Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bağlanma Korkusu

Acımasız insanlar, kendilerini güçlü hissetmek için her şeyi ikiye böler. “Böl, parçala ve yönet!” Bu onların sloganıdır. Beni de böyle tam ikiye böldüler, bir yarımdan hep ayrı kaldım. Dışarıdan görenler bizi hep yan yana, mutluyuz sandı. Oysa sadece rol yapıyorduk. Ayrılmıştık bir kere. Tekrar birlikte olmamız imkansızdı. Biraz uzansam, bağlarımdan kopmayı başarsam yine ulaşacaktım eksik yarıma ama yapamadım. Bağlanmıştım bir kere.

Üstelik bir ceza gibi nereye baksam hep onu görüyordum. Her zaman yanımdaydı ama asla dokunamayacağım kadar uzağımdaydı. Bir türlü bir araya gelemedik ama bu başka bir hikâye. Şimdi size hayattaki en büyük korkumu anlatacağım.

Artık ben de o zalim insanlara dönüştüm diyebilirim. Her şeyi ikiye bölmeye başladım. Böyle yapınca daha kolay oluyor gerçekten. Daha katlanılır geliyor yaşam. İnsanları ikiye ayırıyorum mesela. Bağcıklı ayakkabı giyenler ve giymeyenler. Ama keşke bu kadar basit olsaydı. 

Bağcıklı ayakkabı giyenler de maalesef ikiye ayrılıyor. O bağcıkları bağlayanlar ve bağlamayanlar. Belki de bağlayamayanlar. Ne o şaşırdınız mı? Bugünkü teknoloji sayesinde on saniyelik kısa bir videoyu seyredip basit bir şekilde düğüm atmayı öğrenebilecekken, hâlâ giydiği ayakkabının bağcıklarını bağlamayı bilmeyenler var inanabiliyor musunuz?

Teknoloji deyince de gerildim iyice. Bir keresinde bir cırt cırta rastlamıştım, o geldi aklıma. “Sizin döneminiz bitti.” demişti bana. O zaman çok korkmuştum. Doğru söylüyor zannetmiştim. Gelin görün ki cırt cırtlı ayakkabı diye bir şey kalmadı, değil mi? En son ne zaman ışıklı ayakkabı gördüğünüzü hatırlıyor musunuz? Neydi onlar öyle? Palyaço ayakkabısı gibi. O zamanlar havalarından geçilmiyordu ama devir nasıl değişti.

Şimdilerde de fermuarlı ayakkabılar var. Koca koca çizmeleri bile fermuarlı yapıyorlar utanmadan. Eskiden her şey ne kadar güzeldi. Her yerde ipleri, bağcıkları görmek mümkündü. Bak ben bile bağcık diyorum artık. Dilime pelesenk oldu tabii duya duya. Ne o öyle sanki küçümser gibi. Ne biçim bir ifade! Konfüçyüs boşuna “Bir milleti yok etmek için önce dilini yok et.” dememiş. Biz de böyle böyle yok oluyoruz işte.

İpin ucunu kaçırdım yine, ne diyordum. İki şeyi bir arada tutmanın en kolay yolu onları bağlamaktır. Herkes bizi kullanırdı eskiden. Şu an çeşit olsun da ne olursa olsun mantığı var. Halbuki 1800'lere kadar sağ ve sol ayakkabı farkı bile yokmuş. Ama şimdi buçuklu numaralar bile yetmiyor. Ne oldu yani, insanların ayakları mı değişti bir anda? 

Standart spor ayakkabısı diye bir şey kalmadı. Yürüyüş ayakkabısı ayrı, koşu ayakkabısı ayrı, tempolu yürüyüş için yine başka bir çeşit var. Bisiklet, basketbol, futbol, yelken, bale… Tamam anladık, farklı sporlar için olması lazım farklı tasarımlar. Bunlar hep ihtiyaç! İnandık size diyelim, peki ya farklı renkler? Her biri için onlarca farklı renge ne gerek var? Beyaz bütün renklerin birleşimi değil mi? Neden hepsini beyaz yapmıyorsunuz? Hadi zevkler ve renkler tartışılmaz diyelim ama bari sadece bağcıkları beyaz olsun benim gibi!

Zaten bunların bazılarında hiçbir bağ yok! İnanabiliyor musunuz? Peki biz ne olacağız? Kolay mı zannediyorsunuz bir ayakkabı bağcığının hayatını? Tam üç metreymişim ben doğduğumda. Bembeyaz, kar gibiymişim o zamanlar. Mis gibi kokuyormuşum. Hiç hatırlamıyorum bile o günleri. Artık koku bile alamıyorum zaten, onu da anlatacağım önce şunu bir bağlayayım, bölünmesin. 

Doğduktan sonra tam ortadan ikiye böldüler beni. Daha tenimin sızısı dinmeden birer tane aglet geçirdiler iki ucuma. İki diyorum, evet. Çünkü ayrıldıktan sonra diğer yarımı hissetmez olmuştum. Bu öyle büyük bir boşluk hissiydi ki, yeri asla dolmayacak bir şeyi kaybedersiniz de sonra her şeyi denersiniz ama olmaz ya hani. İşte öyle bir şey. Ama durun, bitmedi. Daha yeni başlıyor. Zaten bu plastik şeyleri de o yüzden geçiriyorlarmış bize. Siz bundan daha büyük bir acı olamaz zannederken daha çok yakıyorlar canınızı. Ve bir daha sesinizi çıkartamıyorsunuz.

O günden sonra “bitti” diye düşündüm. Bundan sonra benim canımı yakamazlar. Başıma daha ne gelebilirdi ki? Sonra düştüm bir çocuğun eline, resmen kördüğüm etti beni. Öyle bir bağlıyor ki velet! İki saat uğraşıyor, sanırsın Gordion’un düğümü. Ayakları da zaten küflü peynir gibi kokuyor. Ona bile alıştım artık ama bütün gün sokaklarda koşturuyor, güneşin altında yanıyorum resmen. Bir damla su için canımı veririm o derece. Sonra akşam eve gelince de çıkartamıyor bir türlü ayakkabıyı. Merdivenlere vuruyor, topuğunu eziyor, üstüme basıyor çamurlu ayakkabısının altıyla. Saçma sapan hareketler anlayacağınız. Zorla konuşturulmaya çalışılan başrol oyuncusu gibi işkence görüyorum sanki. Bazen diyorum bütün bunlar bir kamera şakası mı yoksa? Bir yandan da çok korkuyorum bir gün babası görecek bunun bu maymunluklarını diye. Hele attığı o düğümü de görürse dayanamayıp Büyük İskender gibi kesip atar beni diye tir tir titriyorum.

Bende şans olsaydı zaten, temiz elleri olan, güzel bir kadının zarif bir ayakkabısında olurdum. Hem böyle kirlenmez hem de uzun süre hayatta kalırdım. Beni böyle boğarcasına da bağlamazdı her gün her gün! En kötüsü çocuk ayakkabısında olmak derdi annem. Onu şimdi daha iyi anlıyorum. Bunların ayağı büyüyor hemen! Ayakkabıyı da hor kullanıyorlar. 

Neyse ayakkabı beni ilgilendirmez. En büyük tehlike ayakkabıya bağlanmaktır derdi babam. Sonra ayrılması zor olurmuş. Onu hiç anlamazdım eskiden ama şimdi haklı olduğunu düşünüyorum. Sonuçta bizim hayatımız ayakkabılara bağlı değil. Hatta onlardan daha uzun yaşarız genelde ama benim burada pek fazla bir ömrüm kalmadı gibi hissediyorum. 

Artık kimse eski bağları da önemsemiyor. Nasılsa her ayakkabı kendi bağcığıyla geliyor. Kim uğraşacak beni sökmeyle, yıkamayla. Atacaklar bir çöp kutusuna. Biliyorum. Üzerimde kediler gezecek. Yemek artıklarının, bitmiş kahve kutularının arasında bembeyaz geldiğim şu dünyadan kapkara ayrılacağım.

2

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli