Bir Kitap - Semerkant
Öyle pek beğeneceğimi falan da sanmıyordum. Sonuçta hiç okumasak da yıllarca anmıştık bu kitabı. Fırsat bu fırsat deyip okuyayım artık şu kitabı diye başlamıştım. Bazı yerleri tekrar tekrar o kadar çok okudum ki, hakkında yazmaya karar verdim.
Lisede en arka dörtlüde oturuyordum ben. Bir gün edebiyat dersinde herkese ödev olarak okuması gereken bir kitap verecekti hoca ve kendi belirlediği 30 kitabı tek tek tahtaya yazıp sınıf listesini eline aldı. Sırayla herkese sen şunu okuyacaksın deyip tahtada kitabın üstünü çiziyordu. Yani baktığınız zaman aslında bizim seçme hakkımız yoktu ama sonuçta hoca bizim ismimizi okuyup 30 kitap içinden birini bize ödev olarak veriyordu. İşin içinde yapay da olsa bir bağ kuruluyordu. Kitap okumayı sevmeyenler içinse Şampiyonlar Ligi kura çekimi gibi bir şeydi. Semerkant da sonlara kalmış, kimsenin çekmek istemediği tam bir birinci torba takımı.
Şimdi böyle anlatınca bana o kitap verilmiş gibi oldu ama hayır. Sınıfın en haylaz, arka dörtlünün en yaramaz öğrencisine denk geldi bu kitap. Benim de iyi anlaştığım bir arkadaşımdı ve hepimiz çok iyi biliyorduk ki o bu kitabı asla okumayacaktı. Ancak diğer hocaların derslerinde ne zaman kitaplardan bahsedilse o hep sanki okumuş gibi o komik ve yapmacık tavrıyla şu soruyu sorardı her hocaya: “Hocam, Semerkant’ı okudunuz mu?” Bütün sınıf kahkahayı patlatırdı. Hoca da ne olduğunu şaşırır, neden güldüğümüze anlam veremezdi.
Her gün tek tek mutlu olduğum şeyleri yazdığım şu sıralar bu kitap geldi aklıma ve daha okumadan mutlu oldum. Başladıktan sonra ise beni bambaşka bir dünyaya götüren bu kitap, aslında bir şehir değil de bir kitap hakkındaymış. Bunu bilseydim çok daha önceden okurdum diye düşünüyorum. Belki de yıllarca bu kitabı bir şaka malzemesi yaptığımız için bu makul bir ceza olmuştur diye düşünüyorum.
Ömer Hayyam deyince aklıma hep bölük pörçük şeyler geliyordu benim. Rubaileri var mesela, bir şair ve yazar. Sonra tarih derslerinden bildiğim kadarıyla Celali takvimini hazırlayan büyük bir astronom aslında. Eğitim sistemimiz sağ olsun matematikte hiç adı geçmemişti ben okurken. Şimdi anılıyor mu bilmiyorum ama zaten matematikte iyi olmadan öyle takvim, gözlem falan yapamazsınız. Ancak o matematikte de iyiden de öteymiş. Pascal üçgenini, binom açılımını ilk kullanan bilim insanı olmasının yanı sıra, bilinmeyene x denmesi de onun sayesindeymiş. Hatta bu kitapta da geçiyor bu:
“Cebirsel denklemin bilinmeyenine, Arapça şey diyordu. Bu sözcük İspanyolca yapıtlarda Xay diye yazıldığından, zamanla X biçimi alacak ve bilinmeyeni göstermekte kullanılan evrensel X harfine dönüşecekti.”
Matematikte sıfırın mucidi Harezmi de KPSS’de falan çıkabilir diye öğretiliyor mesela şimdilerde. Hap bilgi diyorlar hatta bu tarz şeylere, mülakatlarda da sorulabilir diye önemseniyor. Ancak öğretilen o kadar. Böyle olunca sonuç da maalesef koca bir SIFIR.
Şimdilerde vizyonda bir dizi de var mutlaka duymuşsunuzdur. Selçuklu dönemini anlatan. Ertuğrul başarılı olunca daha da eskiye gitmeye karar verdiler diye düşünmüştüm ben ama kitabı okuyunca anladım ki asıl maden buradaymış. İster istemez o diziyi de merak ediyorum şimdi. Gerçi tarihi dizilerden öğrenmek ne kadar mümkün ve sağlıklı tartışılır. Öte yandan bu kitapta da beni rahatsız eden şeyler vardı. Özellikle bizim tarihimizle ilgili yazdıklarının çok sert ve taraflı olduğunu düşünüyorum ama bence farklı bakış açılarını görmek için okumak faydalı olacaktır.
Kitap dört ana bölümden oluşuyor ve yazar konuları bağlama konusunda çok başarılı. Sırf yazarın bunu nasıl yaptığını görmek için bile okunur aslında bu kitap çünkü anlatılan dönemler günümüzden ve birbirlerinden olabildiğine farklı ama bir o kadar da benzer. Beni bu kitaba ısındıran kısım ise Ömer Hayyam’ın gizemli öğrencimizle tanıştırılmasıyla başlıyor:
“— Bu saygı değer yolcu üç ay önce Semerkant’dan yola çıkmış. Senin odanı paylaşabileceğini düşündüm.
Genç adam sıkıldıysa da belli etmedi. Nazik ama hareketsiz durdu.
Hayyam içeriye girdi, selam verdi. Kendini ihtiyatla tanıttı:
— Nişabur’lu Ömer.
Karşısındakinin gözlerinde bir ışık yanıp söndü. O da kendini tanıttı:
— Ali Sabbah’ın oğlu Hasan. Kum doğumlu, Rey’de öğrenci, İsfahan yolcusu.
Bu ayrıntılı tanıtış Hayyam’ı huzursuz etti.”
Hayyam’ı huzursuz eden bu ayrıntılarsa beni heyecanlandırmıştı. Yeni bir macera başlıyordu. Kitabın bu noktaya geleceğini hiç tahmin etmemiştim.
“— İnsanın adı Ömer olunca, Kaşan çevresinde dolaşmak tehlikelidir, dedi.
Hayyam, büyük bir şaşkınlık gösterir gibi yaptı. Oysa atılan taşı anlamıştı. Adını, Peygamberin ikinci halifesi Ömer’den almıştı. Halife Ömer, Ali’den yana olan Şiilerce sevilmezdi. İran nüfusunun çoğunluğu Sünni olduğu halde, özellikle Kum ve Kaşan kentleri, Şiilerin çoğunlukta oldukları yerlerdi ve buralarda bir takım garip âdetler türemişti. Her yıl, Halife Ömer’in katlinin yıldönümünde, kutlamalar yapılmaktaydı. Kadınlar süslenir, tatlılar, fıstık kavurmaları yapar, çocuklar evlerinin önünden geçenlerin üzerine: “Allah Ömer’in belasını versin!” diyerek su dökerlerdi. Halifeye benzettikleri bir kukla yaparlar, eline tezekten yapılan bir tespih takarlar ve mahalle mahalle dolaşarak şöyle bağırırlardı: “Sen Ömer, cehennemliksin. Sen hainsin, sen gasıpsın.” Kum ve Kâşan’ın ayakkabıcıları, yaptıkları kunduraların tabanına “Ömer” diye yazarlar, katırcılar hayvanlarını “Ömer” diye çağırırlar ve her sopa vuruşta bu adı keyifle tekrarlarlardı. Avcılar, sonuncu oklarını atarken “Bu da Ömer’in kalbine” diye bağırırlardı.
Hasan, bütün bu âdetleri birkaç kelime ile anlatıverdi, ayrıntıya girmedi. Ömer ona dik dik baktıktan sonra, tok bir sesle şunları dedi:
— Adım yüzünden yolumu, yolum yüzünden adımı değiştirecek değilim.”
Cevaplar ne kadar can alıcı. İnsan haliyle merak ediyor Hasan ne cevap verecek diye. Biliyorum neredeyse tüm sayfayı alıntılamak zorunda kaldım. Bir mahsuru var mı bilmiyorum ama yazmazsam da eksik kalacak.
— Akıllı olmasını da, deli olmasını da bilirim. Sevimli olmayı da, itici olmayı da. Ama, kendini tanıtma zahmetine bile katlanmayan biri ile odamı nasıl paylaşabilirim?
— Bana tatsız şeyler söylemen için, adımı söylemem yetti. Ya bir de kimliğimi açıklamış olsaydım?
— Belki o zaman bunlardan hiçbirini söylemezdim. Halife Ömer’den nefret edilebilir de, hendeseci Ömer, gökbilimci Ömer ya da feylesof Ömer sevilebilir.
Hayyam ayağa kalktı. Hasan kazanmıştı.
— İnsanların kim oldukları sade adlarından mı anlaşılır sanıyorsun? Bakışlarından, yürüyüşlerinden, konuşma biçimlerinden de anlaşılır. Daha sen içeriye girer girmez, bilgili bir adam olduğunu, şana da şerefe de yabancı olmadığını, ama aynı zamanda ünü de unvanı da önemsemediğini, yolunu sormadan bulanlardan olduğunu anladım. Adını söyler söylemez iyice emin oldum. Ben, tek bir Nişaburlu Ömer bilirim.
İşte bu satırlarla birlikte gerçek anlamda başlıyor kitap benim için. Bazı hikayelerin sonunu bilmek, heyecanını kaçırmıyor. Hatta insan öncesini daha çok merak edebiliyor. Bu kitabı okurken bunu anladım biraz da. Zaman zaman kendimize de sorduğumuz “Her şey nasıl bu hale geldi?” sorusunun cevabını merak ederiz.
“Kitaplarda yer almış bir öyküdür. Üç arkadaştan söz eder. Derler ki: Binli yılların başlarında çağı etkilemiş üç İranlı vardır: Dünyayı gözlemlemiş olan Ömer Hayyam, dünyaya hükmetmiş olan Nizamülmülk ve dünyayı titretmiş olan Hasan Sabbah.”
Neredeyse bin sene öncesi. Üç farklı insan, üç farklı bakış açısı ve tek bir dünya. Dünya aynı mı hâlâ bilmiyorum ama en azından o dönem aynı olduğunu varsayarsak, her birinin dünyaya olan etkileri ne kadar farklı. Yaptıkları da tabii.
Kişisel gelişim kitaplarında falan da yazar ya sürekli; yetkinlik sahibi olun, yönetici olun, insanları yönetin, zamanınızı yönetin, on bin saat çalışın, konfor alanınızdan çıkın vesaire. Peki sonra ne olacak? Yani en nihayetinde ne için yapıyorsunuz bunu? Asıl amacınız ne? Diye sormazlar mı adama? Sormuyorlar ne yazık ki. Çağımızın en büyük sorunlarından biri bu bence.
Sonra bir de yönetme, yönetilme sorunu var. O zamanlar da varmış, her zaman da olacak. Ömer Hayyam’a da diyorlar gel vezir ol diye:
“— Hanımım diyor ki: Senin gibi adamlar siyasete sırt çevirdikleri için, bu kadar kötü yönetilmekteyiz. Çok iyi bir vezir olabilecek bütün niteliklere sahip olduğunu söylüyor. — Ona de ki: Yönetmek için gerekli olan nitelikler ile, iş başına gelmek için gerekli olan nitelikler arasında fark vardır. İşleri iyi yönetmek için, kendi işlerini unutup sadece başkalarına, özellikle en yoksul olanlara bakacaksın; iktidara gelmek içinse, insanların en aç gözlüsü, en bencili, kendi dostlarının bile gözünün yaşına bakmayanı olacaksın. Ben ise kimseyi incitemem!”
Daha sonra Nizamülmülk’ün daha cömert olan teklifini yeniden reddediyor Hayyam. Ancak yanında bu sefer bu işe hevesli Hasan’ı da getiriyor ve olaylar başlıyor. Acaba her şey daha farklı olabilir miydi diye düşünüyorsunuz sonra. Ömer Hayyam haklı mıydı sizce? Yoksa zayıf mıydı?
Daha önce kitabın dört bölümden oluştuğunu söylemiştim. Yazar diğer bölümlerde İran devriminden de bahsediyor ama ben oralardan biraz sıkıldım açıkçası. Şimdi bakıyorum da öyle pek bir not aldığım yer de olmamış zaten. Ömer Hayyam’ın hayatından kesitlerin anlatıldığı yerler benim için daha sürükleyici oldu. Yoksa aslında anlatılan Benjamin Omar isimli Fransız kökenli bir Amerikalının, hayranı olduğu Ömer Hayyam’ın el yazması Rubaiyat’ının İran’da Şah’ın torunu prenses Şirin’de olduğunu öğrenmesiyle başlayan ana bir hikayeye de sahip. Az önce sorduğum soruya da Şirin’in diliyle cevaplıyor yazar:
“Krala karşı haklı olan bir bakan, kocasına karşı haklı olan bir kadın, subayına karşı haklı olan bir er iki kat ceza görmez mi? Zayıfların haklı olmaları hatadır. Rusların ve İngilizlerin karşısında İran zayıftır, bir zayıf gibi davranmalıydı”
Kitap bitince de tıpkı kahramanımız Benjamin gibi kalıyorsunuz ortalıkta. Hani olur ya bazen büyük bir hevesle bir işe atılırsınız, yanınızda sizden daha hevesli, daha istekli insanlar vardır. Hatta sizi de o işe onlar sürüklemiştir belki. Ancak bir noktadan sonra fark edersiniz ki ne o heves kalır ne de o insanlar. Belki de görünmez bir buz dağına çarpıyoruzdur, kim bilir?
Inanılmaz bir yazıydı. Yazdıklarınızı keyifle okudum, insallah 'Semerkant'ı da keyifle okurum :) Elinize sağlık.
