Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Uyku Yastığı

Sekiz buçuk için aldığım randevuya doktorun kendisi bile dokuzda geldi. Etraftan duyduğuma göre hep olagelen bir şeymiş ama madem öyle, ne diye sekiz buçuğa randevu veriliyor diye hayıflanırken birden kapının önünde sıra oluşmaya başladı. Oturanların yarısının benimle aynı doktoru beklediğini öğrenince yaşadığım hayal kırıklığı ikiye katlandı.

Normalde ekranda isimlerimiz çıktıkça içeriye girmemiz gerekirken doktor sırayla tek tek gelmemizi söyledi. Sistem çalışmıyormuş. En iyisi sıraya dahil olmak diye düşünürken önüme iki kişi daha geçti. Çaresizce sıranın en arkasına geçmek için üst kata çıkan merdivenlerin ilk basamağına çıkmak zorunda kalmıştım. 

Sıra o kadar uzundu ki artık koridoru tamamen biz doldurmuştuk. İçeriye ilk giren hasta da az önce çıkmıştı ama sıra nedense ilerlememişti. Her hasta bu hızla çıkarsa sıranın ne zaman bana gelebileceğini hesaplamaya çalışırken merdivenlerden inen birinin sesi yaklaşıyordu.

Ses o kadar şiddetliydi ki kim geliyor diye bakmak istedim ama geç kalmıştım. Neredeyse iki metre boyunda, saçı beline kadar uzanan dev gibi bir adam, bana öyle bir çarptı ki neye uğradığımı şaşırdım. Merdivenin basamağından düştüm ve yere kapaklanmamak için tırabzanlara tutundum. O sırada yerdeki kara kaplı defteri fark ettim. Çok eski bir ajandayı andıran bu defterin hippi kılıklı bu adamdan düşmüş olduğunu sandığım için ona doğru seslendim.

Herkes bana çarptığı için bağırdığımı sanıyordu ama benim amacım defteri geri vermekti. Adam çoktan hastanenin çıkış kapısına ulaşmış ve gözden kaybolmuştu. “Heey!” diye yeniden bağırdım ve defteri kaptığım gibi peşinden çıktım. Adam hastanenin bahçesini terk etmişti bile. Ne olduğunu bir anlam veremedim ve omuzumun ne kadar acıdığını yeni fark ettim.

Belki bir isim ya da telefon numarası bulurum umuduyla deftere bakmak geldi aklıma. Toplamda 10–15 sayfası ancak doldurulmuş bu defterin ilk sayfasında zar zor okunan “Hastalık Günlüğü” kelimelerini okuyunca şaşırdım ama asıl şaşkınlığı bir sonraki sayfaya atılan tarihi görünce yaşadım: 5 Haziran 1936

Demek ki bu defter o adamın değildi. Belki de hiç ondan bile düşmemişti diye düşünüp defteri kapattım ve hastaneye geri döndüm. Sıranın daha da uzadığını görünce içimdeki meraka yenik düştüm ve defteri okumak için hastanenin kafeteryasına indim. Bir çay aldım ve boş masalardan birine geçip günlüğü okumaya başladım…

5 Haziran 1936

Allah her derdin devasını yaratmıştır ve bize düşen onu aramaktır diyerek bugün ilk defa gayri müslim bir hekime gittim. Türkçeyi çat pat konuşan bu Alman psikoloğun hastalığımı ne kadar anladığından şüpheliydim ama ilk defa birisi benim hikâyemi böyle uzun uzun dinlemişti. Sonunda bana bu günlüğü tutmamı salık verdi. Bu zamana kadar bunun bir deri hastalığı olduğunu zannetmeme rağmen kimsenin bir isim bile bulamadığı bu hastalığın aslında benim ruhumla ilgili olabileceği fikrine beni inandırdı. Kullandığım bütün ilaçları bırakmamı istedi. Bundan sonra her hafta cuma günleri buraya gelip onunla konuşursam iyileşebilme ihtimalimin olduğunu anlattı. 

26 Haziran 1936

Bugün son kez psikoloğa gittim. Çünkü 4. hafta olmasına rağmen en ufak bir iyileşme emaresi göstermiyordum. Zaten İstanbul’da daha fazla kalamazdım. Masraflara yetişemiyordum ve artık köyüme dönme zamanım gelmişti. Umudum da kalmamıştı. Gittiğim onlarca farklı doktor, aktar, şifacı ve hoca çare olmamıştı. Bu deftere büyük umutlarla başlamıştım ama artık başka bir şey yazacağımı sanmıyorum.



Çayımı içmek için bardağı tuttuğumda soğuduğunu fark ettim ve hiç içmeye yeltenmeden masaya geri bıraktım. Şaşkınlıktan okuma amacımı bile unutmuştum. Hızlıca diğer sayfalara bir iletişim bilgisi bulabilmek için göz attım. Bütün sayfalar aynı el yazısıyla yazılmıştı ve tarihler arasında hiçbir bağlantı yoktu. 1940, 1956, 1963 gibi yıllar anlamsızca ilerliyor ve son sayfada dünün tarihiyle bir paragraf yazıyordu. Defterin hiçbir yerinde bir isim yoktu. Doktorlar, aktarlar, şifacılar, hocalar hatta en son bir şamandan bile bahsediliyordu ama ne kendisinin ne de bu saydığı insanların adı sanı geçmiyordu. 

O sırada temizlikçi kadın bardağımı işaret ederek içip içmediğimi sordu. Masayı silmek için izin istedi ve çayı aldı. Ona yardımcı olmak için defteri masanın üzerinden kaldırdığımda “Meryem teyzenin yakını mısınız?” diye sordu ve ekledi: “Yoksa o meşhur yastığını mı getirdiniz?”

Bir an için ne cevap verebileceğimi bilemedim. “Kusura bakmayın, onun da böyle bir defteri vardı da not aldığı, o zannettim. Ondan şey ettim. Yanlış anlamayın.” dedi. Bunu fırsat bilip defteri merdivende bulduğumu, mümkünse Meryem teyzeye geri vermesini söyledim. 

Kendisinin vermesinin uygun olmayacağı bahanesiyle bana kaldığı odayı tarif etti. Asansöre bindim ve 5 numaralı düğmeye bastım. Beklerken deftere dün yazılan yazıyı okumaya başladım:

29 Şubat 2016
Bugün şaman geldi. Aradan geçen onca yıla rağmen tıpkı benim gibi hiç yaşlanmamıştı. Bana neden hastaneye geldiğimi sordu. Çok kızgındı. Ona verdiğim sözü tutamadığım için ben de mahcup olmuştum ama bunun benim suçum olmadığını anlattım. Hastaneye başka bir hastalık yüzünden geldiğimi, burada ondan aldığım kartal tüyü yastık olmadan uyumadığımı bile söyledim ama öfkesi yatışmıyordu. Yazdığım bu defteri de görünce iyice deliye dönmüş kendi kendine “Hastane seni öldürür!” diye söylenerek odayı terk etmişti.


Bütün bunlar ne demekti böyle? Hemen bir önceki sayfaya dönecek oldum ama asansör 5. kata ulaştı. Kapı açıldı ama hemen karşımdaki odanın önünde büyük bir kalabalık olduğunu gördüm. İnsanlar güvenliği arayın, polisi arayın diye bağrışıyordu. Ağızlardan kanı donduran şuna benzer cümleler söylenip duruyordu:
— Meryem teyzeyi öldürmüşler.
 — Yastıkla boğmuşlar, tıpkı filmlerdeki gibi.
 — Yaşlı kadından ne istemişler!
 — Kim yapmış? Kameralara baktınız mı?
 — En son kim girdi odaya?
— Upuzun bir adam vardı, hatta dün de gelmişti…

Ne yapacağımı bilemeden asansörden inmeden sıfıra bastım. Korkudan ellerim titriyordu. Giriş katına inince hastaneden çıkacak oldum ama güvenlik görevlilerinin kapıları tuttuğunu, kimsenin çıkmasına izin vermediğini görünce vazgeçmek zorunda kaldım. Tekrar kafeye inmeye de korktum. Elimde bu defterle tam bir şüpheli gibi görüneceğim endişesiyle bir tuvalete girdim ve kaldığım yerden okumaya başladım:

7 Aralık 2003
İlk defa iyi ki İstanbul’a taşınmışım diye düşündüm bugün. Çünkü sonunda iyileştim. İnsanın burada imkanları çok daha fazla. Son iki yıldır artık hiçbir şekilde bu hastalıkla ilgili kimseye gitmeyeceğime söz vermiştim ama yine dayanamadım. Tuzla civarında yaşayan bir şamanın bu tarz cilt hastalıklarında uzman olduğunu duyunca biraz da meraktan, onu öneren arkadaşımla beraber gittim. Upuzun saçlarıyla ve korkunç bakışıyla hiçbir şekilde güven vermeyen bu iri yarı adam, beni görür görmez sanki benim sırrımı biliyormuş gibi “Bundan sonra ne olursa olsun hastaneye gitmeyeceksin!” diye söze başladı. “Hastane seni öldürür. Ben seni iyileştireceğim.” diyerek uzun uzun doğadan ve kartallardan bahsetti.
Kartalların yeniden doğuş uçuşuyla ilgili gerçek olamayacak kadar fantastik bir hikâye anlattı. Kartalların kutsal hayvanlar olduğunu, kartal tüyünden yapılmış bir uyku yastığında yatarsam kafamdaki yaraların her uykudan sonra biraz daha azalacağını ve iki hafta sonunda tamamen geçeceğini coşkuyla anlattı. Tam ben böyle bir yastığı nereden bulabilirim diyecek oldum ki kendisinin bana bunu temin edebileceğini söyledi. Kaç para diye sordum ama para kavramına inanmadığını belirterek reddetti. Ne kadar iyi bir insanmış bu şaman diye düşünürken bir tam altın karşılığında bana bu yastığı vereceğini ama kesinlikle kimseye bu hastalığımdan bahsetmemem gerektiğini söyledi. 
Ben de hastalığımdan haberdar olan herkese artık iyileştiğimi söyleyeceğime ve asla hastaneye gitmeyeceğime dair doğanın bütün güçleri üzerine yemin ettim. Üç çeyrek altına anlaştık ve dünyanın en pahalı yastığıyla evime döndüm. İşin inanılmaz yanıysa iki hafta geçince gerçekten iyileşmiş olmamdı. Artık bu defteri hiç yanımdan ayırmıyorum ve ne zaman bir sıkıntı yaşasam ilk sayfadan başlayıp okuyor, okudukça o günlere dönüyorum. Yüz yılı aşan bu hastalıktan bile kurtulduysam, her şey düzelebilir diye düşünüyorum.




Eğer bu platforma hâlâ üye değilseniz buradan ücretsiz üye olabilir, 
her gün yazılan yazılardan notlar alabilir ve beğendiğiniz yazıları listeleyebilirsiniz. Hatta isterseniz siz de yazmaya başlayabilirsiniz… 

1

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli