Memleket Hikâyeleri, Dayanma Gücü, Kayıtsızlık ve Umut
Büyük bir hevesle başlayıp, zar zor bitirebildim bu kitabı. Uzun zamandır böyle bir durumla karşılaşmamıştım. Çünkü böyle beğenirim zannederek başladığım kitapları genelde çok severim ama bu öyle olmadı. Hatta bu hikâyeleri neden bu kadar çok övmüşler diye şaşırdım. Neyse ki sonrasında yine insanı hayattan soyutlayan bir kitaba başladım da kafam dağıldı. Ama biraz fazla dağılmış olacak ki bu kitaptan bahsedemedim bir türlü. Günlerdir elime yeni bir kitap da alamadığım için en iyisi bir şekilde bu yazıyı bitirmek diye düşünerek başlıyorum…
İçinde on yedi tane kısa hikâye var ve bazılarını beğendim tabii ki. Sadece bir kaçında çizilen insan profilleri bana pek inandırıcı gelmedi. Hatta rahatsız etti bile diyebilirim. Tamam ben de duyuyorum zaman zaman Müge Anlı’ya çıkan insanları ama kalkıp da onların hikâyesini okumam. Ama bu kitaba başlamışken bitireyim dedim. İçindeki hikâyeler şu şekilde:
Yatık Emine, Şeftali Bahçeleri, Koca Öküz, Vehbi Efendi’nin Şüphesi, Sarı Bal, Şaka, Küs Ömer, Boz Eşek, Yatır, Komşu Namusu, Yılda Bir… , Hakkı Sükût, Kuvvete Karşı, Cer Hocası, Garip Bir Hediye, Bir Taarruz, Ayşe’nin Talihi.
Yazarın içinde büyük bir nefret var gibi geldi bana. Anlattıkları olmayacak şeyler mi diye sorsalar hayır diyebilir misiniz peki? Maalesef hayır ve anlatılası hikâyeler de oralardan çıkıyor. Kitabı okuduktan sonra yazarın gazetecilik döneminde yazdığı ağır eleştiriler nedeniyle Sinop, Eskişehir, Ankara ve Çorum’a sürgüne gönderilmiş olduğunu öğrendim ve taşlar yerine oturdu.
“Soğuk, barınılmaz bir kışı; susuz, dayanılmaz bir yazı vardı.”
Kahramanmaraş’ta yapmıştım ben askerliğimi ve yukarıdaki cümlenin birebir uyduğunu söyleyebilirim. Sadece bir kere kar yağmıştı ve yağar yağmaz tutmuştu. Ama beni şaşırtan bu değildi. O kar tam üç ay boyunca erimedi. Kaldırımların üstü aylarca karla kaplı kaldı. Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim. Benim oradaki günlerim sayılıydı ve bu bana dayanma gücü veriyordu. Şimdi düşününce sonuçta bu dünyadaki günlerimiz de sayılı, bunun da bize güç vermesi gerekiyor.
“İlk insanlar o, yanık ovaları, sarp dağları aşarak buraya çıkmaya neden lüzum görmüşlerdi? Tufan gibi müthiş, nasıl bir tehlike önünden kaçarak buraya yerleşmişlerdi? O, şimdi bilinmiyordu, fakat her halde, bu derece fedakarlığa katlanabilmek için mühim sebepler olmalıydı.”
Kitabın neredeyse yarısı Yatık Emine’den oluşuyor. Haliyle benim alıntılarım da daha çok oradan oldu. Yatık Emine’nin zaten filmi de çekilmiş zamanında. Hiç seyredesim gelmedi benim ama insan merak da ediyor acaba bu çatışmayı yansıtabilmişler mi diye. Çünkü yazarımızın betimlemeleri kadar bu çatışmaları kaleme alışı da çok başarılıydı.
“Sabri, adeta hoşlandığı Emine’ye için için kızgındı; gözlerini unutamıyordu; fakat o kadar seviyesi düşük, adi bir kadındı ki, elini sürebilmesine imkan yoktu; işte bu imkansızlık onu böyle hain ve hasetçi ediyordu.”
Sonu sadece mutsuz değil aynı zamanda kötü bitiyor ilk öykünün. Hem de insanın içi almayacak kadar kötü. O yüzden hiç o cümleleri yazmak bile istemedim. İkinci hikâye olan Şeftali Bahçeleri ise beğendiklerim arasında yer aldı. Bunun nedeni sanırım en gerçekçi olanının o olmasıydı. Aslında klişe diyebileceğimiz bir dönüşümü anlatıyordu ama buna rağmen etkileyiciydi.
“Anadolu içinden hanlarda kalıp köylerde yatarak memuriyetine gelirken yüreğini keder, gam kaplamış, memlekete ciddi hizmet etmek kararını almıştı. Başının içinde kasabaya indiği gün islahat, teşkilat, imarat gibi ağır düşünceler doluydu. Bu küçücük beldede kocaman işler göreceğini, herkese parmak ısırtacak eserler çıkaracağını zannediyordu. Durmayacak, dinlenmeyecek, çalışacaktı… Cüret lazım, diyordu, mutasarrıftan tutarak amir ve memurların hepsini yola getireceğine emindi. Memleketi kaplayan tembelliği, durgunluğu havsalası almıyordu. ‘Bu uyuşukluk, bu kayıtsızlık ne?’ diye kendi kendine soruyor, cevabını bulamıyordu.”
Kayıtsızlık kadar insanı rahatsız eden bir şey yok gibi gelir bana bazen. Belki de bu yüzden beğenmiştim bu hikâyeyi. Bu kayıtsızlık neden diye sık sık kendime sorduğumdan. Benzer sorgulamaları hepimiz zaman zaman yapmışızdır. Ama bir yerden sonra artık sormaktan vazgeçiyorsunuz. Sormayınca da yavaş yavaş yadırgamıyorsunuz. Bunlar hep normalmiş gibi geliyor. İşin acı yanı aradan biraz daha zaman geçtikten sonra o uyuşuk ve kayıtsız insanlara dönüştüğünüzü fark etmektir.
“Agâh Bey yavaş yavaş itiyatlarını değiştirmişti. Şimdi rakısız yapamıyor, gözü önünde toprak bir imbikten halis cibre çektiriyordu. Kadınsız da duramamıştı, sık sık arka kapıdan eve ziyaretçiler girerdi. Entari ile püfür püfür, rahat rahat gezmeye vücudu alışmıştı; eve gelir gelmez soyunuyor, bahçe üstündeki odaya nargilesini kurup köşeye geçiyordu. Gelsin sohbet… Kabarık şilteli rahat köşe minderlerinin, yan yastıklarının arasında vücudu gevşiyor; gitgide genişliyordu.
İşe gönlünde hiç de arzusu kalmamıştı. Hatta Kadı Efendi ile satranç oynamak, fiskiyeli kahvede muhasebeci beyle tavla atmak gibi eğlenceler onu ekseriya dışarıda alıkoyuyor, daireye gitmesine mâni oluyordu.”
Memleket Hikâyeleri’ni genel olarak sevmeme nedenim anlatılan insanların masal kötüsü olacak kadar karaktersiz olmalarıydı. Bunu söylerken acaba haksızlık ediyor muyum diye düşündüm ama üçüncü hikâyede ilk defa sağlam bir duruşu olan bir karaktere denk geldim, ironik bir şekilde o da Koca Öküz’dü. Yazarımızın neden kirpi lakabını kullandığını daha iyi anlıyordum şimdi.
“Çalışmaya gitmeyecekti, fakat ölüme hazırdı; büyük bir filozof gibi başı yerde, ağır ağır, gözlerinde lakaydî, yürüyor oylukları arasında dolaşan, gölge arayan yaldız kanatlı, ufak inatçı sineklerin üzerinden ara sıra kuyruğuyla incitmek istemeyen bir yelpaze geçiriyordu.”
Bu hikâyeden sonra artık bir an evvel bitireyim diye okudum kalanları. Ne yazık ki beklediğim gibi beğenmedim kalan öyküleri. Bu yazıya başlamadan kitap hakkındaki videoları da seyrettim. İlginç bir şekilde oralarda da sürekli övülüyordu bu hikâyeler. Hatta o kadar abartılıyordu ki Anadolu’yu gezip görmeden önce bu hikâyelerin okunması gerektiği söyleniyordu. Kimse de demiyordu ki bu kitabı okuduktan sonra kim gider oraları görmeye? Ben de bir daha hiç gitmedim Kahramanmaraş’a. Bir işim çıkmadıkça da gitmem sanıyordum. Keşke ülkece böyle bir sınav vermek zorunda kalmasaydık ama en azından askeriyenin oraların sağlam olduğunu, herhangi bir yıkımın olmadığını öğrendim ve acım biraz olsun hafifledi.
Öyle zor zamanlar yaşıyoruz ki, her seferinde bir önceki dertlerimizin ne kadar boş olduğunu görüyoruz. Şu an belki olayların sıcaklığıyla anlayamıyoruz neler atlattığımızı. Yıllar sonra dönüp baktığımızda belki daha iyi anlayacağız ve bizim de anlatacak yeni hikâyelerimiz olacak. Bugün de duyuyoruz çeşit çeşit hikâyeler. Hepsi özünde acıklı olsa da içinde nefret olanlar kadar umut olanlar da var. Ben her zaman umuttan yana olduğumdan olacak onları okumayı ve yazmayı istiyorum. Umarım memleketimizin yeni hikâyelerinde daha çok umut olur bundan sonra.
Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir,
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz…
Henüz hiç yorum yapılmamış.
