Hazırlıklı Yakalanmak
Yönetici Olmak
19 yaşında girmiştim buraya. Bekçi amiri olarak. Özel güvenlik görevlisi falan değil bildiğin bekçi amiri. O zamanlar böyle havalı isimler yok. Yine de daha başlarken yönetici olarak attım ilk adımı iş hayatına. Açıktan okuyorum diye bir yandan, babam yaşımdaki adamlar bana saygıda kusur etmiyorlar. Okumak hem çok daha zor, hem çok daha önemli o yıllarda.
Sene 1985 daha o zaman, dile kolay. Okul da bitmeye yakın sen okumuş adamsın diyorlar, içerde de bir iş veriyorlar bana sağ olsunlar. Bekarım da o zamanlar. Sabahtan akşama kadar bekçilerin başında bekliyorum, akşam olunca da içerde editörlerin yanında çalışıyorum. 12 kişilik koca bir servis; gece 4 kişi kalıyor yalnızca. Mesaiye kalıyorum yani bir anlamda. Nerdeyse çift maaş alıyorum böyle olunca tabii. İyi de para ediyor o zamanın parasıyla ama İstanbul’da tek başına hayatta kalmak, o zamanlar da zor.
Evlilik hazırlığı yapıyorum bir yandan. Düğün davetiyelerini falan anlaşmalı olduğumuz matbaada bastırıyorum. Yönetim de sağ olsun çok yardımcı oluyor her konuda. Her işim rast gidiyor yani anlayacağınız. Nikahta keramet var dedikleri bu olsa gerek!
Yeni bir ev bakıyorum izinli olduğum Pazar günleri, kiralar ateş pahası. Ev almak zaten hayal. Allah’tan Ayşe’m hiçbir şey istemiyor benden. O da biliyor tek başıma her şeyin altından kalkamayacağımı. Seninle olsun da gerekirse soğan ekmek yeriz, diyor. Beni benden alıyor böyle deyince. Ben de işimde ilerlemek için dur durak bilmeden çalışıyorum sırf onun için.
Çok sürmüyor maalesef bu mesai işi. Kulağıma geliyor bazı şeyler. Öğreniyorum ki bir kaç müdürden bile daha çok para kazanıyormuşum. İyi de kardeşim, siz 10–11 gibi ancak gelip akşam 5 olmadan çıkıp gidiyorsunuz buradan. Ben sabah 8'den akşam 5'e kadar önce fiziksel olarak yoruluyorum. Kolay değil 4 tane bekçi var emrimde. İkisi de yaşlı başlı, emekliliğini bekliyor. O yaşta onlara yöneticilik yapmak çok zor iş. Sonra bu yetmiyor bir de akşam 5'ten gece yarılarına kadar bazen yazı okuyorum tashihiyle uğraşıyorum, bazen bizzat yazıyı yazıyorum en baştan. Kimi zaman faxları, mektupları, dergileri okuyorum, sorulara cevaplar hazırlıyorum. Bazen yazıların mizanpajını falan da yaptığım oluyor. Numaralı gözlük takmaya başlıyorum.
Beni düşündükleri için çok yorulduğumu da öne sürerek seçmeye zorluyorlar. Ya içerde olacaksın artık ya dışarda diye. Ama aynı gayreti de bekleriz diye ekliyorlar. Öyle memur zihniyetiyle çalışmak yok. Bekçiliğin de sonu yok, zaten en tepeden başladım. En iyisi içerde çalışmak. İlerde orda da yönetici olurum nasılsa diyerek veda ediyorum bekçiliğe.
Aradan yirmi yıl geçiyor. Göz açıp kapayıncaya kadar derler ya, aynen öyle. Emeklilik için yaşı bekliyorum. Bir ev alabiliyorum ancak, onca sene çalışıp, eşten dosttan borç harç bir şekilde ev sahibi oluyorum anlayacağınız. Çocuklara bir ev bırakırım en azından diye seviniyorum artık. Ev mühim! Bu devirde İstanbul’daysan eğer, evin olacak arkadaş. Kiranın sonu yok. Emekli ikramiyesiyle de bir araba alırım belki. Her zaman derim: “Hayatı hafife almayacaksın, yoksa o da seni hafife alır.” Her şeye hazırlıklı olacaksın! Yoksa ortada kalırsın, bir Allah’ın kulu da yanında olmaz. Düşüne bir tekme de onlar vurur.
Şef oldum bu arada. Onlarca kişinin işten çıkarılmasına onay vermek zorunda kalıyorum. Bir o kadarını da reddetmek zorunda kalıyorum iş başvurusunda bulunan. Bir kaç torpilli kişiye göz yummak zorunda kaldığım da oluyor maalesef bu yıllar içinde. Yönetimden bilmem kimin yeğeni, tanıdığı falan diye. Koskoca 12 kişilik ekip yıllar geçtikçe azalıyor. İşler azalmıyor, kolaylaşıyor ama ilerliyor bir yandan. Tıpkı gözlüğümün numarası gibi.
Yeni çağa, internete, sosyal medyaya ayak uydurma çabasındayız sürekli. Bugünlerde bizim işleri yapay zekanın falan yapacağını, mesleğimizin tamamen öleceğini söylüyorlar ya bakalım, hayırlısı. Zaten kaldık 3 kişi. Bir Pazar’ımız var onda da telefon geliyor üst yönetimden. Ali Bey diyor bana müdür, “Biliyorsun küçülmeye gidiyoruz. Sizin ekibin iki kişi olmasına karar verdi yönetim kurulu. Yarın senden bir isim istiyoruz.” diyor. Ben daha cevap veremeden “Yarın sabah görüşürüz” deyip kapatıyor telefonu.
Belliydi zaten böyle olacağı diyorum içimden. Bu sene önce muhasebeden bir kişi çıktı, sonra satış ve pazarlamadan iki kişi ayrıldı derken sıra bize gelmişti. Her ne kadar daha önceden buna hazırlamış olsam da kendimi, şuanda onlara Mehmet’in adını vermek hiç içimden gelmiyor. Daha yeni bir çocuğu daha olmuş, tek maaşla 4 kişilik aileyi geçindirmeye çalışıyor adamcağız.
Alperen ise bekar hâlâ ama o da çok iyi çocuk. Ne yaptıysak olmadı, onu bir türlü evlendiremedik. Çok neşeli, hayat dolu bir çocuktur ama son zamanlarda da çok sessiz, var bir derdi ama anlatmıyor kimseye. Gerçi hep öyleydi o, pek konuşamaz kimseyle. Ağzı laf yapamaz. Offf, Allah’ım sen bana yardım et! Bu kararları vermek için mi yıllarca çalıştım ben. Yönetici olmak bu mu yani? Sabah ola hayrola, yarın iş yerinde son kararımı veririm artık diyerek yatıyorum yatağa.
Sabaha kadar uyuyamıyorum, kalkıp erkenden işe gidiyorum. Bu saatte trafik de olmuyor hem. Kimse gelmemiş daha. Önce Mehmet’in masasına bakıyorum, sonra Alperen’in. Bakalım ilk kim gelecek diye beklemeye başlıyorum. Aksilik bu ya ikisi de anlaşmış gibi tam zamanında, aynı anda geliyor. Ne olurdu biriniz erken gelse! Yönetim kadrosunun gelmesine daha bir kaç saat var, son dakikaya kadar göz ucuyla ikisini de izlemeye karar veriyorum. Bir yandan da kendi içimde veda ediyorum ikisine.
Mehmet düz adamdır zaten açıyor bilgisayarı hemen, başlıyor ufak ufak çalışmaya. Alperen’in ise suratı kıpkırmızı kesilmişti geldiğinde. “Ne oldu, neyin var?” dedim yoksa öğrendi mi bizden de birinin çıkacağını diye korkarak sordum “İyi misin?” diye. “Sakarlık işte abi, telefonu düşürdüm de.” dedi. Bomboş bir ifadeyle bakmıştı suratıma. Sonra geçti masasına ve taktı kulaklığını. Hemen youtube’a girip Avrupa Yakası’nın komik sahnelerini izlemeye başladı. Bekledim ben de artık kapatsın, çalışmaya başlasın diye ama yok, tam bir buçuk saat boyunca seyretti. Bir yandan da gülüyor sesli sesli.
İyice sinir oluyorum artık, gidip yanına “Avrupa Yakası’nı mı seyrediyorsun?” diyorum. Anlasın, kendisine çekidüzen versin diye ama yok. “Evet abi” diyor gülerek. Dik dik bakıyorum suratına, gülmekten gözünden yaşlar gelmiş artık. Benden günah gitti diyorum artık içimden, yapacak bir şey yok. İnsanın işine biraz saygısı olur ama değil mi?
Davetiye
Ne kadar uğraşırsan uğraş olmuyor, mutlaka bir şeyler eksik kalıyor. Tam oldu diyorum ama yok, yine olmamış. Bir şeyi becerememişler yine. “Alt tarafı bir davetiye niye bu kadar abartıyorsun?” diyorlar bir de bana utanmadan. Sanki insan her gün evleniyor. Hayatında bir kere olan bir şey bu sonuçta. Değil mi? İnsanlar da bi tuhaf!
Ben yıllarca bu işlerle uğraştım bi de! Benim işim bu yani anlıyor musun? Düğün organizasyonu dedim mi bütün arkadaşlarımın aklına ben gelirim. Nikah şekeri, gelin buketi, kına gecesi tepsisi, söz çikolatası, hediyelikler, aksesuarlar, simler, balonlar, kuruyemişler, tatlılar, pastalar, iç mekan-dış mekan çekimleri daha neler neler. Bütün fikirler hep benden çıkar. Biz yolun başında sınıfta kaldık resmen. Kocaman salon tuttuk ama daha davetiyeleri ulaştıramıyoruz. Tek tek herkesin evine gitmek gerek diyorum, yok, anlatamıyorum.
Savaş’la olmayacak her halde bu iş, baksana. Hiç ilk günlerdeki gibi değil tavırları. Beni sevip sevmediğinden bile emin değilim artık. Zaten hiçbir zaman emin olamamıştım ki. Yani ne bileyim bi tuhaf işte. Anlatamıyorum. Memur ama en azından. İşi garanti. Arabası da var. Araba çok önemli günümüzde. Evi yine bir şekilde krediyle falan alırsın, İstanbul gibi bir metropolde araba ihtiyaç artık canım.
“Aşık mısın ona?” diye sormuştu hatta bi çocuk da öyle kalakalmıştım. “Yaani seviyorum gayet iyi gidiyor.” diyebilmiştim sadece. Benim zaten birini sevmem için önce onun beni sevmesi lazım. Ben beni sevmeyen birini sevemem. Aaa o çocuk da bi tuhaftı bak şimdi hatırladım da. Alp miydi adı Alper miydi neydi, ağzı iyi laf yapıyordu bak. Söylediklerine inanasım gelmiyordu hiç. Kim bilir kaç kızı kandırmıştı o güzel sözlerle. Saçma sapan espriler yapardı şapşal şey. Ama güldürürdü beni. Ağzından da bir kere kötü bir şey duymadım kimseye karşı. Erkek dediğin biraz ciddi olacak, sert olacak. Ne o öyle! Bir de sürekli arkadaşlarımla tanışmak isterdi. Manyak mıdır nedir? Zaten beni çekemiyor hiçbiri, ben kalkıp seni onlarla tanıştırır mıyım? Neler neler duyuyoruz sağdan soldan. İnsan kimseye güvenemiyor ki!
Ayrıldıktan sonra da bana nasıl sorabilmişti ki o soruyu? Kendini ne zannediyordu? Sürekli bana sorular sorup duruyordu o zaten…Bıkmıştım vallahi! İnsan sevdiğini bu kadar çok sorgular mı? Demek ki sevmiyordu işte. Ayyy aman boşver onu şimdi nerden geldiyse aklıma.
Bak şimdi, Savaş da bana hiç soru sormuyor ama yaa. Yani ne bileyim, en sevdiğim rengi, en sevdiğim filmi, hatta en sevdiğim çikolatayı bile bilmiyor bence. Yani nerden bilecek hiç sormadı ki! A aaa, normal mi bu yani. İnsan hiç mi merak etmez yaa! Herkes nikahta keramet vardır, ilerde bağlanır sana iyice diyor ama şimdi düşününce, bi kal geldi bana.
Acaba sevmek mi daha güzel, sevilmek mi? İnsan sevildiğinden emin olamaz ki hiç bir zaman? Savaş beni seviyordur yaa. Hem çok kibar bana karşı, başkalarına karşı falan dikkat ediyorum da çok sert yani. Bana öyle davranmaması, beni farklı gördüğünü göstermez mi? Ayrıcalıklıyım yani onun için. İnsan gezmek, eğlenmek ister. Ben de istiyorum işte ne var ki bunda! Benim de hakkım değil mi?
Ama Savaş da çok bilmiş işte. İşi gücü bana cevap yetiştirmek. Dün bi de akıl veriyor bana “Whatsapp’tan at işte n’olacak” diyor. Ay ben şok. Bütün gruplarda paylaştım zaten orda bilmeyen mi kaldı. En son profil resmime bile koydum düğün davetiyemi. Daha ne yapabilirim yani!
Kırılma Anı
Aylardır beklediğim bir gelişme vardı. Artık buna ne kadar gelişme denilebilirse, bilemiyorum. En azından birilerinin hayatında bir gelişme sayılabilir. Ne olacağını da bilmiyorum zaten. Bugünün geleceğini biliyordum, insan bilse de pek bir işe yaramıyormuş demek ki, şimdi bunu anlıyorum.
21. yüzyılda anlaşılmak lüks bir şey oldu artık. O halde anlamak da öyle olmalı. Anlayabilmek için bazen yapacak çok fazla şeyiniz yoktur. Sorarsınız sadece. Bir şeyi anlayamadığında rahatsız olan insanlardansanız, kolay kolay kabullenemez, anlamak istersiniz. Sorar, sorar, sonra tekrar “Ama neden?” diye sorarsınız. Bu olamaz, hayır bu da değildir diye zihninizde elemişsinizdir zaten bir çok seçeneği. Çaresiz kalmışsınızdır. Biçare insan bir çare arar durur, ne dense inanmaya hazırdır. “Aşk, karşındaki insanı bezdiresiye soru sormaktır.” demiş Sokrates. Benim artık soru soracak kimsem yok. Evet çok karışık oldu böyle farkındayım, siz de sorular sormadan iyisi mi en baştan anlatayım ben bugünü.
Sabah Fatma Hanım uyandırıyor. Helva, ekmek, çay… Yok yok, çay falan içemem ben zaten sabah sabah. Ama o şiirdeki gibiyim cidden. Henüz gün de ağarmamış. Hadi saati de söyleyeyim tam olsun. 7 falan işte. Ne güzel tam söyledim değil mi? Yazın olsa şimdi ne enerjik uyanırdım belki de, kış olunca işte böyle oluyor. Saatleri de ileri-geri almıyoruz ya artık, ne bileyim erken işte yaa. Öyle bir saat ki ne yapacak olursan ol, ya çok erken ya da çok geç. Hangisi bilmiyorum. İşte böyle kandırıyorum kendimi işten önce ama yaptığım işi de çok seviyorum. Son zamanlarda hayatımda düzgün giden tek şey belki de, sevdiğim işte çalışmak. Bir tek bu kaldı elimde, 5 yıldır da çalışıyorum. Terfi bekliyorum artık. İş önemli bu devirde, İstanbul’da hele, işsizlik çok zor.
Bir gariplik var içimde, yine yarım yamalak hatırladığım bir-iki rüya kırıntısı aklımda. Acaba o yüzden mi diyorum, bunları yazmak mı lazım diye düşünüyorum. Hatırladıklarını yazarsa insan, rüyalarını daha net hatırlarmış daha sonra. Lüsid rüyaya giden en kestirme yöntem buymuş hatta, öyle okumuştum bir yerlerde. Evet burasını hallettim, artık rüyalarımı da yönlendirmek istiyorum. Ya da belki burada o kadar çok yönlendirdiler ki beni. Bari rüyalarım bende kalsın istiyorum, kim bilir.
Havalar da artık soğuyor yavaştan ama yağmur falan yok. Yeni bir hafta başlıyor diye kendimi motive etmeye çalışıyorum. Bende öyle pazartesi sendromu falan yoktur. Böyle kulağa negatif gelen ne özellik varsa zaten kendime yakıştıramam, “Bende yok!” der geçerim hep. Bunun da havalı bir adı vardır kesin ama dediğim gibi bende yok.
Erken mi çıksam bugün diyorum, sonra vazgeçiyorum. İnsan her yere tam zamanında gitmeli, ne geç, ne erken. Zamanlama her şeydir. Bu yüzden her zamanki saatte çıkıyorum evden. İki gündür şarj etmediğim telefonun şarjı yüzde kırklarda. Oysa daha geçen sene yenilemeyi düşünüyordum bu modeli, günde iki kere şarj etmek zorunda kaldığım için. Demek ki diyorum, elektronik eşyalar da amacına yönelik kullanılırsa daha sağlıklı yaşıyor.
Tam vaktinde geliyorum yine. Plazaya girip asansörü çağırıyorum. Çağırdığımda gelen tek şey, o bugünlerde. Bizim kata gelince asansörün kapısı açılıyor ve telefonuma bir bir bildirimler geliyor. Eveeet, şimdi daha iyi anlıyorum şarjın nedenini. İnterneti kapatmıştım ve hafta sonu hiç bakmamıştım bile telefona. Yokluğunu bile hissetmemişim demek ki artık oldu diyorum. Unuttum onu. Seviniyorum.
E-postalara bakıyorum önce, gereksiz diyebileceğim bir kaç mail arasında bir iki tanesini iletiyorum diğer adresime, işle ilgili olabilir diye. Sonra mesajlara bakıyorum artık. Gruplardaki muhabbetler, okundu yapıyorum direkt şimdi hiç onları okuyacak halim yok. Aylardır klasikleşmiş hareketimi de yapıp kapatmak istiyorum artık telefonu, arayanlara bakıyorum var mı bir değişiklik diye.
Evet, aylardır beklediğim şey sonunda gerçekleşmiş. Profil resmini değiştirmiş diyorum. O çocukla beraber çekildiği fotoğrafı kaldırmış diye içim içime sığmıyor. Ardından buna sevindiğim için utanıyorum kendimden. Kötü bir şey mi yaşadı yoksa diye endişeleniyorum. Aramalı mıyım? Acaba ayrıldılar mı yoksa başına kötü bir şey mi geldi diye telaşlanıyorum. Kalbim deli gibi çarpıyor, aklım daha fazla dayanamayıp kalbimi sorguya çekiyor:
— İyi misin sen?
— (… niye ne oldu ki?)
— Davetiye bu, anlamadın mı hâlâ ne olduğunu!
— (Yok yav ne alakası var?)
— Kendine gel bak, bırak şu telefonu elinden!
— (belki bir arkadaşının falandır, biliyorsun çok sever o arkadaşlarını, ne deseler kıramaz, yapar.)
— Aptal mısın sen ya! Neden koysun başkasının davetiyesini profiline?
— (Dur bak şimdi göreceksin, hem iyi düşün iyi olsun, aylardır o resmin değişmesini beklemedin mi sen, şimdi niye böyle yapıyorsun ki?)
— Sen gerçekten su katılmamış bir salaksın! Hak ediyorsun bunların hepsini! Ne halin varsa gör!
Bütün bunlar tabii iki saniye içinde oluyor. Korka korka dokunuyorum resme yavaşça, küçük yazıları okumaya çalışırken kalbim duracak gibi oluyor, aklım haklı çıkıyor. Elim ayağım boşalıyor, telefon elimden düşüyor. Zaman duruyor bir an için. Dünya dönmeyi bırakıyor. (umarım mutlu olur) Başım dönüyor, dünya bu yüzden mi dönüyor? (umarım mutlu olur) Başımdan aşağıya kaynar sular dökülüyor. (umarım mutlu olur) Bense üşüyorum.
Telefon yere çarpıyor. Mehmet ağabey soruyor “Ne oldu kırdın mı telefonu sonunda?” diye. “Yoo, yook” diye geveliyorum bir şeyler. (umarım mutlu olur) Bir kırılma anı yaşandı ama kalbim kırılmıştı sadece. Önemli bir şey değil yani. Zaten kırıktı aylardır. (umarım mutlu olur) Telefonu yerden alıp cebime koyuyorum.
İçeri girince Ali Bey de soruyor bir şeyler. Ne telefonmuş arkadaş! Allah belasını versin bu telefonun diyorum içimden. (umarım mutlu olur) Ben nefes alamıyorum burada; millet telefon düşmüşmüş, camıymış, kırılmışmıymış onun derdinde. (umarım mutlu olur)
Beynim daha fazla dayanamıyor, sistemi ele geçiriyor. Ali Bey’e de diyorum bir şeyler yani ağzımdan çıkıyor bazı sözler ama duymuyorum ne dediğimi. Otomatik pilotta gibiyim ama uçmuyorum, aksine irtifa kaybediyorum. Güzelmiş bak bu kafa, narkoz etkisi altında gibiyim.
Bilgisayarı açıyorum, kulaklığımı takıyorum. Youtube bana Burhan Altıntop’un En Komik Sahneleri’ni öneriyor. Tıklarken, yanlışlıkla sonraki videoya geçiyorum. Neyse ki bu da part 2'ymiş. Ben bu diziyi daha önce hiç seyretmemiştim onu fark ediyorum. Acaba hangi algoritmayla bana öneriyordu ki bunu? Burhan yapıştırıyor oradan bana cevabı “Meşin yuvarlak, ne yapacağı gerçekten belli olmaz. Yuvarlak bir top yani!” İstemsizce kahkaha atıyorum. Çok komikmiş bu dizi, belli. İzlemenizi tavsiye ederim. Gözümden bir yaş süzülüyor, umarım mutlu olur diyorum içimden bir kez daha.
