Cinayet
Cinayete soyunmuştu; zihninde tek engel kalmaksızın kabullenmiş, benimsemişti. Zor olmak bir yana, düşünülmeye değer bile değildi onca; göz kırpmak, nefes almak, yürümek gibi düşünmeden yapılan refleks bir hareketti ölüm, değil miydi? Öyle olmalı diye düşündü. Yoksa, yoksası yoktu. Öyle olmak zorundaydı. O adamı görünce selam vermek kadar kolay olacaktı silahı kalbine dayamak. Kendi kalbi sökülmemiş miydi o adamın elleriyle? Ah o uğruna ölünesi eller. Nasıl da kıymıştı bu gencecik hayata. Yıllar süren bir ameliyat gibiydi Hakan'ın yaşadığı. Hatırlayamadığı bir tarihte başlayıp on yedisine kadar sürmüştü. Hâlâ da sürecekti ama o buna bir son vermekte kararlıydı. Doktoru da hastayı da yok edecekti. Daha doğrusu katili de kurbanı da özgür kılacaktı. Gerçi tekrar düşününce katilinin hiç de bir yere bağlı olmadığını fark etti, hiç kimseye takılıp kalmadığını (iki ay sonra evleneceği kadına bile) ve ne kadar özgür olduğunu. Ah, keşke onun kadar özgür olabilsem, diye düşündü tekrar, yüzlerce seferin üstüne bir kez daha, keşke, keşke onun kadar özgür olabilsem. Sonra farkına vardı yapacağı ilk ve tek, aynı zamanda dünyadaki en büyük özgürlüklere sahip olmasına 5 dakika kaldığını. Yalnız 5 minik dakika. Bu dünyaya 18 yıl katlanmasının yıldönümüne kalan 5 dakika gibi. Az sonra ölümle kucaklaşacaktı. Hatta aşık olduğu kişiyi öldüreceği düşünülürse ölümle sevişecekti. Kendini de öldüreceğine göre bu sevişme öylesine bir şey olmayacaktı. İliklerine kadar aşka bulanmış bir sevişme olacaktı, dünyanın hayranlıkla izleyeceği. Belki imkansız gerçek olur ve hamile kalırdı ölümden. Bu düşünce komik geldi, belki komik değildi, hem de hiç değildi ama kimin umurundaydı ki? Kanına karışan alkol onu özgür kılıyordu. Dudaklarını özgür kılıyordu. Sonsuza kadar böyle gülebilirdi. Belki bunlarla hiçbir alakası yoktu gülüşünün. Belki karşısındaki adamın mutluluğu sayesindedir tüm tadılan bu zevk, içilenlerden geldiği sanılan hoş his. Belki de uğruna binlerce kez ölebileceği bu güzelliğe son bir bakış hakkının verdiği hüznün yüze yansımasıdır, kim bilir? Çocuk bir yudum daha aldı bardağından ve bir yudum daha karşısında tanımadığı bir kadınla sarmaş dolaş oturan adamın gözlerinden, saçlarından, ellerinden, parmak uçlarından, nefesinden ve kalan beş dakikasından. Yudumluyordu kalan her şeyi, doymaya çalışarak. Sonra saat 12 olacaktı ve güzel prenses bir cesede dönüşecek, karşısındaki ışıldayan güzelliği geride bırakmaya göz yumamayacağı bir yolculuğa çıkacaktı.
Ah şu adam. Çocukluğum onun diye düşündü Hakan, gençliğim onun ( henüz genç olmaya dair bilmediği yığınla şeyden habersiz), gençliğim onun. Ben ona aitim diye düşündü tekrar. Ben onunum. diye düşündü tekrar. Şu an öpmek için can attığı dudaklar başka bir kadını bulsa da kendine dokunmuş gibiydi, hissedebiliyordu. Vücudunu saran bir dalga. Yanındaki kızın elini aldı, bunu hissetmesini sağladı. Kız ise her şeyden habersiz bununla eğlendi, kendi bile şaşırarak. Demek ki alıştım artık diye düşündü, tüm bunları nasıl bu kadar çabuk benimsediğine şaşırdı, hayatta kalmak için dedi kendine, her şeye alışır insan, şu lanet olası hayatın neyini önemsediğini bilmeksizin, hayatta kalmak için. Hayatının son beş dakikasını yaşadığını bilmediği çocuğun kucağına oturdu ve karşısındaki adamı hayal eden çocuğu, kendi hayalindeki kadın ile kamufle edip yanaştı biraz daha. Sanki daha fazla yakın olamaz derken buna inat iyice sarmalandı çocuğa, hayalindeki kadına. Çocuk ise karşısındaki adamı görebildiği sürece hiçbir şeyi sorun etmeyecekti.
29.04.2018
Henüz hiç yorum yapılmamış.
