanlar bitkileri yerler, bu kez kimyasal enerji hayvana geçer. Vücuttaki kimyasal enerji (şeker), termal (sıcaklık) enerjiye dönüşerek, organizma faaliyetleri ayarlanır. Beden sıcaklığı değişmeyen bir değerde kalır. Arta kalan enerji ise mekanik enerjiye çevrilerek hareket sağlanmış olur. Sürüngenler, balıklar, kurtlar ve kuşların hareket kabiliyetleri böylesine harika bir enerji çevrimi ile sağlanır. İşte bu enerjinin ilk ve tek kaynağı ise güneşimizdir.
Vücut için gerekli olan besinler, yalnız bitkilerden sağlanmıyor. Bazı hayvanlar yeşil bitki yemezler, başka hayvanların etleri ile beslenirler. “Besin Zinciri” olarak isimlendirilen bu mükemmel nizam, birbirini izleyen, birbirine hep bağlı ve bağımlı kalan bir ekosistemin vazgeçilmez unsurlarını teşkil ederler. Bu bakımdan çiftçilik, aslında bitkiler aracılığı ile güneş ışığının hasadından başka bir şey değildir.
Canlıların sadece besinlerden enerji alarak beslenmeleri yetmez. En üstün ve karmaşık bir yapı gösteren insan için her çeşit enerjiye ihtiyaç vardır. Elektrik, ısı, ışık enerjisinin de asıl kaynağı Güneş’tir. Yer altındaki doğal gazlar, petrol ve kömür gibi yakıtlar, güneş enerjisinin depolanması sonucunda oluşmuşlardır. Hidroelektrik ve termik santraller de ürettikleri enerjiyi yine Güneş’ten sağlamışlardır.”
Kitap deyince de benim daha çok sabahları ve geceleri okuduğumu bilenler bilir. Tabii ki gün içinde de fırsat buldukça okuyorum, özellikle kitaplar haricindeki yazıları, mesela bu platformdaki yazıları böyle biriktirip topluca okumaya çalışıyorum bu şekilde. Bu tarz yazılarda içerikler çok farklılaştığı için, öyle uyku getirme gibi durumlar olmuyor çok yorgun değilsem ama uyku kaçıranlar diye nitelendirebileceklerim oluyor bazen. Kendimi yaşlı gibi hissetmiyorum ama yaşlanınca acaba ben de böyle düşünür müyüm diye sordum kendime şunu okurken:
“Kitap konusunda bakınız yaşlı bir okuyucu neler söylemiş:
‘İki çeşit kitap vardır. Biri uyku getiren kitaplar, diğeri de uyku kaçıran kitaplar. Bu yaşta ben hangisini tercih edeceğimi bilemiyorum.’”
Tam kendi kendime konuşmalarım artık iyice sorulu cevaplı bir monoloğa dönerken soru sormanın önemiyle ilgili “Tüm dünya üniversitelerinde on binlerce kimya profesörü arasından beni seçtiler, fakat ben bu ödülü almamı anneme borçluyum.” diyen profesör bakın bunun nedenini açıklamasını okudum:
“Bütün anneler çocukları okuldan eve döndükleri zaman onlara şöyle sorarlar: ‘Evladım, bugün öğretmenin sorularına ne cevap verdin?’ Oysa benim annem okuldan gelince ilk işi bana şunu sorardı. ‘Oğlum, bugün öğretmenine hangi soruları sordun?’
Böylece annemin bana öğrettiği soru sorma ve sorgulama hevesi bende giderek arttı. Tüm öğrencilik hayatımda bu yönde hazırlık yaptım; sordum, soruşturdum, sorguladım, okudum ve araştırdım. Sonuçta işte böylece kimya dalında Nobel Ödülü almaya hak kazandım. Dediğim gibi, bu ödülü almama annem sebep olmuştur.”
Neredeyse her yazımda sizlere sorular sormaya çalışıyorum. Hatta bazen abartıyor muyum diye düşünüyorum. Ama bütün mesele sadece soruları sormak, hatta doğru soruları sormak bile değil. Öyle olsa her şey çok daha kolay olurdu. Yoksa hepimizin başına gelmiştir, bazen o fırsatı buluruz. Cesareti de gösterir ve doğru soruyu sorarız ama alacağımız yanıt bambaşka olabilir. Üstelik bunda karşı tarafın bir suçu da yoktur. Belki de sadece yanlış anlamıştır. Ben de üzerine böyle anlatmaya çalışınca ne kadar kötü oldu. Gelin kıssamıza bakalım biz en iyisi:
“İhtiyar, yerde bağdaş kurup oturan garibe yaklaşmış ve sormuş:
— Mesut musun oğlum?
-Yok ağam, demiş genç, Ben Hasan!
— Onu demek istemedim oğlum, yani Mutlu musun?
-Yok be amca, Mut bizden çok uzak, ben Adana’lıyım.
— Evladım, sorumu yine yanlış anladın, sizin evde saadet var mı onu söyle bana!
Boynunu büken genç cevap vermiş:
- Bizim evde Fadime var, başka kimse yok!”
“‘Ne sorduğumuz değil, neye cevap verdiğimiz önemlidir’ diyen bir Batılı düşünüre, yukarıdaki konuşma ne kadar hak verdiriyor. Biz de bu kitabımızda sorulandan çok, anlatılanları ön plâna çıkarmaya özen gösterdik.”
Bir şeyin üzerine çok fazla konuşunca anlamını yitiriyor. O yüzden benzer şeyleri anlatan birçok yeri es geçtim kitaptan. Tekrara düşmemek için paylaşmadım. Ama beni çoraplarımla gömün, diyen adamın geriye bir mektup bıraktığını okuyunca, bu hikâye de benim aklıma kazındı diyebilirim:
“Adamın biri vasiyet etmiş. ‘Beni çoraplarımla gömün’ demiş. Gel zaman git zaman adam ölmüş. Vasiyeti gereği cenazeyi kefene sarıp tabuta koyacaklar. Ailesi durumu izah edince, din görevlileri itiraz etmişler. ‘İslam’da çorapla gömülmek olmaz’ demişler. Adamın vasiyeti yerine gelmeyecek. Ne yapsınlar? Çocuklardan birinin aklına mektup gelmiş. Babasının ‘başınız sıkışırsa size bir mektup bırakıyorum, onu açın okuyun’ dediğini hatırlamış. Hep birlikte ailece toplanıp mektubu açmışlar, adam ne yazsa beğenirsiniz: ‘Çocuklar dikkat edin, insan ölünce öbür tarafa çoraplarını bile götüremiyor.’”
İşte hayat böyle bir şey. Aslında her şeyiyle bizim diyebileceğimiz bir çorabımız bile yok şu dünyada. Kitabın da yine sonlarında yer alan ve bu sefer benim daha önce hiç okumadığım, sadece sık sık güzel sözlerine denk geldiğim İngiliz yazardan bir alıntıyla başlıyor yazarımız ama onunla yetinmiyor tabii ki:
“W. Shakespeare’in aşağıdaki vecizesini sunuyoruz:
‘İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için sevmekten korkuyor,
Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye lâyık görmediği için.
Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için,
Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
Duygularını ifadeden korkuyor, red edilmekten korktuğu için.
Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
Unutulmaktan korkuyor, dünyaya bir şey vermediği için.
Ölümden korkuyor, aslında yaşamayı bilmediği için. ’
Biz de bunlara izninizle ilave ediyoruz:
İBADET ETMEKTEN KORKUYOR; AHİRETTE HESAP VERECEĞİNE İNANMADIĞI İÇİN
Çünkü Peyami Safa’nın dediği gibi:
‘Hiç bir hesap, Allah’ın soracağı hesaptan daha büyük olamaz.’”
İşte en kısa haliyle böyle bir seri “Ol Dedi Oldu”. İlk kitap ortalama 11 dakika diyordu okuma süresi olarak, bu artık 14 falan olacak sanırım. Maalesef böyle uzun yazılar bilgisayar başından ya da telefondan okumak için çok uygun değil, biliyorum ama bu kadar kısaltabildim. Benim iyi ki okumuşum diyebileceğim ve bana tekrar okuma aşkı kazandıran, o açıdan da özel bir yeri olan bir kitap oldu aynı zamanda. Bu kitabı bana öneren kişiye de buradan kucak dolusu sevgilerimi gönderiyorum.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
