Mücahit Muhammet Karakuş @Mucahit_Muhammet_Karakus

Bir Kitap - Beyin Fırtınası

Öncelikle şunu belirteyim ki biraz fazla alıntı yapmak zorunda kaldım. Aslında az bile yaptım kendimce ama o kadar çok yerin fotoğrafını çekmişim ki şimdi yazmazsam da uçacak gibi hissettim. O açıdan baştan bilgilendireyim, aşağıda tam 984 kelimeden oluşan 14 alıntı mevcut. Sırf onları okumak bile 4 dakika sürüyormuş, bilginiz olsun.

Yazarımızdan hiç bahsetmiyorum bile çünkü sırf onu, kariyerini, hatta sadece yazdığı kitapların adlarını yazmaya kalksam bile altından kalkamam öyle diyeyim. İnanılmaz bir kariyer. Zaten şimdi bir kitabına daha başladım ki orada çocukluğunu da anlatıyor. Fırsatım olursa o kitabı hakkında yazarken bahsedeceğim kitaptaki tabiriyle bu bilim insanı, beyin cerrahı, düşünür, edib, şair, güftekâr, mûsıkîşinas, teolog, filozof ve hattatımızdan.


Hastanenin adının bile bizi psikolojik olarak kötü etkilediğini, eskiden olduğu gibi bu yerlere şifahane denilmesinin daha doğru olduğunu okumuştum daha önce başka bir yerde. Bakın yazarımız da ne diyor:


“Hastalıktan korkma, hastaneye düşmekten kork. Eğer hastalığınız varsa tabii ki gideceksiniz, en ufak bir şeyde tabii ki gideceksiniz. Ama yoldan geçerken ya bedava check-up yapılıyor, bir gidip yaptırayım, yok böyle bir şey. Çünkü siz bana dünyanın elli tane üniversitesinden tamamen sağlamdır diye rapor almış bir insanı getirin, ben onda birçok hastalık(!) bulurum kardeşim. Çünkü öyle bir duruma geldik ki, yani bulurum hiç şakası yok. Bütün hekim arkadaşlarımız bunu yapar. Kalsiyumun bilmem ne kadar çıktı, sodyumun bilmem ne kadar çıktı demem, senin kafana bir şüpheyi sokmaya yeter zaten.”


Şimdi bunu bizzat bir doktorun söylemesi, hem de böyle dünyaca ünlü bir doktorumuzun söylemesi durumun ne kadar vahim olduğunun da bir göstergesi aslında. Bir yandan da hepimizin vardır evhamlı, pimpirikli eşi-dostu. Özellikle onlar için bu tür şüpheler bile ne kadar tehlikeli. Ayrıca çok önemli bir şey daha var hepimizin dikkat etmesi gereken:


“Bir kere internette yazan her şey doğru değildir, yazmayan her şey de yanlış değildir. Bir kere bu önemli. İnternet ortamından kendine teşhis koymak, tedavi planı yapmak çok sakıncalı. Bu tıbbi ve ahlaki kural değildir. Hastayı görmeden hastaya ilaç yazılmaz. Hastaya teşhis konulmaz, yanlış. Bitkisel ilaç falan da olmaz. Ben bilim adamıyım, ağzımdan çıkan şeylere dikkat etmek zorundayım.”


Ayrıca birçok yabancı kişisel gelişim kitaplarında da benzerlerini okuyabileceğimiz beyinle ilgili, sağ ve sol beyin konuları hakkında belki de bize okuduğum en anlaşılır örnekleri veriyor:


“Şimdi gençler bunu anlasın diye belirtmek istiyorum fizikte iki kural vardır; bir paralel bağlantı vardır, bir de seri bağlantı vardır. Bir aküyü veya bir pili seri bağlaya bilirsiniz, bir de paralel. Paralel bağlamada eşit güç verilir, lambalar eşit oranda yanar ama güç erken biter. Oysa seri bağlamada birincisi daha şiddetli, ikincisi daha az. Üçüncüsü daha az diye gider. Çünkü yarını düşündürür ve daha uzun sürer. Şimdi sağ beyin paralel çalışır, egoisttir. Gününü gün etmek ister, günü kurtarayım der. Yani paralel işlemci gibi çalışır. Sağ beyin Nirvana’ya ulaşmak için dünyevi zevk almak için çalışır yani matematiksel düşünür. Ama sol beyin, sanatsaldır ve hayalidir. Geçmiş ile gelecek arasında bağ kurar. Allah’ın Kuran’da emretmiş olduğu neden bağ kurmuyorsunuz, neden akletmiyorsunuz, neden düşünmüyorsunuz sol beyinin vazifesi içerisinde. Seri işlemci hesap eder, ne zaman biteceğini hesap eder ve ona göre enerjiyi dağıtır. O nedenle o geçmiş ile gelecek arasında bağ kurar. Geçmişi ile ilgili her şeyi düşünür, yarının planını yapar.”


Kitabın ikinci kısmı tamamen soru-cevap şeklinde devam ediyor. Haliyle benzer konularla ve cevaplarla tekrar tekrar karşılaşıyorsunuz. Hareketin nasıl oluştuğu, bizi harekete geçirenin ne olduğuna dair mesela yazarımızın görüşü şu şekilde:


“Bir hareket oluşacağı zaman, daima akıl, vicdan ve ruh rahmanidir. İyi düşünür, insanlığı düşünür, hayatı düşünür yani hayra yönelik ne varsa akıl ve vicdan bunları düşünür. Kuran’da da öyledir. Ayetlerin sonunda “Neden anlamıyorsunuz, neden düşünmüyorsunuz, neden bağ kurmuyorsunuz, neden ilişkilendirmiyorsunuz?’ diye. Zekâ, nefs, ego, bu da daima kendini düşünür menfaatperesttir. Sen kendini düşün, çok fazla toplumu düşünme! Yani hep kendini düşünür, karşısını düşünmez. Devamlı bir çatışma vardır. Adım atmamızdan okumamıza, yemek yememizden aile hayatımıza, insan ilişkilerinden toplumsal ilişkilerimize varıncaya kadar hepsinde karar verecek olduğumuz bir anda bunlar devreye girer Çatışmada hangisi kazanıyor ise hareket o şekilde tecelli eder.”


İsmail Hakkı Aydın aynı zamanda dünya çapında bir doktor. Tıpkı hocası Gazi Yaşargil gibi. Hakkında şimdi bahsetmeyeceğimi söyledim ama uzun zamandır bu kadar donanımlı birinin böyle söyleşi niteliğindeki bir kitabına denk gelmemiştim. Hocamızın politikaya dair şu görüşleri de bence çok önemli:


“Osmanlı İmparatorluğu döneminde bile çok daha düzenli politika vardı. Amerika Birleşik Devletleri’nde milli eğitimin bir, savunma ve güvenlik bakanlığı iki, dış işleri bakanlığı üç. Bu bakanlık, politik etkinliği olup da fazla aktif olmayan insanların görevlendirildiği bakanlardır. Neden? Bu bakanlığa gelen insanlar papyonunu takar, eline kadehini alır, resepsiyonlarda dolaşır, kabullere gider durur. Çünkü zaten 50 yıldan aşağıya politika yoktur. En çok 200 yıllık politikalar planlanır. Yani bir kanun koyuldu mu, 50 yıl gider. Ama o çıkarken de çok iyi düşünülür ve gelen bakan da zaten o şekilde yürüyecektir. Bir atomun elektronunu çekip almak ne kadar zorsa, ABD’de bu üç sistemin politik programlarını değiştirmek de o kadar zordur. Ama bizde sabahtan öğlene kadar farklı, sonra farklı.”


Şimdi ben onun bu sözlerini sadece devlet politikası açısından değil de kendi hayatımızın penceresinden de değerlendirmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bence bizim bir de kendimize sormamız gerekiyor: En uzun vadeli planımız kaç yıllık acaba? En büyük hayallerimize, hedeflerimize ne kadar süre biçiyoruz? Ömürleri ne kadar yani? Yoksa onlar da mı günden güne değişiyor? Daha da kötüsü belki de şu olacaktır: Acaba yok mu oldu o hayaller artık? Hani yok denince de bizde sorarlar ya tekrardan, “Hiç mi yok?” diye. Benim de sorasım geldi ama cevabı size bırakıyorum.


Öte yandan iğneyi de kendimize batırmamız gerekiyor önce. Her şey de birbirine bağlı bu konularda, bir şey yanlış başladığında öyle gidiyor maalesef:


“Bugün sancılarını çektiğimiz her şeyi devletten bekleme düşüncene hiçbir zaman katılmıyorum. Bu düşüncenin varlığı da bir anlamda insanlarımızı asalaklığa, parazitliğe itmiştir. Nasıl olsa devlet bana bakacaktır diye. New York’a gidin, iki milyon aç ve evsiz insan vardır. Osmanlı’ya bakıyorsun, bunu halletmiş. İşte aş evleri kurmuş, vakıflar kurmuş vs. Bizim belki bugün eksiğimiz burada. Gerçi kontrol imkânımız da olmadığı için insanlarımızdan, zenginlerimizden oraya fazla destek olamamaktadır.”


Bir yandan ne yapmamız gerektiğini de söylüyor aslında yazarımız. Avrupa tarihinden örnekler verdikten sonra bizim avantajlarımızdan da bahsediyor, yanlışlarımızdan da:


“Ülkemizde neden geri kaldık, böyle bir din baskısı mı var? Hiçbir zaman dinimizde böyle bir Galileo olayına rastlayamayız, böyle bir engizisyon olayı yoktur. Öyle ki insanlığın varlığını ilime bağlayan âlimin kaleminden boşalan mürekkebi. İslamiyet’i yaymak için canlarını veren şehitlerin kanlarından daha kutsal tutan bir dine mensubuz. Ama bir yanlış düşünce var, alimin kaleminden boşalan mürekkep veya alimin kalemi kılıçtan daha keskin olmalıdır düşüncesini bir tarafa iterek kılıcı ön plana aldık.”


Tabii yanlışlara bir girdiğimiz zaman içinden çıkamıyoruz. Özellikle bu aralar çok erken kalkıp benim de fark ettiğim, hayatın bizde ne kadar geç saatlerde başladığına yazarımız da değiniyor. Eğer sabah 5'te kalkarsanız 8'e kadar o kadar çok şeyi halledebiliyorsunuz ki, bunu ilk yaşadığınızda kesinlikle inanamazsınız. Erken kalkamama nedenlerimizi tahmin etmeniz çok da zor olmasa gerek:


“Şimdi bir de bu gece programları, reyting alan programlar gece geç saatlere kadar uzamakta. Batı’da insanlar sabahları beşte ayakta ve anda hepsi sokaklardadır. Oysaki biz sabahlara kadar herhangi sürükleyici bir programın peşinde monoton bir şekilde herhangi bir yorum yapma imkanı olmayan, otokontrol ya da öz eleştiri yapılmaya bırakılmadan peş peşe geç saatlere kadar seyrettikten sonra ertesi gün zaten yorgun argın kalkarak insanların verimini düşürmekteyiz. O bakımdan bu programları birazcık daha erken saatlere koymak, insanların istirahatleri, ruhen ve bedenen sağlıkları açısından ve ertesi gün verimli bir çalışma yapmaları açısından daha doğru olmaz mı?”


Biz bile kendimizi bu kadar düşünmüyorken, başkaları bizim iyiliğimizi bu kadar düşünür mü onu da düşünmek lazım bence. Biraz fazla düşünmek dedim belki kelime anlamını yitirdi ama düşünmek lazım gerçekten. Özellikle de “Oku!” denirken ne denmek istediğini düşünmek lazım:


“Allah’ın Peygambere ilk emri ‘Oku!’ olmuştur, yaratılan kalemin adını oku diyor. Mevlana’nın bir sözü vardır: ‘Susamış çatlak dudaklar dünyada su arar, su da kendisine içecek çatlamış dudak arar.’ Şimdi insan beyni düşünce arar, düşünce de insan beyni arar. Küçük beyinler insanları, orta beyinler olayları, büyük beyinler istikbale yönelik fikirleri ortaya koyar.”


Acaba biz ne arıyoruz? Düşünmek de kolay değil elbet. Bütün dünya biz düşünmeyelim, düşünemeyelim diye uğraşıyor resmen:


“Şu anda dünyada dini içeri alıp aklı dışarı atmak yani din ve medya morfinini kullanan 200 ülkede 3 F sendromu vardır. İki yüz ülkede maalesef bunlar kullanılıyor. Futbol, fiesta ve festival. ‘Sen düşünme!’ der. Çünkü televizyon karşısında insan yarı uyku halindedir, beyin düşünmez. Bakın beta dalgalarını kaldırıyoruz ortadan. Akıllı insan, beta dalgası yayar. Televizyon beta dalgalarını ortadan kaldırır. Tamamen alfa moduna geçirir. Alfa modunda ne dersen, onu şuur altına sokarsın ve adamı katil bile yaparsın. Ve bu şekilde küresel mehdiler her şeyi dine bağlayarak ahiret formatlı bir yaşantı tarzı sunar. İlimden, irfandan seni uzaklaştırarak bir buluşu olmayan işlere bağlı hale getirir. Keşke kopyacı olsak, onu da yapamıyoruz.”


Hakikaten kopyacı bile değiliz birçok konuda. Farkında mısınız? Yani teknolojik olarak o seviyelere yakın bile değiliz. İşin kötü yanı bunu değiştirmek için bir planımız, programımız da yok. Ama başka programlarımız var bol reyting alan:


“Eğlence programları, magazin programları, evlenme programları, açılışlar, seremoniler, şunlar bunlar insanları meşgul etmek ve insanın egosunu tatmin etmek için var.”


Egomuz da tatmin edilsin arada ne olacak sanki, diyecek olan olursa diye bunun asıl nedenini de açıklıyor yazar. Yani konu sadece ego değil aslında:


“Toplumsal egoyu tatmin edersen, toplumlar kumanda etmek çok kolaydır. Toplumsal egoyu tatmin etmek için de farkında olmadan beynimizin şuur altına atmış olduğu bilgileri şuur seviyesine çıkartarak, onları aktif hale getirmek gerek. İki şeyi beyin ön planda tutar; ölüm ve doğum.”


Deriz ya hani hayat memat meselesi diye, sonra ne deniyorsa yapılır genelde. Ne isteniyorsa bir hal çaresine bakılır. Bakın beyin bu durumu nasıl algılıyormuş:


“Doğumu seks ile özleştirir beyin, ölümü de intihar ile. Bütün reklamlarda bu iki obje daha fazla kullanılmaktadır.”


Kitabın adını ilk başlarda çok da anlayamamıştım. Yani öyle beyin fırtınası nedir, nasıl yapılır, 3 günde beyin fırtınası ya da beyin fırtınasının 10 yolu gibi şeylerden hiç bahsedilmiyor bu kitapta. Kitabı bitirdiğimdeyse iyi ki de bahsedilmiyor diye düşündüm. Çünkü bu yazıyı yazarken fark ettim ki gerçekten çok şey öğrenmişim bu kitaptan. O kadar çok alıntıyı da nasıl ilişkilendirebilirim diye de resmen bir beyin fırtınası yaptırdı bana. Yazarımıza bu değerli eseri için teşekkür ediyorum ve onun son bir sözüyle bitiriyorum:


“İşlenmemiş bilgi, ilişkilendirilmemiş istihbarat ve dikkate alınmamış ihtimaller, aczin ifadesidir!”


7

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli