Taksim denilen bir günlük maceralı yaşam.
Neyse dedik. Yemeğimizi hızlıca bitirdikten sonra attık kendimizi İstiklal caddesine, fotoğraf makinesi eşliğinde güzel mekânları çekip, afili pozlar yakalama peşindeydik. Bir yandan da koyu bir muhabbet sarmıştı her zamanki gibi, bir ara dilime Riff Cohen’in J’aime parçası dolanmıştı, Sait’e de doladım maalesef. Taksim’in yapısı o parçayı doladı dilime. Söyleyip gezmek istercesine, sokak sanatçılarının ezgilerini de unutmamak lazım tabii ki, kiliseye girdik yapıya göz attık. Bir de her yerde sanatsal müzeler vardı. Ara sokaklarda derin izleri hissettik. Her gün binlerce insanın geçtiği yerlerdi buralar, illaki bir şeyin izleri olacaktı, olmalıydı. Galata kulesine uzaktan bakınıyorduk, o ara Galata Kulesinin hikâyesinden bahsetmiştim ve arkasından evlenme teklifi için gözde mekânlardan biri olduğu notunu iliştirdim. Sait saatini bir kez daha kontrol ettikten sonra ufaktan tiyatro biletlerimizi almanın vakti geldiğini fark ettik. Taksim’i ve ara sokaklarını süzerek ağır adımlar ile yürüyorduk İstiklal’e doğru. Sait oradan atıldı.
S; İbn-i Haldun’un beni etkileyen çok güzel bir sözü var reis..
Y; Ne demiş ?
S; Coğrafya kaderdir.
Y; Güzelmiş..
Öyleydi gerçekten.. Coğrafya kaderdi, kaderimizdi. Taksim ise kaderler topluluğuydu bana göre. Bin bir çeşit insan ve bir o kadar da kader. Ben bu sözü ve getirisini içimde düşünmeye koyulmuşken kader bizi çokta güzel olmayan şeyler ile buluşturmaya hazırlanıyordu.
1
Henüz hiç yorum yapılmamış.
