Yazı Gelirse Ne Olacak?
Zamanım tükenmişti ve ben çaresizce her seferinde yaptığım gibi çekmecemi açtım, şanslı paramı aldım ve yazı tura attım…
Bu yöntemi bir yerde duymuştum ve bana oldukça mantıklı gelmişti. İki seçenek arasında kararsız kalan insan, yazı tura atarsa hangi seçeneğin daha ağır bastığını öğrenebilirmiş. Sonucu gördüğünde içten içe sevinirsen eğer, aslında istediğinin bu olduğunu anlarmışsın. Yok üzülür ya da endişe duyarsan, yapmak istediğin diğer seçenek demekmiş. Peki ya hiçbir şey hissetmezsem ne olacak? Bunu o güne kadar yaşamamıştım ve ne olacağını ben de bilmiyordum.
Lise sınavları için uygulamıştım bunu ilk. Yazı gelirse evime yakın bir meslek lisesine gidecek, mezun olduğumda bir tasarımcı olacak ve hayatımın sonuna kadar aynı işi yapacaktım. Tura gelirse evime iki saat uzaktaki yabancı dil ağırlıklı bir liseye gidecek ve bütün seçeneklerimi açık tutacaktım. İstediğim üniversiteye gitme imkanım olacaktı ama günümün 4 saati de yollarda geçecekti. Tura geldi ve hiçbir şey hissetmedim. Ne bir sevinç, ne de üzüntü kırıntısı yoktu. İki saniye sürmeyen bir karar mekanizması yüzünden hayatımın en güzel yılları resmen trafikte geçti. Üstelik ilk sene servisle gitmiştim ve servisteki diğer herkesi evlerinden almak zorunda olduğumuz için yol toplamda iki saatten de uzun sürüyordu. İstanbul’un bir ucundan diğer ucuna giderken haftanın bir günü tamamen trafikte geçiyordu anlayacağınız. Bu inanılmaz bir zaman kaybıydı. Ne yapmıştım ben böyle?
Yazı gelseydi ne olacaktı acaba diye düşünmeye başladım sonra ama resim yapamazdım ki ben. Öyle bir şeyler çizme yeteneğim yoktu yani. Kalem bile yakışmazdı elime. Nasıl tasarımcı olacaktım. Sonra o yıllarda meslek lisesi okuyanların üniversiteye gitmelerine neredeyse hiç imkan yoktu. Puanları düşük bir katsayıyla çarpılıyordu ve sadece bölümleriyle ilgili bir okula gidebiliyorlardı. O da en fazla iki yıllık bir yüksekokul olurdu. En kötüsü de artık yapacak bir şey yoktu. İş işten geçmişti.
Bir sene sonra hazırlık bitti ve ben de servisi bıraktım. Yol boyunca kendimi sorgulamaktan bıkmıştım artık. Sabahın altısında evden çıkıp akşam yedi gibi eve gelme devri bitmiş, toplu taşımalarda otobüsten metroya, metrodan tramvaya koşuşturma günleri başlamıştı. Artık eve gece geldiğim bile oluyordu bazen, okula hiç gitmediğim de. Sanki iş hayatına girmiştim ama küçük bir fark vardı, para kazanmıyordum. Derken bu sene biraz daha çabuk geçmişti sanki ve bölüm seçme zamanı gelmişti. Sözel hiç açılmamıştı bile. Derslerin iyiyse iki seçenek vardı, sayısal ya da dil. Kötüyse eşit ağırlığı seçecektin. Biraz ondan, biraz da şundan der gibi. Sorun şuydu ki benim derslerim kötü denemeyecek kadar iyiydi ama karar veremiyordum. Yazı tura atma zamanı mı gelmişti yoksa? Ancak bu sefer durum farklıydı, üç seçenek vardı. Birini elemem gerekiyordu.
Seçenekleri değerlendirmeye başladım. Her şeyden önce öğretmenlik benim yapmak istediğim ya da yapabileceğim bir meslek değildi. Tercüman falan olmak gibi bir düşüncem de yoktu. Zaten dil bölümünü seçen de pek bir arkadaşım yoktu. Sonunda iki seçenek kalmıştı. Daha fazla düşünmeye gerek yoktu artık. Benim işim kararı vermek değil, çıkan sonuca göre ruh halime bakmak olacaktı. Çok heyecanlıydım. Para gözümün önünde yukarıya doğru ilerlerken kendimi çok gergin hissettim. Kalp atışlarım tıpkı attığım bozukluk gibi hızla yükseliyordu. En tepeye vardığında ben de derin bir nefes almaya başladım. Şimdi düşme zamanıydı. Bunun hayatımı değiştirecek bir karar olduğunu, geleceğimin buna göre şekilleneceğini düşünüyordum ve bu karar gözlerimin önünde ağır çekimde aşağıya doğru düşüyordu. Avucumu açtım ve parayı yakaladım. Geleceğimi elimde tutuyordum sanki.
Hızla elimi masaya vurdum ve parayı masada bıraktım. Tura geldiğini gördüm. Bu benim için eşit ağırlık demekti ama bir saniye. Ne hissediyordum şuan? Asıl o önemliydi. Niye atmıştım bu parayı havaya yoksa? Ama hayır, hiçbir endişe, üzüntü, hayal kırıklığı hissetmiyordum. Ancak öyle sevinç falan da yoktu. Hafif bir rahatlama vardı sadece, o da bir kararın çıkmış olmasındandı şüphesiz. Bu yazı tura işi hoşuma gitmeye başlamıştı. Sonuçtan ben mesul değildim sanki, kaderimde bu vardı demek ki.
İki sene çabuk geçti. Üniversite tercih dönemi gelmişti artık. Hukuk okumak istiyordum aslında ama öyle avukat falan değil de, hakim ya da savcı olabilirdim belki. Asıl soru İstanbul’da mı olacaktı okuyacağım okul, yoksa şehir dışından da tercih yapacak mıydım? Herkes okumaya İstanbul’a gelirken benim buradan gitmem saçma bir tercih olmayacak mıydı? Yazı tura atma zamanı gelmişti.
Hayatımı değiştirecek bu büyük kararı artık almam gerekiyordu. Zamanım tükenmişti ve ben de çaresizce her seferinde yaptığım gibi çekmecemi açtım, şanslı paramı aldım ve yazı tura attım…
İstanbul’dan başka bir şehirde hiç bulunmamış biri olarak eğer yazı tura atmasaydım bu kararı alamazdım muhtemelen. Trabzon’da hayat çok acayipti. Trafik falan yoktu mesela, sonra kalabalık da değildi pek. Hep aynı insanları görüyordunuz meydanda. Herkes birbirini tanıyordu sanki. Bir öğrenci olarak kabak gibi belli oluyordunuz halkın arasında. Dik dik bakıyorlardı suratınıza sonra. “Nerelisin?” ya da “Ne okuyorsun?” sorularıyla muhatap oluyordunuz sürekli. Neden gelmiştim ki buraya sanki? Hele bir de yurtta kalmak, giriş çıkış saatleri falan. Yarı açık cezaevinde yatmak gibi bir şeydi bu. Hatta bildiğin kapalı cezaevi. Hukuk okumak zaten başlı başına bir eziyet. Şanslı paramı Karadeniz’in soğuk sularına fırlatmama çok az kalmıştı ki bunun için de bir yazı tura atmaya karar verdim. Neyse ki yazı geldi ve ilginç bir şekilde ben de rahatlamış hissettim. Yazı tura olmadan karar vermek zorunda kalma ihtimali bile inanılmaz derecede korkutucu bir şeydi.
O günden sonra Trabzon gözüme farklı görünmeye başladı. Günden güne sevmeye başlıyordum burayı. Engebeli yollarını, yağmurlu havalarını bile seviyordum şimdi. Bunda belki de eve çıkmamın da etkisi olmuştu ve evet, bunun için de yazı tura atmıştım. Yazları İstanbul’a dönesim bile gelmiyordu artık. O halde eve dönmeli miydim? Yazı tura zamanıydı…
O yaz eve dönmedim, ders çalışmam lazım bahanesiyle burada kaldım. Yazın Trabzon ayrı bir güzeldi. İki ay boyunca doya doya gezip gördüm burayı ama son ay artık yavaş yavaş sıkılmaya da başlamıştım. Acaba eve mi dönmeliydim? En azından Ağustos’u da evde ailemle geçirirdim. Onları da çok özlemiştim ama 17 saatten fazla süren o yol gözümde daha da büyüdü. Üstelik bunun bir de dönüşü vardı.
Uçakla dönemezdim çünkü uçmak bana hep korkutucu gelirdi. Bu zamana kadar hayatımı değiştirecek derecede önemli konularda defalarca yazı tura atarak karar almıştım. Sonuç olarak da şuan buradaydım, mutluydum. Peki bu kararların hayatımı değiştirecek derecede önemli olduğunu nereden biliyordum ki? Günlük alınan küçük kararlar hiç mi önemli değildi? Kelebek etkisi diye bir şey vardı. Hem insanın aldığı kararları azaltması gerekirdi çünkü irade bir kastı. Öyle demişti Ceza Hukuku hocası. Mark Zuckerberg bu yüzden her gün aynı gri tişörtü giymiyor muydu? Şanslı paramı asıl böyle sıradan olaylar için kullanmalıydım belki de. Eve döndüm ve bunun için de bir yazı tura atmaya karar verdim. En güzeli buna paranın kendisinin karar vermesiydi ve tura gelerek para adeta hayatımda daha fazla söz hakkı istemiş oldu böylece. Artık bu parayı yanımda taşıyacaktım.
Çok heyecanlıydım. Kendimi sanki bir bilgisayar oyununda gibi hissediyordum. Kontrolü başkasına vermiş, her şeyi yapabilecek süper kahraman gibi bir şeydim. Uçağa binmekten korkan bir süper kahraman, diye geçirdim içimden. Derin bir nefes aldım ve parayı havaya fırlattım. Tura gelirse bugün uçağa binecektim. İstanbul’a uçakla dönecek olsam akşama evde olabilirdim ve bu muhteşem bir şey olurdu aslında. Neyse ki yazı geldi ve uçma defterini kapattım böylece.
Sonra aslında seçeneklere de ihtiyacım olmadığını fark ettim. Tek bir soru bile yeterliydi. İstanbul’a dönmeli miydim? Cevap evetse yazı gelmesi yeterliydi. Tura geldi. Üzgünüm anne, dedim. Biliyorum, siz de beni özlediniz ama görüyorsun işte, benim bir suçum yok! Bu arada karnım da acıkmıştı. Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu, zaten evde pek bir şey de kalmamıştı. O halde iki seçenek vardı: Dışarı mı çıkmalıydım yoksa eve mi söylemeli? Yazı gelirse dışarı çıkacaktım. Yazı geldi. Hemen üstüme bir şeyler alıp hızla dışarı çıktım.
O gün birkaç kere daha yazı tura attıktan sonra kendimi daha önce hiç gitmediğim bir esnaf lokantasında buldum. İçeri girdiğimde yanında iki tane büyük boy valizle kara kara düşünen güzel bir kız gördüm. İnsan yazı da burada geçirince yeni bir sima gördüğünde şaşırıyordu ister istemez. “Kim bu acaba?” diye düşündüm dik dik ona bakarken ve aklıma para geldi. Yazı gelirse eğer onu yıllardır tanıyormuşçasına karşısına geçip konuşacak, taşınacaktım ki bu benim normalde yapabileceğim bir şey değildi. Hatta aklımdan bunun geçmesine bile şaşırdım. Tura gelirse yemeğimi yiyip çıkacaktım buradan sessizce. Yazı geldi ve böylece Aslı’yla tanışmış oldum.
Sonunda aşkı da bulmuştum hem de kelimenin tam anlamıyla para sayesinde. Aslı devlet yurduna yerleşemediği için kiralık evler tükenmeden bir an evvel ev tutabilmek için erkenden gelmişti buraya. Tam da benim günlük kararlarımı yazı tura atarak aldığım gün gelmişti. Bu bir rastlantı olamazdı. Bütün dünya bizim bir araya gelmemiz için dönmüştü sanki o gün. Tıpkı şanslı param gibi. Artık her şey çok daha güzeldi, ta ki Aslı benim bu sırrımı öğrenene kadar…
Basit bir romantik komedi filmi yüzünden kendimi ele vermiştim resmen. Buna inanamıyordum. Nasıl böyle bir hata yapmıştım. Daha önce de onun bir çok isteği için yazı tura atmıştım ve sonuç hep mükemmel olmuştu. Bazen istemeye istemeye Aslı’yı reddediyordum ama bunu hiç hissettirmemeyi de başarıyordum. O da beni böyle seviyordu. Bu kararlılığım onun hoşuna gidiyordu belki de. Oysa ben sadece paraya uyuyordum. Şimdiyse onun teklifi karşısında bir saniye, deyip yazı tura attım ve net bir şekilde, “Hayır, olmaz.” dedim. Boşluğuma denk geldi belki de, bilmiyorum. Gerçi onun da buna böyle sert tepki vereceğine hiç ihtimal vermezdim.
“Bu neydi şimdi?” dedi kızgınca. “Gitmek istemiyorum.” dedim yavaşça, belki yumuşar diye. “Niçin yazı tura attın peki?” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. Her şeyi anlatmalı mıydım? Yoksa yalan mı söylemeliydim. Uzun zaman sonra ikilemde kalmıştım. İşte orda büyük hatayı yaptım ve bir yazı tura daha attım. Her şeyi anlatacaktım…
Aslı tek bir kelime bile etmeden bütün söylediklerimi dinledi. Yüzündeki ifadeleri, o değişimleri bugün bile unutamıyorum. İlk başta hayretle beni dinlerken gittikçe benden uzaklaştığını hissetmemi sağlayan o hayal kırıklığı dolu bakışı. Sonra gözlerinin dolması ve ağlamamak için gözlerini benden kaçırışı. Ne oluyordu böyle? Gerçekten dokunsam ağlayacaktı sanki. Kim bilir neler yaşıyordu iç dünyasında. Anlatacaklarım da bitmişti artık ama yüzüme bile bakmıyordu. Ellerine uzandım ama elini geri çekti. Kızgınlıkla gözlerini gözlerime dikti ve sessizliğini şu sözlerle bozdu: “Bu zamana kadar beni hiç sevdin mi?”
Ne alakası vardı ki şimdi bunun? Resmen mavi ekran vermiştim. Verdiği bu aşırı tepki beni iyice şapşallaştırmıştı. En kötüsü de şuan acaba yazı tura atabilir miyim diye düşünmemdi belki de. Hayır, hayır elbette onu seviyordum. Sadece şuan nasıl bir cevap vermem gerektiğine karar veremiyordum. “Tabii ki seni seviyorum!” derken sözümün bitmesini beklemeden kalktı, gitti. Çok mu beklemiştim yoksa? Bunun bile farkında değildim. Yıllar sonra yeniden kararsızlığın o derin, karanlık çukurunda boğuluyordum sanki. Benim bu yöntemle irademin daha da gelişmesi, daha kolay karar almam gerekmiyor muydu? Neden böyle olmuştu ki? Hiç farkında olmadan, paranın kölesi olmuştum…
Şimdi ne yapacaktım? Peşinden gitmeli miydim? Kendimde ayağa kalkacak gücü bulamıyordum. Parayı kullanmak zorundaymış gibi hissettim ama zaten bu duruma onun yüzünden düşmemiş miydim? Gitmeli miyim diye yazı tura attım. Gitmemem gerektiği sonucu çıktı. Bütün sinirim bozuldu. Arayayım mı diye atayım tekrar diye düşündüm. Sonra keşke ilk başta aramakla çıkmak arasında seçim yapsaydım diye hayıflandım. Aramamam için de yazı geldi ve sessizce hiçbir şey yapmadan öylece oturmaya karar verdim. Belki o arar diye bekledim, bekledim. Aramadı.
Bütün gece uyuyamadım. İçim içimi yiyordu. Niye kızmıştı bu kadar? Gerçekten anlayamıyordum. En iyisi biraz zaman vermekti belki de. Böyle düşünme sebebim biraz da yeniden yazı tura atmayı istemememdi. Paraya inancım kırılmıştı çünkü ilk defa işler sanki sarpa sarıyordu.
Şafak sökerken daha fazla dayanamadım ve bari mesaj atayım dedim. Bunun için de yazı tura atmaya gerek yoktu herhalde. Evet, yoktu. Nasılsın, diye yazdım. Gördü ama cevaplamadı. Artık benim de kalbim kırılıyordu. Benden ayrılmak için bahane mi arıyordu yoksa? Evet, evet. Bunun başka bir açıklaması olamazdı ve tebrikler. Bulmuştu o bahaneyi. Yoksa bardaktan taşan son damla mıydı bu? Of, nefes almak bile ne kadar zordu böyle. Bu kadar üzülmek normal miydi? Bu zamana kadar ne kadar mutluymuşum meğer, diye düşünerek telefonu bir köşeye bıraktım ve uzanıp biraz uyumaya karar verdim. Bundan sonra karar vermek bana kalmıştı, yalnızca bana.
Uyandığımda öğlen olmuştu. Aslı hâlâ bir cevap yazmamıştı. Artık benim de canım sıkılmaya başlamıştı bu işten. Böyle sorumsuz bir tavrı hak etmiyordum. Tam telefonu umutsuzca masaya bırakacakken aradı. Ben seninle yapamayacağım galiba, dedi. İlk cümlesi bu olmuştu. Ne demekti bu böyle? Selam sabah yok, direkt böyle girdi konuşmaya. Sessizce kalakaldım. Bu sefer “Beni duyuyor musun?” diye sordu. Beni telefonda mı terk edeceksin, dedim. Buna inanamıyordum. Telefonu sol elime aldım ve cebimden parayı çıkardım. Yazı tura atmamak için kendimi zor tutuyordum. Neyse ki sonunda eskisi gibi konuşmaya başladı ve akşam buluşup konuşmaya karar verdik.
Telefonu kapatmadan önce aptalca bir soru sormadan edemedim tabii: Sen neden bu kadar kızdın ki bana, dedim. Demez olaydım.
— Ben bu zamana kadar seninle mi çıktım yoksa havaya attığın o salak parayla mı?
— Ne demek bu şimdi?
— Sen bana, benimle şans eseri konuştuğunu, tanışırken kendi kararının olmadığını itiraf etmedin mi?
— Ne alakası var?
— Ya çocuk musun sen? Kendi kararlarını alamıyor musun? Yarın bir gün “Yazı geldi” deyip beni terk edip etmeyeceğini nereden bileceğim ben?
— Yahu ne demek bu şimdi? Hiç öyle şey olur mu?
— Olmuş işte bu zamana kadar baksana. Bizim ilişkimiz senin attığın paranın hangi tarafının geleceğine bağlı resmen!
— Aslı, bak LÜTFEN. Yeter artık saçmalama!
— BAĞIRMA BANA!
— Bağırmıyorum, SEN BAĞIRIYORSUN ASIL. Zaten beni hiç dinlemiyorsun ki!
— Senin yaptığın hiçbir tercih, aslında gerçek bile değil. Tamamen şans eseri çıkmışsın karşıma ve ne yaptığın, ne yapacağın hiç belli değil! ŞUAN BURADA OLMAN BİLE SENİN İSTEĞİNİN SONUCU DEĞİL!
— Peki ya sen? Burası senin ilk tercihin miydi?
— Ne alaka şimdi?
— Okul olarak diyorum yani, sen de şans oyunu oynar gibi doldurmadın mı tercih formunu?
— En azından ben yazı tura atmadım. Hepsi kendi tercihimdi.
— Ama sonuçta son kararı sen vermedin, değil mi?
— Hayır, ben verdim. Ölçtüm, biçtim, kendi irademle geldim. Gelmek istedim buraya sonuçta. Annemle, babamla konuştum. Onların da fikirlerini dinledim. Senin gibi hayatla kumar oynamadım! KİMSEYİ KANDIRMADIM!
— BEN SENİ KANDIRMADIM HİÇBİR ZAMAN! Oooof, neyse ya, tamam. Akşama konuşuruz artık bu konuşmanın sonu iyiye gitmiyor.
— Ne oldu? Telefonu kapatman gerektiği mi çıktı yazı turada?
— Yapma böyle ne olur.
— Dur dur, bak iyi oldu bunun aklıma gelmesi! Şimdi sana son bir şey sormak istiyorum.
— Ne demek son bir şey?
— Ya bir gün o şanslı paran benden ayrılmanı söylerse ne olacak?
— Niye öyle bir şey söylesin? Zaten o bir şey söylemiyor ki Aslı! Seçenekleri yine ben belirliyorum sonuçta.
— Hâlâ seçenek diyor ya. Allah’ım delireceğim! O zaman bu kez ben belirliyeyim şu seçenekleri, olur mu?
Oluuur, diye geveledim korkarak. Ne diyecekti acaba? Ellerim titriyordu artık. Kalbimin atışını resmen hissediyordum. Başım da zonkluyordu. Yoksa Aslı oyun mu oynuyordu benimle? Beni mi deniyordu? Alay mı ediyordu kendince. Bu nasıl bir işkenceydi.
Tura gelirse, dedi. O paradan kurtulacaksın ve bundan sonra sadece özgür iradenle kendi istediğin şeyleri yapacaksın, bana karşı samimi olacaksın! Duraksadı, ben de ne diyeceğimi bilemiyordum. Ciddi miydi acaba hâlâ onu anlamaya çalışıyordum.
Yazı gelirse ne olacak? diye sordum. Evet, gerçekten bunu böyle sordum bir ahmak gibi. O an ne düşünüyordum acaba? Kesinlikle kendimde değildim, kafa mı bırakmıştı bende. Yoksa o kadar da salak bir insan değilimdir yani. En azından o soruya kadar. Seni bir daha görmek istemiyorum! diyerek telefonu suratıma kapattı…
Sağ olun. Uzun zaman olmuştu yazalı, şimdi şöyle bir bakınca okunması zor geldi gözüme. Okuyup bir de yorum yazmanız çok kıymetli, çok teşekkürler.
