Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Arkakapak Yazıları, Okumak, Açlık ve Kimsenin Görmedikleri

Tam 22 kısa hikâyeden oluşuyor Arkakapak Yazıları. Peki kitabın adı neden böyle sıra dışı derseniz her hikâye siyah beyaz bir fotoğrafın ardından başlıyor. Acaba renkli olsaydı daha mı güzel olurdu diye düşünmüştüm ben okurken ama kitap hakkında yazılanlara bakınca insanların fotoğrafların siyah beyaz olmasını daha çok sevmiş olduğunu gördüm. Zevkler ve renkler tartışılmaz diyerek bu konudan sıyrılıyor ve önce bütün hikâyelerin adlarını paylaşmak istiyorum:

“Güzel Bir Gün Nasıl Olur?, Güvercin Avlayan Martı, Biz Büyürken Küçülen, İçimizden Geçen Irmak, Akbank’ın Önünde Armut Ağacı, Akıllıyım Diyorsun, Niçin Zengin Değilsin?.., Bana ve Savaşa Dair, Cuma, Bildiğimiz Şeyler, Fukaralık Edebiyatı, Oruç, Cevat, Ufuk, İkinci Cevat, Merhamet, Ağır Metal, Yolcunun Kitabı, Bir Alışveriş Hikâyesi, Delikanlı, Gök Mavi Çayır Yeşil, Bir Küçücük Adacık, 5402”

Kitapta bu kadar çok hikâye geçtiğini okurken fark etmemiştim. Zaten yüz sayfa bile olmayan bu kitabın neredeyse her hikâyesini ayrı bir yerde, üçer beşer dakika ayırarak okuduğum için bana bunlar pek hikâye gibi de gelmedi. Acaba bu yazı türünün farklı bir adı var mı diye de baktım ama her yerde ısrarla kısa hikâye demişler. Demek ki hikâyeymiş ama daha çok fotoğraftan yola çıkarak yazarın bize o fotoğrafı bir de kelimelerle resmetmesi gibi gelmişti bana okurken. Sadece son bölüm olan 5402 ve Cevat’ın iki bölümü biraz hikâye tadı verdi bana. Diğerleri daha çok deneme gibiydi. Ayrıca Ramazan ayındayken de oruçla ilgili bir bölümün olması hoş bir sürpriz oldu benim için. Hemen o bölümden kısa bir alıntıyla devam edeyim isterseniz:

“Açlık bizi doyuruyor. En çok kıymet verdiğimiz şeyleri başkaları ile paylaşmaktan sonsuz bir haz duyuyoruz. Bize yük olan her unsur, her tasa, her ihtiras tasını-tarağını toplayıp savuşuyor. Kapımız ve soframız açık. Derdimizi ve sevincimizi söylemekten hoşnutuz.”

İnsan böyle okuyunca da acaba biz farklı bir oruç mu tutuyoruz diye düşünmeden edemiyor. Demek ki bir yerlerde yanlışlık var diye yazacaktım ama keşke sadece bir yerde olsa o yanlışlık. Bu arada Ramazan her zaman çok hızlı geçen bir ay olmuştur benim için. Ne ara bitti hep hayret etmişimdir. Şimdiden bile baksanıza, kalmış üç hafta. Aksi gibi de her şey Nisan ayına sıkışmış durumda benim hayatımda. Bakalım görebilecek miyiz bayramı diye bile düşünüyorum bazen.
Kendi buhranlarımı bırakıp kitaba döneyim ve benim en sevdiğim bölüm olan okumanın kökenine kadar inildiği sayfalara geçelim. Yazarımızın bir de arka sıralar tespiti var ki katılmamak elde değil.

“Hemen söyleyelim. Bu ‘arka sıra’ çocukları müteahhit, banker, sanayici, ihracat-ithalatçı, tüccar, reklamcı gibi ülkemizin ve günümüzün gözde mesleklerine sahip oldular. Cici çocuklara da bunların yanında yüksek dereceli diplomalarını duvara asarak çalışmak düştü.
Bu uzun girizgâhı ülkemizin yakın tarihinde okuma’ya verilen anlamı biraz açmak için yaptım. ‘Okumak’ Türkçenin geçmişinde davet anlamını taşımış. Eski Türk hakanları toplantı yapacakları zaman kimi davet etmek isterlerse ona bir ok gönderirlermiş. Ok’un ve okumak’ın etimolojisini ve tarihî gelişimini bir yana bırakırsak; bugün Anadolu’nun hemen her yerinde düğüne davet eden kişilere okuyucu, yaptıkları işe de okumak denildiğini biliriz. Türkçenin çağrışım imkânları ve mâna kıvrımları arasında bu ‘davet’ in eni-sonu ‘bilgi’ye, hakikate varacağı kestirilebilir.”

Okumak ve ok arasındaki ilişkiyi bilmiyordum ben mesela. Duymamıştım daha önce. Zaten yazarımızın anlattığı bir çok şeyi ilk defa duyuyorum ben genelde. O farklı bakış açısını, uzak olduğum resim ve fotoğraf sanatını onun sayesinde biraz anlar gibi oluyorum. Belki de bu yüzden bu kadar seviyorum Mustafa Kutlu hikâyelerini.

“Bozkırın bu küçük istasyonu neyi bekler? Hep gelip geçecek olan bir şeyi bekler.
Hayat sanki ve sadece bir ‘an’ dır. Gelir geçer… Bir nefes, göz açıp kapamakla tamamlanan bir süreç. Yeşil yandı geç, kırmızı durulacak demektir. Sonu sonu bir saatlik telaki vardır belki. Bir dinlenme ‘an’ı, bir muhasebe
İşte küçük istasyonların serencamı.”

Bu küçük istasyon hakkında yazılanlar da bana çocukluğumda çok popüler olan Ayna’nın Bostancı Durağı şarkısını hatırlattı. O yaşlarda bir durağa şarkı yazılmış olması çok garip gelmişti bana. Bir yandan da tam benim yapabileceğim bir şey gibiydi. Bir başkasının yapmış olması beni üzmemiş, aksine kafamdaki düşüncelerin de yazılabilecek hatta şarkısı bile yapılabilecek kadar değerli olduğunu hissettirmişti bana. Kimsenin haberi yok zannediyorsunuz bazı şeylerden ama ne mutlu ki birileri görüyor aslında. Hatta üşenmiyor, üzerine yazıyor.

“Kimse Cevat’ın ne yediğini, ne içtiğini, nasıl geçindiğini merak etmiyor; KİT’lerin özelleştirilmesi, dış ticaret dengesi, banka bilançoları, Anadolu liseleri giriş sınavları, maaş katsayıları, güzellik yarışmaları dikkati çekiyor da; Cevat’ın akşam üzerleri koltuğunun altında iki ekmek ve boş sefertası ile mahalleye girdiği hiç umursanmıyor.”

Cevat’ın iki bölümü var demiştim ama bu satırlar hangisinde geçiyordu şimdi hatırlamıyorum. Yine de yazarın ne anlatmak istediğini anladınız diye düşünüyorum. Bu kitaptaki fotoğrafları acaba yazar mı çekti, anlatılanlar gerçekten onların mı hikâyesi yoksa sadece birer ilham kaynağı olarak mı kullanıldı maalesef bilmiyorum. Bununla ilgili ne kitapta ne de başka bir yerde bir açıklama bulamadım. Ama ben de böyle bir kitap yazmak isterdim. Zaten arada burada da yazıyorum sırf bir fotoğraftan yola çıkarak. Beni bu konuda heveslendirdiği için de ayrıca hoşuma gitti Arkakapak Yazıları. Umarım bu yazı da okuyanlara bir şeyler katmıştır diyerek bitiriyorum.

3

Henüz hiç yorum yapılmamış.