Yarım Kalan Sosyal Konut Projesi Üzerine Okuma - Düşünme
2019 güz yarıyılı başlamıştı. En heyecan duyduğum ders yine proje dersiydi. Yaratıcılığı tattığım, yeni fikirler ve bakış açıları kazanmamı sağlamaya yardımcı olan ders. Biliyordum ki proje konusu, tüm dönemimi etkileyen bir temayı bana verecekti. Çünkü bu derste bir şeyler üretmek için, düşünsel enerjimin çoğunu proje konuma veriyordum. Proje sorumlumuz Doç. Dr. Murat Tutkun, merakla beklediğim bu proje konusunu söylemeyi birkaç ders erteledi. Şimdi bakınca, bunun, üzerine tekrar birkaç gün düşünmeyi hak eden bir konu olduğunu fark ediyorum. Sonunda kararını netleştirmişti ve konumuzu anlatıyordu Murat Hoca. Şimdi, anladığım ve hatırlayabildiğim kadarını aktarmaya çalışacağım.
Projemiz için bir arazi ya da bağlamımız olmayacaktı, çünkü düşünsel olarak keşfetmemiz istenilen başka bir konu vardı, simbiyotik mekan. Mekanları, kişilerin ortak kullanımı halinde en verimli şekline kavuşturmamız gerekiyordu. Ortak kullanım alanları oluşturmak. Bunun, yalnızlığı benim kadar çok seven bir insan için ne kadar korkutucu bir hedef olduğunu anlatmak güç. Sonra hocamız, grubu ikiye ayırarak, bir kısmımızın simbiyotik mekanı konut, bir kısmımızın ise ofis özelinde gerçekleştirmesini düşündüğünü söyledi. Bu cümle beni bir nebze olsun rahatlatmıştı. Çünkü yabancı insanları bir konut içerisinde birbirine mahkum etme düşüncesindense bir ofisin ortak alanlarını inşa etmek çok daha rahat görünmüştü gözüme. O cümleyi duyduğum anda, ofis tasarımını seçeceğimden emindim. Ama bunun üzerinden birkaç dakika geçmemişti ki hocamız kararını değiştirmiş ve ofis seçeneğini kaldırmıştı. Tüm grup konut tasarlayacaktı. O anda içimde karanlık bir odanın kapısı açıldı, karamsarlığımı da içine alarak genişledi ve düşüncelerimin çoğunu esir aldı. Dersin sonuna kadar söylenenleri not etmeye devam ettim ama bu sırada aklımda bir çok problem peydah oluyordu. Her geçen dakika proje konusuna olan pozitif fikirlerimi alıp o karanlık odaya atıyor ve yok ediyordu.
Dersin sonunda hepimizin proje hakkındaki ilk izlenimlerini almak istemişti hocamız. Herkes sırayla cümlelerini sarf ediyordu. Kimsenin, aklımdaki gibi soruların zorluğundan bahsetmemesi beni şaşırtmış ve şunu düşünmeme sebep olmuştu: Acaba gerçekten aklımdan geçenleri söylemeli miyim?
Sonunda sıra bana gelince, kaygımı dile getirmeyi daha doğru bulmuştum. Çünkü Murat Hocanın tutumu, cümleleri ve fikirleri bana güven vermişti. Aklımdan geçen şeyleri korkmadan ifade edebileceğimi düşünmemi sağlamıştı. Böylece tedirginliğimi görmezden gelmeye çalışarak projenin konusunu pek de sevemediğimi söylemiştim. Çünkü daha ne olduğunu pek anlamamış olsam da, birçok ailenin bir arada yaşayacağı ve ilk defa duyduğum sosyal konut, bana korkunç bir yapı gibi gelmişti. Vermemiz gereken çok ciddi kararlar olduğunu düşünüyordum. Bir odada kaç kişi kalacak, bir lavaboyu, mutfağı kaç kişinin kullanması gerekecek, konutta mahremiyet ne kadar sağlanabilecek, nelerden feragat edilecek, güvenlik, hijyen… Ardı arkası gelmeyen sorunlar vardı benim baktığım noktadan görünen. En sonunda şuna benzer bir şeyler söylediğimi hatırlıyorum: Ben insanların içinde huzurla yaşayabileceği, onları mutlu eden bir yapı tasarlamak istiyorum. Ama insanların birbirine maruz kaldığı ve buna mahkum olduğu bir konutta bu, nasıl mümkün olabilir? Yani insanların mutsuz olduğu bir konut mu tasarlayacağım?
Bunları söylerken, birkaç hafta içinde konuyu ne kadar benimseyip destekleyeceğimi bilmiyordum. Aslında yine her zamanki gibi olmuştu. Şiddetle karşı çıktığım konunun savunucusu olmuştum. Çünkü o anda fark etmesem de, yıllar önce yazdığım ütopyayı bir nebze olsun yaşatabileceğim bir konuydu bu. Başlarda düşünmek bile istemediğim ortak WC, banyo kullanımı zorunluluğu sonradan kaldırıldığı halde, düşünsel olarak konuya baktığım yeni noktada bu değişikliğe gerek yoktu, hatta bu ortak kullanım faydalı ve vazgeçilmezdi, konunun kendine özgülüğünü çarpıcı şekilde ortaya çıkaran özelliklerin başında geliyordu.
Kimi sebeplerle projeyi tamamlamadan okulu dondurmak zorunda kalmıştım.
Ve aylar sonra okuduğum bir kitap, tekrar bu projenin özelliklerini ve tutumunu sorgulamamı, belki de daha iyi idrak etmemi sağladı. Ece Ceylan Baba’nın İdeal Kent Arayışında Mimari Ütopyalar isimli bu kitabı, ütopyayı ve konutu tekrar gündeme getirmişti zihnimde. Kitabın henüz başlarındaki şu sözler
“Ütopyacılar, kendi çıkarının nerede olduğunu bilmeyen kitleler için, onlar adına, onlara rağmen bir düzen dayatırlar.
Ütopyacı hem bir filozof, hem bir mimar, hem bir planlamacı, hem bir mühendis, hem bir sosyolog, hem bir hukukçu hem de bir monark gibi davranır. Dile getirmese de, aslında tanrı olmaya soyunmuştur.”*
sosyal konut tasarımına başladığımda büründüğüm ruh halini bana gösterdi. Gerçekten de, başta insanların içinde mutlu olmayacağını düşündüğüm konut, sonraları bir ütopya fikrine dönüşmüştü ve ben de tanrıyı oynamaya başlamıştım, farkında olmadan.
Böyle düşünmemi tetikleyen en büyük sebep proje sırasında hocaya açmaktan kendimi alamadığım bir konuydu. Projemiz düşük gelir grubundaki ailelerin barınma ihtiyacını karşılamayı amaçlıyor ve kimi esneklikleri barındırması, mesela ailenin çocuk sayısının artışıyla ya da gençlerin evlenip yeni bir aile kurmasıyla duyulabilecek ihtiyaçları karşılayabilecek seçeneklere imkan tanıması gerekiyordu.
Ama, barınma ihtiyacını karşılayamayacak kadar düşük gelir grubundaki insanların, hatta belki de düzenli bir geliri olmayan insanların, güvenlik, yemek, temiz su gibi başat ihtiyaçları bile karşılama gücü olmayanların, eğitimsiz ve bilgisiz insanların çocuk sahibi olmasına duyduğum öfke bu noktada projeyi ilerletmemi engelliyordu. Ben de kararsız kalmakla birlikte bunu dile getirmekten kendimi alamadım ve şöyle dedim: Ailelerin çocuk sayısının doğuracağı ihtiyaçları karşılamak için esnek tasarımlar sunmamızı istiyorsunuz, ama bu noktada tasarımcı olarak bazı kararlar verebileceğimizi düşünüyorum. Mesela bu ailelerin bir ya da iki çocuktan fazlasına sahip olmamaları gerektiğini bir gerçek olarak kabul edip, daha fazlası için esneklik üretmek, buna uymayanların yararına seçenekler sunmak yerine, bu konutta barınma haklarını ellerinden alabiliriz. Araziyi tasarlayabilecek hatta uçan bir yapı üreteceğimizi iddia edebilecek gücümüz varsa, bu kuralı koymaya da hakkımız var diye düşünüyorum.
Bu düşünce zihnimdeyken de dile getirirken de benim için oldukça mantıklı ve kabul edilebilir görünüyordu. Fakat sözlerim bitince grup içerisinde bazı olumsuz tepkiler aldım ve hocamız da gülümseyip, sözlerimi desteklemediğini, böyle bir kural koymanın haklı görülemeyeceği şeklinde sözler söylemiş ve bazı örneklerle bana durumu açıklamaya çalışmıştı. Ama inatçı kişiliğim yüzünden proje devam ettiği süre boyunca hatta hala daha bu fikrimin arkasındayım.
“Ütopyanın toplumsal her türlü konsensüsü dışlayan tepeden inmeci bir yaklaşımı vardır ve bu kolektif akla değil, bireysel akla dayanır. Bu anlamda bir big man paradigması ürünüdür. Kağıt üzerindeki iç tutarlılığından ve kusursuz görünümünden güç alarak, toplumsal her türlü değişime ve gelişime kapalı bir biçimde inşa edilir. İnsanı azami mutluluğa götürmek adına, kişiler kaskatı bir durağanlığın ve hareketsizliğin içerisine bırakılır. Dahası bu yalnızca bırakılma değil, bir dayatmadır. Kişi kendi mutluluğunu inşa etmekte başarılı olamayan biri, toplum da başarısız kişilerden oluşan bir güruh olarak düşünülür ve düşünmekte başarısız bu kitlenin yerine, entelektüel bir ütopyacı onlar için onların mutluluğunu düşünür. Bu yüzden ütopyacı için kitlelerin bu duruma karşı çıkmaları önemsizdir. Zira onlar, kendi mutluluklarını nasıl sağlayacaklarından habersiz kitlelerdir. Onlara soyut aklın temsilcisinin yol göstermesi gerekir. Buna kitleler gönülsüzse, o halde onları zorlamak gerekir. Böylece kapılar bir kez daha tam da ütopyanın aksi bir yöne açılır: Distopyaya.”*
Baba’nın kitabında bu sözleri okurken düşüncem ile ilgili bir gerçekliği fark ettim. Yüzyıllardır düşünülen ve/ veya uygulanan neredeyse tüm ütopyalar, yola çıktıkları amaca ulaşmak için ne kadar mantıklı görünen yöntemlere başvursalar da sonuç hep büyük kısıtlamalar ve mutluluk için özgürlükten vaz geçiş olmuş, ütopya için çıkılan yol distopyalarda son bulmuş. Kendini tanrı olmaktan alıkoyamayan ütopyacılar gibi ben de ideale ulaşmak uğruna kural koymakta sınır tanımıyordum.
Kendimi ütopyacıların olduğu kefeye koymamın sebeplerinden biri de komün yaşamın yaratılmasının ütopya üretmek amacından doğdunu görmemden kaynaklanıyor.
Ütopya üretmeye çalışanlar bir şekilde komünü yaratmışlardı, ben ise tersi yoldan giderek bir çeşit komün olan sosyal konut tasarımıyla yola çıkıp bunun bir ütopyaya dönüşebileceği yanılsamasına kapılmamdı.
Aslında yanılsama olup olmadığı konusunda şüpheli olduğumu söylemem gerekir. Çünkü belki de, ütopya olmasa da, ütopyaya oldukça yakın bir düşünsel ürüne kavuşabilirdik.
Kitaptan bazı alıntılar yaparak devam etmek istiyorum.
“Ütopyacı sosyalistlerin izlediği yollardan biri, topluluğu büyük tek bir “aile” yapısı içine yerleştirerek, bireylerin ve ailelerin fiziksel yalıtılmışlığının üstesinden gelmektir.
Robert Owen’in tasarladığı ideal kent New Lanark modelinde bir komün mantığı bulunur. Sosyalleşme ve grup bilincini artırmak adına yemeklerin ortak yemekhanelerde pişirilip yenmesi; topluluktaki çocukların yetiştirilme yüklerinin, anne ve babaların omuzlarından alınarak, büyük grubu tek bir aile gibi kabul edip, çocukların da bu tek ailenin çocukları gibi büyütülmesi planlanır. Daha küçük yaştaki çocukların eğitim ve bakımını da topluluğun görevi olarak gören Owen, böylece anaokulu kavramının mucidi olur ve dünyadaki ilk anaokulunu New Lanarck’ta açar. Böylelikle Owen ütopyasında hem grup bilinci kadar grup üyelerinin birbirini aile olarak görmesinin hem de kaynakların daha ekonomik kullanımını sağlamak ister.
Owen’in New Lanark’ta iyi bir iş adamı, hümanist bir reformcu ve eğitimci olarak sağladığı başarılar, deneyiminin dünya çapında ün kazanmasına ve dünyanın dört bir yanından pek çok ziyaretçinin bölgeye gelmesine yol açar.
Ancak Owen tüm başarılarına ve New Lanark’ta sağladığı refaha karşın, ortakları tarafından fabrikalarda uygulanan yüksek maaş politikası ve okul için sürekli olarak yapılan harcamalar yüzünden eleştirilmektedir. Ütopyacı Owen bir Katolik değil, aksine bir ateist olduğu ve tüm yaptıklarının temelinde bu inançsızlığın yattığı görüşü oldukça yaygınlaşır ve ortakları bu durumdan rahatsızlık duyar. Süreç giderek Owen’in iktidarını sarsacak pozisyona gelir. Öyle ki, 1820’lerin başında Owen, New Lanark üzerindeki kontrolünü artık yitirmeye başlar. Dindar ortakları özellikle okullardaki dans dersleri gibi uygulamalara bir son vermek üzere harekete geçerler. 1824 başında yaptıkları bir anlaşma ile Owen’in ilkelerinin durdurulması kararını alırlar. Owen’in ütopyası, doğal süreci içerisinde distopyata dönüşmez fakat bu ütopya, Owen’in ortaklarınca dışarıdan bir müdahaleyle sona erdirilir.
Günümüzde New Lanark yılda 400.000 kişinin ziyaret ettiği bir müze olarak kullanılmaktadır. Teknoloji, mimari ve insani değerler açısından taşıdığı önem ve sağladığı katkılar gerekçesiyle 2001’de UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne alınmıştır.
Bir diğer ütopyacı sosyalist ütopyası ise François Maria Charles Fourier kumuştur. Fourier’in kapsamlı öğretisinin temelinde bir theorie de l’unite universelle (evrensel birlik kuramı) vardır ve bu kuram, toplumun ortaklık ve yardımlaşma üzerine kurulması üzerine kuruludur.
Fourier ütopik bir toplumun peşindedir ve tarihsel ütopyacı gelenekle uyumlu bir şekilde “ortak mülkiyeti” savunarak bireysel mülkiyete savaş açar. Tasarladığı ütopyayı da bir komün yaşamı biçiminde yapılandırmıştır. Kurduğu Phalange’lerde (toplumsal saray) katlar farklı yaş gruplarına özel olarak düzenlenmiştir. Giriş katında yaşlılar, ara katlarda çocuklar, üst katlarda ise yetişkinler yaşamaktadır. Tüm binalar zemin kat dışında üç kat ve bir çatı şeklinde kurulmuştur. Phalange’lerde yaşayan kişiler yatma eylemi gerçekleştirilen odalar dışında mutfağı ve tüm salonları birlikte kullanmaktadır. Amerika’da 1842-58 yılları arasında 40 kadar phalange kurma girişiminde bulunmuştur. Bu girişimlerin çoğu uzun ömürlü olmamış, ancak ideal yaşamı kurmak için deneyim ve birikimler oluşturmuştur.”*
Bu ütopya girişimleri üzerine söylenen ve söylenecek çok söz olduğu kesindir. Ama kendi konuma dönecek olursam şunu söyleyebilirim ki konuyu ele alışım Owen’den pek de farklı değildi. Owen’in ise yanlış kararlar verdiği için başarısız olduğunu düşünmüyorum. Nasıl insanlara rağmen insanlar için çabalamışsa yine kimi insanların çıkarları ile çatıştığı için onlar yüzünden girişimi yok olmuştur.
Bu yüzden projemi farkında olmadan idealize etmem ve bir ütopyacık yaratmaya çabalamam sonuçlanamaz görünse de benim için öyle değil. Çünkü ürünüm kesinlikle eskiz ve çizimlerimde kalacağı için insanların gerçek hayattaki hataları ile engellenemeyecek ve idealize ettiği koşullarda insanları barındırabileceği iddiasını taşımaya devam edecekti.
Belki de mimarlık okulunun en sevdiğim yanıydı bu, tanrıcılık oyunundan ben karlı çıkıyordum. Gerçek insanların yoksa tanrı olmanın anlamı ne diye sorulabilir belki, ama umurumda değil derim ben de, istediğimi söylemeye hakkım var. Oyun oynamak ille de bir şeyler elde edelim diye değildir ki, eğlenmek içindir. Belki hayata daha umutlu bakabilecek perspektifler kazanmak içindir.
*Baba, Ece Ceylan; İdeal Kent Arayışında Mimari Ütopyalar, YEM, İstanbul, 2020.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
