Ben Babamın En Kötü Yatırımıyım - Öykü 07
Duvarları pürüzsüz bembeyaz bir oda, üstünde oturduğum deri koltuk, bir adet tahta masa, bir adet kitaplık ve ortalıkta birkaç sakin çiçek vardı. Gözlerimi kapadığımda, sadece o beyazlığın gözümün önüne geleceği kadar oda beyaz ve aydınlıktı, doktorun önlüğü de.
Doktor, odaya girdiğinde sakindi, neredeyse ben de. Aklımda birkaç soru işareti yok değildi, "Neden kendimi sabote ediyorum, neden sadece bir tane hayatım olmasına rağmen sadece yapmak istediklerimi değil de yapmak zorunda olduklarımı da yapıyorum, neden yapmam gerekenleri biliyorken bilmiyor gibi sıradan davranıyorum?" gibi 'neden' kelimesini özne belleyen bağzı sorular...
Doktorsa masasına geçmek yerine odada bir ileri bir geri yürüyordu. Ellerini parmak uçlarında birleştirmiş, düşünceli görünmeye başlamış ve tam karşıma geçtiğinde uysal bir şekilde konuşmaya başladı:
- Bakınız beyefendi. Lütfen beni şimdi dikkatlice dinlemenizi rica ediyorum. Bu, sizin var olan tek hayatınız.
Henüz pek tanımadığım bir insanın, bildiğim bir şeyi bu kadar doğrudan yüzüme söylemesi çok hoşuma gitmemişti açıkçası. Ama dürüstlüğünü de takdir etmedim değil.
Doktorunsa bakışları keskinleşmeye, yüzü gerilmeye başlamıştı. Nedenini o kadar çabuk anlayamasam da fark etmiştim; devam etti:
- Bu, sizin uyumlu aptallar ordusuyla korkunç yabaniler arasında seçim yapabileceğiniz tek şansınız.
Ve TAKK!!
Ciddileşen ses tonu karşısında gerilmeye başlıyordum ki bir kısa an gözlerimi ondan kaçırmamla gelen bu ses üzerine başımı kaldırdım fakat doktoru görememiştim! An itibariyle yerine jilet gibi üniforması ve keskin yüz hatlarıyla bir komutan duruyordu karşımda; belki bir diktatör, savaşçı bir hükümdar, faşist bir Hitler ya da yüzyıllar arasından atının üzerinde ışınlanarak gelen bir Napolyon ya da havada öfkeyle soluduğu nefesi bir zırh gibi asılı duran dehşet verici Cengiz Han veya belki de fıçıcı Diyojen'den başka kimseye eyvallah dememiş Büyük İskender!
Bilinçaltım alabildiğine gözlerimin önüne dökülürken son birkaç bin yıl o kadar dalgalı bir şekilde odanın her yerine dağılmıştı ki gördüklerimin beynime gitmesine vakit vermeden vücudum korkuyla kendisini koltuğun diğer tarafına atmıştı bile. Bütün vücudum titrerken merak da vücudumda adrenalin gibi salgılanan bir hormondan farksızdı artık, damarlarımdan bütün vücuduma merak pompalanıyordu. Daha fazla dayanamayıp koltuğun üzerinden kafamı uzatıp odanın içine baktım.
Düzgün giyimli, ciddiyetle direkt bana bakan bir diplomat, bir politikacı, yüksek rütbeli bir devlet memuru, bir devlet başkanı ya da bir parti lideri duruyordu hemen karşımda ve son derece hiddetli bir şekilde bağırmaya başladı kürsüden:
- Çıldırmak elinizde mi değil!?
Seçim kampanyası yöneten bir parti liderine yakışır süre sessiz kaldıktan sonra, aynı hiddetle devam etti:
- Bu, sizin çıldırmak için tek şansınız.
Sadece bana değil de sanki binlerce kişiye hitap ediyordu, hatta benim biraz ilerime bakarak konuşuyordu, duvara doğru. Kafamı biraz daha yukarı kaldırdım. Korkumun oranı merakımın oranına yenilmeye başlamıştı. Seçimi kazanmayı hayatındaki her şeyden daha çok arzulayan parti lideri hiddetli konuşmasına devam ederken:
- Bu tek hayatınız boyunca ölebilmek için birçok şansınız olacak ama yaşayabilmek için her an içinde sadece tek ve son derece cılız şanslarınız olacak. O şansları iyi değerlendirmelisiniz. O şanslara her anında değer vermelisiniz. Değerli. Değerli. Çok değerli. Ve her anınızda, durup düşünmeye vaktiniz yok. Çıldırın. Delirin. Akıllıların kayıplarına bakın; evrende her şey sonsuz ve dönüşebilirken zaman istisnadır. Akıllıların kayıplarına bakın ve delirin. Uyumlu aptallara bakmayın bile. İşaret beklemeyin. Kaçın. Kaçın onlardan.
O ana kadar adeta önünde binlerce kişi varmışcasına sağa sola baka baka konuşan parti lideri bakışlarını bana dikti:
- Ve her an için tek ve cılız birer şans. İp koparsa bağlarsın ama kısalır. Hayat...
Durup derin bir nefes verdi bir an sanki bir şeyler hissetmiş gibi ama bir başka derin nefesle hiddetini toparlayıp tekrar başladı bağırmaya. İşaret parmağını gene bana doğrultarak:
- Vazgeçtim hayatı anlatmaktan, delir! Düşünme bile. Düşünürsen sahip olduğun düşüncelerin saçmalığına kanaat getirirsin. Av olma. Kendini serbest bırak. Delir! Hayata av olma!
Odanın tepesini işaret ettiğinde birbirinden farklı renklerde halatların sarktığını fark ettim. Ne zaman oraya geldiklerini bilmediğime fazla şaşıramadan sadece "daha önce yoklardı" diye içimden geçirirken, politikacı tekrardan işaret parmağını bana doğrulttu ve hiddetle bağırmaya devam etti:
- Yukarıdan sarkan ipleri gören her akla, kuklalar ilham olur. Sana sarkıtılan oltalara şans verme! Beyninde hafifçe parıldayan o tek ihtimale şans ver: delir! Kaos senin uyumadan önce içtiğin bir kadeh şaraptır ve markası Anarşi’dir. Markayı sök, etiketlerden kurtul, kalıplardan kurtul! Ve her gece o kaosu geciktir; kaos bekledikçe demlenir, değerlenir ama sen bekleme delirmek için. Mantarı ısırma,
şişeyi kır ve şarabı özgür bırak. Rahat bırak. Kendini gör. Olması gerekeni izle. Ve yaşayabilmek için bu hayatı terk et.
Akli dengede durmakta sıkıntı yaşıyor bile olabilirdim o odaya gelirken ama karşımda bir akıl hastasını bulmak beklediğim bir şey değildi. Hani doktora gelmiştim sonuç itibariyle ve doktor çoktan hastalarına karışmıştı. Ya da bir tür tuzaktı bu. Bilemiyordum. Anlayabildiğimi de iddia edemezdim ve bunların üzerine bir de… Bir an havai fişek patlamasına benzer bir patlamanın içinde buldum kendimi! Hiçbir şey göremiyordum. Bayıldığımı ise biraz sonra gözlerimi koltuğun üzerinde tekrardan açtığımda anlamıştım.
Doktor, tekrardan doktordu ve ayağa kalkmam için kolumdan tuttu. Beni kapıya doğru götürürken az önce olup bitenlerle hiç alakası yokmuş gibi sakin bir şekilde konuşuyordu:
-Beyefendi, çünkü… Özgür kukla yoktur.
Kapıdan dışarı çıkarken kolumu yavaşça bıraktığını hissettim ve biraz daha hafif olduğumu. Yüzümdeki şaşkın ifadeyle birlikte kapıdan sonsuzluğa doğru uzaklaşırken bir anda arkamdan hiddetle kapıyı savuran parti liderini hissettim. Sonsuzluktaki izdüşümüme doğru elini dimdik doğrultmuş ve karşısındaki binlerce izdüşüme son derece hiddetli bir hâlde bağırıyordu:
ÇÜNKÜ ÖZGÜR KUKLA YOKTUR!
Henüz hiç yorum yapılmamış.
