Miras (Kısa Hikaye)
İnsan yaşadıklarının toplamıdır ve aynı nehirde iki kere yıkanamazsınız. Bana sorarsanız, günümüzde hiçbir nehirde bırakın ikiyi bir kere bile yıkanamazsınız. Nehirde yıkanmak da ne demek bu çağda.
Birini yargılamadan önce bunları unutmamak lazım. Hatta belki de kimseyi yargılamamak gerek şu hayatta. Sonuçta kimsenin neler yaşadığını, neler hissettiğini bilemezsiniz. Yine de elde değil, en çok ve en acımasız şekilde kendimizi yargılıyor, sorguluyoruz. Ben de çok sorguladım kendimi, çok pişman oldum ama sonra şu 3 farklı tarihte yaşadıklarımı hatırladım. Unutmamak için belki de burada da kayda geçiyorum.
Kendimi bildim bileli fotoğrafları sevemedim. Çocukken ne zaman fotoğraf çekilmek zorunda kalsam öyle bir stres yaşardım ki nefes almakta bile zorlanırdım poz verirken. Bugüne kadar hiç instagram hesabı açmamamın da belki bunda etkisi vardır. Bunun sebebini çok sonraları o fotoğrafımı gördüğümde anladım. Görene kadar hiç yaşandığını bile bilmiyorum böyle bir anın. Sanki tamamen silinmişti hafızamdan. Fotoğrafı görünce parça parça hatırladım sanki bir şeyler. Annem anlattı sonra başka şeyler. O yüzden ilk hikayem biraz eksik belki ama bütün için önemli diye düşünüyorum.
1991 ya da 1992 - Dijital fotoğrafçılığın doğmadığı yıllar
Beni zorla uyandırıyor annem uykumun en güzel yerinde. Halbuki normalde hiç yapmazlar böyle. Bilirler yani ben uyandırılırsam huysuz olurum. Ortalığı dağıtırım, ağlarım, zırlarım. Çünkü kafamı toplayamıyorum. Ne olduğunu, nerede olduğumu bile anlayamıyorum böyle olunca. Başlıyorum ağlamaya ve bir flaş patlıyor. Daha üzerime bir şey bile giydirmemişler, üşüyorum. Annem hızla üzerimi değiştiriyor. Kendisi de dışarı gidecekmişiz gibi giyinmiş, hazırlanmış. Bir yere mi gidiyoruz diye merak ediyorum ve soran gözlerle bakıyorum. Biliyorum ki annem açıklayacak bu tantananın sebebini. Fotoğraf çektirecekmişiz. Babam gelmiş işyerinden. Arkadaşından fotoğraf makinesini ödünç almış. Birazdan geri dönecekmiş işe, acele etmemiz lazımmış. "Bana ne ki bundan!" diyorum içimden. Daha geçenlerde de çektirmemiş miydik? Ne bu böyle sürekli saçma sapan. Poz ver, gülümse, bekle o kadar sonra dur üstüne şunu da giydirelim. Bir çocuğa bu kadar işkence edilir mi? Üstelik bunun için beni uykumdan ediyorlar. Yine de babamı gördüğüme seviniyorum. Annemden umudu kesip babama bakıyorum ikna etmek için. Akrabalara da göndereceklermiş bu resimleri sonra, beni merak ediyorlarmış falan. Ağlamaya devam ediyorum. Ben ağlayınca ne dersem yaparlar çünkü. Yani o güne kadar öyle sanıyordum. "Tamam" diyor babam, bırak uyusun. Tekrar üzerimi değiştiriyorlar. Kendi yatağıma yatırıyorlar bu sefer, emziğimi de alınca susuyorum. O an da bir flaş daha patlamaz mı gözüme gözüme. Kandırıyorlar beni. Neyse diyorum, bu son galiba. Uykuya dalıyorum sessizce.
2012 Ağustos ya da Eylül - Gazetelerin hâlâ yaşadığı zamanlar
Sonunda babamın beklediği o haber gelmişti. Emeklilikten sonra adeta bir serbest çalışana, günümüzdeki tabiriyle freelancer'a dönüşmüştü ve çeşitli dergilere bulmaca hazırlamanın yanında yazı da yazmak istiyordu artık. Bir gazetede haftada bir gün köşe yazısı yazacaktı ama önce bir örnek yazmasını istemişlerdi. Çok sevinmiş ve heyecanlanmıştık bu habere. Geçtim babamın bilgisayarının başına, o söyledi aklındakileri. Ben yazdım bir word dosyasına. Hiç beklemiyordu bana yazdırırken, o da çok heyecanlıydı halbuki. Nasıl böyle hiç düşünmeden söylüyordu? O gün anlamıştım ki babam bu yazıyı günler öncesinden zihninde yazmıştı zaten. Hem de defalarca. O yazı yayınlanmadı sonra hiçbir yerde. İptal olmuştu yazı işi. Araya bazı sağlık sorunları da girmişti ve evde artık hiç kullanılmayan eski bir bilgisayar kasasında kilitli kalacaktı bu dosya yıllarca, bir anlamda sessizce uykuya dalacaktı.
2017'inin ilk günleri, günlerin bir önemi yok - Babamın hayatta olmadığı ilk yıl
Amcamın "Orada aile mezarlığımız var, abim de doğduğu yerde gömülmek isterdi." demesi ve annemin de "Amcan ne diyorsa o olsun" sözleri üzerine bana pek bir laf düşmemişti ve Zonguldak'a defnetmiştik babamı. Ne önemi vardı ki öldükten sonra, zaten ben de artık memlekete yerleşmek istiyordum. Yapay insan kalabalığından bıkmıştım. Hayatın gerçekleri suratıma bir tokat atmıştı bir hafta sonra. Ne iş yapacaktım ki ben burada, nerede kalacaktım? Dedem madenciydi benim, ben değildim. Babam bile iş bulabilmek için gelmemiş miydi İstanbul'a. O kadar çalışkan bir insan bile tutunamamıştı burada hayata, benim gibi tembel biri nasıl yapacaktı? Pişman olmuştum, kendimi sorguladım, hayatı sorguladım, ağladım.
İstanbul'a dönüp resmi işleri bitirince yeni yeni farkına varıyorum bazı şeylerin. Babamla çekildiğim o kadar az fotoğrafım var ki artık ezberlemişim her birini. Video desen zaten yok gibi bir şey, 240 - 360p kalitesinde bir kaç saniyelik videolar bulabiliyorum sadece eski hafıza kartlarını, cd'leri incelediğimde. Onlar da işte ilk kameralı telefon aldığımızda hevesle çekilmiş şeyler ama o görüntüler sanki 4k videolarmışçasına her ayrıntısına kadar belki 40-50 kere seyrediyorum. Yetmiyor. Niye çekmemiştim ki daha çok fotoğraf? Kendimi yargılıyorum, insanları yargılıyorum. Pişman oluyorum, ağlıyorum.
Hiçbir şey yapmak istemiyor, yeni bir işe başlama gücünü kendimde bulamıyorum. Kitap okumayı bile bırakmışım artık. İçimden hiçbir şey gelmiyor. Bir işaret bekliyorum sanki birinden, bir yerlerden. Bir söz, bir eylem. Birinin bana "Başla!" demesi gerekiyor. Kimse bir şey söylemiyor. Uyuyorum hiç uyumadığım kadar. Uyanınca aklıma babamla yazdığımız o yazı geliyor, yoksa rüyamda mı gördüm acaba diyorum. Gerçek miydi o, rüya mı? Yazmış mıydık öyle bir yazı. Gerçeklik geçerliliğini yitiriyor bu aralar. Sık sık babamla yapamadığım şeylerin hayalini kurduğum için karışıyor artık bazı şeyler. Özellikle gördüğüm rüyaları gerçek zannettiğim oluyor bazen bu sıralar o yüzden bu tereddütüm. Bilgisayarımı açıyorum, tek tek bakıyorum klasörlere ama yok. Tabii ki yok. Olmadı ki böyle bir şey, diyorum. Dizüstünü açıyorum, biliyorum onda zaten yok ama yine de bakıyorum. Evet, yok. Sonra aklıma babamın eski bilgisayarı geliyor. İş için kullandığı. Onu nasıl da unutmuşum. Doğru ya, olsa olsa ondadır diyorum. Hem belki yeni fotoğraflar falan da vardır diye heyecanlanıyorum. Acaba çalışıyor mu hâlâ diye korkarak düğmesine basıyorum usulca ve adeta bir uçağın kalkış sesi eşliğinde açılıyor yavaş yavaş. Masaüstü eski bulmaca dosyalarıyla dolu. Hiçbir video, fotoğraf yok ama YAZILARIM diye bir klasör gözüme ilişiyor sonra. İçinde tek bir word dosyası. Bana kalan en değerli mirası buluyorum sonunda. İçimden okurken babamın sesini duyuyorum sanki, bana yazdırdığı o günü hatırlıyorum. Evet diyorum, bu gerçekti, bunu bana yazdırmıştı. Günler sonra ilk defa mutluymuş gibi hissediyorum. Her şeye rağmen mutlu olmanın mümkün olduğunu görüyorum. Mutluluktan gözümden yaşlar süzülüyor. Yazının çıktısını alıyorum sonra. Defalarca okuyorum. Ona sarılıyor ve bir besmele çekip yatağıma uzanıyorum. Artık yeni bir hayata başlayabilecek gücü buluyorum içimde. Sanki sihirli bir anahtara sahipmiş gibi hissediyorum. Her kapıyı açabilecek bir anahtar bu ama bir yandan da çok yorgunum. Başım ağrıyor, gözlerim yanıyor. Sanki yıllardır uyumamış gibi uykusuzluk yaşıyorum. Dalıyorum uykuya sessizce.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
