Ceylin @Sumugunuyeme

KELEBEK

Her yanıma bulaşmış kan çizmelerimi dolduruyor, birkaç koyun var önümde. Onlar tek tek çiftlerden atlarken koynunda uyuduğum iblisin tırnakları etimi deliyor. Bir bebek uçurumun kenarında...


Kumar masasında dönen muhabbet, silahlardan düşen kurşunlara bir avuç zar eşlik ediyor. Tuhaf bir sessizlik var cesetlerde, uyuyorum gibi.


Bir uğultu dönerken başımda karanlığın içinden çıkıp bedenime batan hançerlerin açısıyla inledim.


Bir kadının ilahi sesi derinlerden çıkar gibi boğuk ve nameli, dönüyordu her yanımda.


Gözlerimi açmayı başaramasam da ellerimi oynatım ve bedenimi çepeçevre sarmalayan şeye dokunmaya çalıştım. Lakin bedenimde katı, avuçlarımda hava gibiydi.


Anlam veremeyerek kaşlarımı çattım, sahi tam olarak neredeydim ben?


"Tanrım!" Diye bağırdı bir kadın, boğazını yırtacak gibi haykırmıştı. Sesin geldiği yöne çevirdim başımı ve yüzüme sıcak bir ışık değdi. Zor da olsa gözlerimi aralamaya çalıştım, kirpiklerimi görebileceğim kadar açmayı başardığımda hemen ayaklarımın dibinde yanan koca ateşi gördüm. Fazlasıyla yakınımda olmasına rağmen sadece yüzümde sıcaklığı hissetmiş olmama kafa yoracak gibi olsam da ateşin hemen ardında sallanan gölgeler dikkatimi oraya çekti. Sanki bir grup siyah örtü sallanıyordu.


Gözlerimi yumdum ve o derinlerden gelen boğuk müziğe ince bir nidanın eşlik edişini dinledim kısa bir süre. Bu ağızlardan çıkan müzik o kadar korkunç gelmişti ki kalbimi hızlandırmıştı. Göğsüm daralırken gözlerimi yeniden açtım ve bu sefer iyice aralamadan durmadım.


Karşımda kocamanki ateş rüzgarla bir o yana bir bu yana dönüyordu. Hemen ardında ise örtü sandığım şey kanatlarını açmış bana bakan bir grup kelebekti, hep bir ağızdan duyduğum müziği söylüyorlardı. Nefesim kesildi, her birinin simsiyah kanatları ateşin ışığı olmasa karanlıkla yok olacaktı sanki.


Onlar cadıydı, Hanım Seli bana şeytanla anlaşma yapan kelebeklerin birer cadıya dönüştüğünü ve kanatlarının kapkara olduğunu söylemişti.


Etrafa bakındım, en son abimle ağaçtan düşmüştük lakin onlardan iz yoktu. Güvende olduklarını düşündüm, sonuçta kaçmamıştık, geri dönecektik. Onlara zarar vermeleri için bir sebep yoktu.


"Tanrım!" Diye yükseldi yine aynı ses ve o müzik aniden kesildi. Etrafımda daire oluşturmuş kelebeklerin önünde duran kadın bağırmıştı, parçalanmış kanatları titreyerek indi yavaş yavaş. Ardından bana döndü.


Yaşlı kadının, yılların izleri en korkunç şekilde işlemiş, yüzünde bir hüzün vardı. Ama o hüzün zerresi bile gözlerime bakan gözlerinde yoktu.


"Prenses Een! Kelebek hanedanının ilk, tek kanatlı ferdi!" Dedi bana ithafen. Sesi bağırdığıdan olsa gerek kısık ve pürüzlü çıkıyordu.


Bedenime batan hançerlerin ağrısı yeniden baş gösterince gözlerim kısıldı acıdan. Bebekken kurumuş bir ağacın gövdesine bağlamış vaziyetteydim ve abimle birlikte ağaçtan düşünce bir yerlerimi kırmış olacaktım ki her yerim ağrıyordu.


Abimin durumunun iyi olması için dua ettim içimden, düşmeden önce bedenimi onun bedenime siper etmiştim ama yine de endişeliydim.


"Kaçtın!" Diye yüksek sesle bağırınca kadın irkildim ve sırtımı iyice ağaca yasladım. "Ailen seni kaçırdı!" Diye yeniden bağırınca başımı hızlıca iki yana salladım.


"Geri dönüyorduk. Ben onları bunu yapması için kandırdım ama vazgeçtiler, geri dönüyorduk." Diye savundum ailemi.


Abime yaptıklarını düşününce tüylerim diken diken oldu. Kanatlarını kaybetmişti, üstelik biz daha onları fark etmeden önce. Geri dönmeye karar vererek doğru yaptığımı daha iyi anladım o an, Kurul'un cadılarıyla baş edemezdik ki.


Kadın kaşlarını çattı ve tüm nefretiyle yüzüme baktı. Daha sonra kollarını iki yana açıp üstündeki kıyafeti savurarak arkasını döndü.


"Tek kanatlı kelebeğin kaçmasına ön ayak olan herkesin cezası yargısız infazdır." Dedi kelebeklere karşı. Gözlerim büyüdü, sanki göz bebeklerim yuvalarından çıkacak gibi öne atılmıştı.


Kelebekler başlarını salladılar, ardından bir adım öne çıktılar aynı anda.


"Kaçmadık!" Diye bağırdım var gücümle. Lakin beni duymuyorlarmış gibi kimse bana bakmamıştı bile.


Bağlandığım iplerden kurtulmak için etrafa bakındım, ardından iplere. Lakin beni bağlayan hiçbir şeyin olmadığını görünce hareket etmeye çalıştım. Sanki hareketsiz bir rüzgar tüm bedenimi ağaca bağlamıştı.


"Kaçmadık diyorum!" Diye yeniden bağırsam da durum değişmedi. Kelebekler bir adım daha öne çıkarak çemberi daralttılar, hemen sonra önümde bir aralık bırakacak şekilde kenara kaydı iki tanesi.


Abimi gördüm, bir kelebek ensesinden tutmuş onu çemberin içine getiriyordu. Daha sonra Hanım Seli ve ablam geldiler. Üçü de birer kukla gibi hareket ediyor, ne yapılırsa onu yapıyorlardı sanki. Tek tek yüzlerine baktım, abim hala gözlerime bakakaldığı ifadesiyleydi, ablam korkmuş bir yüzle donmustu ve Hanım Seli bizi ağaçtan düşerken gördüğü şaşkın ifadeyle duruyordu.


Üçünün de kanatları yoktu!


Hareket etmeye çalıştım. Onlara zarar vereceklerdi, idam mi edeceklerdi!


"Lütfen bakın kaçmadık, lütfen zaten kanatlarını aldınız. " Dedim var gücümle bağırarak. Yaşlı kadın dizlerinin üstüne çökmüş ailemin arkasına geçti ve gözlerimin içine baktı. Kararmış dişlerinin hepsini yüzündeki kocaman gülümsemesiyle görebiliyordum. Bundan zevk alıyordu, o da durumun farkındaydı ama bunu yapmak istiyordu.


"Lütfen!" Dedim diğer kelebeklere dönerek. Lakin hiçbiri beni duyuyor gibi durmuyordu. "Onlara zarar vermeniz için hiçbir sebep yok, buradayım işte. Kurban töreni ertelenmedi bile. Lütfen durun!" Diye bağırdım, bir yandan da beni sarmış görünmez şeyden kurtulmaya çalışıyordum. Her yanım kan içindeydi, bedenimde çıtırtılar duyuyordum ve her seste canımın acısı katlanıyordu lakin hiçbirini umursamadım. Ailemi kurtarmam gerekiyordu.


Yeni bir kelebek girdi çemberin içine, onu hemen tanımıştım. Abim ve bana saldıran kelebekti. Elinde patlayan metal gözlerimi aldı.


Daha önce de gördüğüm bıçağına bu sefer ateşin ışığı yansıyordu.


"Bu adam bizi duymuş olmalı, lütfen söyle onlara geri dönüyorduk, lütfen söyle!" Diye bağırdım ona ama o da diğerleri gibi beni duymuyor gibi önümden yürüyüp geçti. Yaşlı kadının yanına varınca elindeki bıçağı kadının elline verdi. Gözlerimin içine bakarak buruşmuş elinde bıçağı salladı, ardından abimin omzunun üstüne değdirdi ucunu.


Yeniden seslendim onlara, etrafımdaki her kelebeğin tek tek yüzüne baktım, kral ve kraliçe belki duyar diye onların adını bile bağırdım. Lakin aldığım tek yanıt, "Kelebeklerin soyunun devam etmesi için tek şansımızı elimizden almaya çalışan günahlarlar!" diye bağıran yaşlı kadından çıkmıştı. Beni hiç duymuyan kelebekler kadını duydu ve başlarını salladılar onaylar gibi.


Yaşlı kadının gözlerine baktım. Yüzündeki ifade bu durumdan aldığı zevki yansıtıyordu.


"Eğer gerçekten tanrı katına çıkarsam hepinizi parçalaması için ona yalvaracağım, onurum ve kanım üstüne yemin ederim ki ailemi bırakmazsan hepinizin ebedi cehennemi için ruhumu sunacağım tanrıya." Dedim bağırarak. Durumun farkındaydı buradaki herkes, derdimi anlatmanın faydası yoktu. Çare olarak onları tehdit etmeyi bulmuştum, işe yarayacaktı. Yaramak zorundaydı.


Yaşlı kadının yüzündeki ifade soldu ve yerini öfkeye bıraktı. Kapkara gözleri bir ayna gibi ateşin ışığını yansıtıyordu. Elindeki bıçağı abimin omzundan indirince derin bir nefes aldım. Bunca zaman nefesimi tuttuğumu o aldığım nefesle fark etmiştim.


"Beni duydun." Dedim kadının gözlerine dimdik bakarak. "Ailemi bırakın yoksa size yardım göndermesi için kurban verdiğiniz tanrıdan sonsuz cehenneminizi yalvarırım." Diye devam ettim ve etrafa kısaca göz atıp hala tepkisiz duran kelebekleri inceledim.


Yaşlı kadın bir adım geri çekilip ailemden uzaklaştı, yüzündeki öfke nedendi anlamamıştım ama beni daha görmeden benden nefret ettiği barizdi.


"İblisle anlaşma yapmış birini ebedi cehennemle mi tehdit ediyorsun?" Dedi ve yüzündeki öfkenin yerine kocaman bir gülümseme yerleştirdi.


O an kulaklarımda tiz bir ses başladı ve dış dünyanın sesi yok olup gitti. Bedenimdeki tüm ağrı yok olurken gözlerimin önünde birkaç karanlık gölgenin geçtiğini gördüm ama ne olduklarını anlayamadım.


Yaşlı kadın abimin arkasına geçti ve elindeki hançerle boğazına derin bir çizik attı. Abim hiç tepki vermeden bekledi; ağzından, burnundan ve boğazındaki derin kesikten akan kan tüm bedenini boyadı yavaş yavaş. Daha sonra kadın ablamın arkasına geçti ve gözlerimin içine baka baka onun da boğazını kesti. Aynı şeyi Hanım Seli'ye de yaparken boğazımın hasta olmuşum gibi ağrımaya başladığını fark ettim.


Bağırıyor muydum ben?


Dizlerimin dibine kadar akan kırmızı sıvıya baktım, sıcaktı ve rengi oldukça güzeldi. Daha sonra biri ellerimden tuttu ve Avuçlarımı o sıcak sıvının içine daldırdı.


Etrafımda dönüp duran bir grup kelebek vardı, kısa süre onları izledim ama aklım boğazımdaki gittikçe artan ağrıya takılmıştı. Sonra gözlerimi onlardan ayırdım ve kırmızıya daldırılmış ellerime baktım. Üstünde oturduğum zemin yavaş yavaş yumuşayıp sıcak bir yatağa dönerken bu durum beni memnun etmişti. Zira her yanım o kadar çok ağrıyordu ki biraz dinlenmek gerekliydi.


Yattığım yerden yeniden kelebeklere baktım. Dönüp duran kelebekler birer renk cümbüşüne dönüp başımı ağrıtmaya başladığından gözlerimi onlardan kaçırdım ve ellerimi yüzümün hizasına kaldırdım, avcumdaki kırmızı sıvı biraz yüzüme damlamıştı.


"Ne bağırıyorsun bir saattir deli dana gibi sen!" Huysuz ve kısık bir ses duyunca irkildim. Birkaç şey tepemden uçup geçti ve esen rüzgar saçlarımı savurdu. Gözlerimin önüne kadar kaldırdığım ellerimi indirince huysuz sesin sahibi kadını gördüm. Fazlasıyla yaşlanmıştı, elinde bir bastonla beli bükük şekilde durmuş bana bakıyordu.


"Anlayamadım efendim?" Dedim ve boğazımın ağrısıyla öksürdüm hemen sonra. Hasta mı oluyordum? Sesim kısık ve pürüzlü çıkmıştı.


"Ne bağırıyorsun diyorum, bütün ormanı ayağa kaldırdın sabah sabah." Dedi ve bastonunun ucuyla etrafı gösterdi. Etrafımızdaki bebek ağaçlara bakındım, kaşlarım çatılmıştı.


"Bağırıyor muydum?" Dedim şaşkın vaziyette. Hem ben neredeydim, ellerim neden kan içindeydi?


"Boğazını kanattın bağırmaktan bir de soruyor musun!" Dedi ve homurdandı. Küçülmüş tatlı bedeni bu huysuzluğa yakışmıyordu doğrusu.


"Kusura bakmayın efendim, farkında değildim." Dedim ve ellerimi yere koyup ayağa kalkmaya çalıştım. Lakin tam o anda belimden yüksek sesli bir çıtırtı yükseldi ve olduğum yerde çöktüm. Acısı enseme kadar sıcacık çıkarken elimi belime atıp inledim. Yaşlı kadın hemen yanıma gelmişti.


"Ne oldu sana böyle, biri bir şey mi yaptı?" Dedi ve bastonuyla belime dokundu. Düşünür gibi mırıldanırken o, başımı iki yana salladım. "Hatırlamıyorum ki." Dedim dürüst davranarak. Bu yaşlı kadının bana kötü davranacağını düşünmüyordum zaten gücünün yeteceği de yoktu. Anladığım kadarıyla kelebek diyarında da değildim. Orada bu kadar küçük ağaçlar ve bakımsız ormanlar bulamazdınız


Kurban mı edilmiştim? Öyleyse neden hiçbir şey hatırlamıyordum, üstelik neydi bu üstümdeki kan ve bedenimdeki ağrılar?


"Kamer." Diye seslendi kadın bastonuyla belime dokunurken. Sanki eliyle dokunur gibi bastonuyla da hissediyormuş tavrı vardı üstünde.


Dört ayaklı bir canavar ağaçların arkasından, sırtında tahtadan bir arabayla çıkınca ağrıdan bayılmak üzere olmasam canavarın yanına koşacaktı neredeyse.


Dik duran kocaman kulakları, tüylü bedeni ve uzun burnuyla o kadar güzel görünüyordu ki.


"Gel Kamerim gel, şu kızcağızı alalım bir." Dedi yaşlı kadın ve canavar yanımıza yaklaştı. Yaşlı kadın kendisinden hiç beklemeyeceğim bir kuvvetle beni kucağına tek seferde alınca hem acıdan hem de şaşkınlıktan gözlerim büyümüştü. Beni canavarın arkasındaki üstü açık tahtadan arabaya yatırdı ve gözlerime baktı.


"Dur bakalım az dayan, şifacıyımdır hallederiz." Dedi ve sinirli bir tavırla derin bir nefes alıp başını iki yana sallayarak canavarın yanına gitti.


Masmavi gökyüzüne baktım, aklıma gelen ilk şey kurban edildiğim olmuştu ve düşününce oldukça mantıklı geliyordu. Özellikle de canavarı gördükten sonra. Ama hayattaydım?


Herkes ayinde kurbanların yerin altına gömüldüğünden bahsederdi, sonuç olarak kurban edilen kelebekler öldürdü ve ruhları tanrının yanına giderdi anlatılana göre.


Beni de toprağa gömdükleri için yaralanmış olabilirdim, hatta belki öpmüştüm ve şu an gördüğüm bedenim aslında ruhumdu.


Derin bir nefes aldım ve temiz havayı kokladım. Canavardan gelen koku dışında pek koku yoktu ve bu beni fazlasıyla şaşırmıştı. Hayatım boyunca çiçeklerin kokusuyla süslenmiş bir havada yaşadığımdan bu hava bana bomboş gelmişti doğrusu.


Meyvasuyu ve su arasındaki fark gibi düşünebilirsiniz işte.


Yaşlı kadının ağzının içinden mırıldanmalarını dinlerken ailemi düşündüm. Abim ve ablam üzülmüştü kesinlikle buraya geldiğim için. Hatta beni öldü sandıkları için. Kral ve kraliçe de üzülmüş olabilirdi, sonuçta onların çocuklarıydım. Hanım Seli eminim ne kadar sorumsuz biri olduğumdan dem burmaya devam ediyor ama içten içe üzülüyordu. Hepsi de özlemişti beni bence, sevmediklerini düşünmüyordum. Ama çok da ah vah edilmemiştir, kraliçe hep ben kurban verildikten sonra abimin evleneceği bir kız bulmaktan bahsederdi. Kesin hazırlıklar yapmaya başlamıştı bile, bu konuda fazlasıyla özenli biriydi.


Ah, acaba abim nasıl biriyle evlenecekti, orada olsaydım kesin onunla iyi anlaşırdım. Tabii kral benimle konuşmasına müsaade etseydi.


Gözlerimi yumdum ve yüzüme değen güneşi hissettim. Sanırım bir daha onları göremeyebilirdim, gerçi tanrıdan rica etsem diğer kanadımı da verip beni eve gönderir miydi acaba?


Kanadım aklıma gelince yerinde olmadığını fark etmem uzun sürmedi, telaşla elimi sırtıma attım ve kontrol ettim. Üstüme giydirdikleri geniş kazağın altında olduğunu fark edince rahatladım hemen. Çok bir işe yaramasa da o da benim gibi yalnızdı işte. Birlikte yalnızlığımızı yaşıyorduk. Elimden gitmesini istemezdim.


"Uyuma sakın ölüp kalırsın başıma. Uğraşamam valla sonra cenazenle ailenle falan." Diye seslenince kadın kapattığım gözlerimi hızlıca açtım çünkü farkında olmadan uykuya dalmaya başlamıştım. Ama o kadar tatlı bir uykuydu ki tarifi mümkün değildi. Gerçi halime bakılırsa baya bir yorulmuştum.


"Geldik zaten dayan." Dedi kadın hemen sonra, canavar durdu ve kadın yanıma gelip beni kucağına aldı. Durumum dışarıdan bakılınca çok kötü görünüyordu sanırım çünkü bana sürekli daya diyip duruyordu. Ama doğrusu belimdeki ve boğazımdaki ağrı dışında kendimi çok da kötü hissetmiyordum. Bir de yorgundum bay bir.


Kadın beni taşırken gözlerimi etrafta gezdirdim, hafif bulanık görsem de küçük bir evin bahçesine girdiğimizi anlamıştım. Daha sonra eve geçtik, içerisi dışarıya oranla sıcacık ve mis gibi yemek kokuyordu.


Kadın beni yumuşak bir yere yatırıp hızlıca yanımdan ayrıldı. Yattığım yerin yatak olduğunu fark etmem gereksiz yere uzun sürmüştü. Birkaç metre uzağımda içinde ateş yana demir bir kutu fark ettim. Sıcaklık o kutudan geliyordu.


Kadın elinde bir kitap ve birkaç ne olduğunu bilmediğim şeyle gelince gözlerim kitapta asılı kaldı. Geldiğim yerde kitap bulmak çok zordu, bulduğumu da hemen okur ve zarar görmemesi için muhafaza ederdim. Bir kitabı yüzlerce defa okumuşluğum bile vardı.


Kadın elindeki diğer şeyleri hemen yanımda bulunan masanın üstüne bıraktı ve kitabı karıştırdı. Boynuna asılı olduğunu yeni fark ettiğim gözlüğü gözlerine takmasına rağmen gözlerini kısıyordu. Bu tavrını tıpkı Hanım Seli'ye benzetmeden edemedim. Çocukken az dalga geçmezdim onunla.


"Kapat gözlerini şimdi ama uyuma, kısa sürecek zaten. Sabaha bir şeyin kalmaz." Dediğinde gözlerimi kapattım ve onun narin bir sesle ninni gibi mırıldanmasını dinledim. Bu sese karşı uykum iyice bastırırken uyumamak için düşünmeye karar verdim.


Buraya nasıl geldiğimi hatırlamaya çalıştım, en son kraliçe beni yemek masasından kovuştu ve ben de sinirlenip kalkmıştım. Sanırım o an kozaya geçtim. Ama sanki daha önce bunları düşünmüş gibi hissediyordum. Daha önce ne olduğunu düşünmüş ve bu kanıya varmışım gibi. Ama mekan zaman, hiçbir şey yoktu bu hissime dair. Sadece dejavu hissi veriyordi.


Kaşlarımı çattım, dejavu kısmını da daha önce düşünmüşüm.


"Hiçbir şey hatırlayamıyorum hanımefendi, buna da bir çareniz var mıdır?" Dedim kendi kendime düşünerek bu işten çıkamayacağımı anladığımda. Kadın ninni gibi söylediği sözlerini bıraktı bir süre. "Hatırlamasan daha iyi bence." Dedi ve ninnisine devam etti. Sanırım bu evet demekti, bedenim İyileştikten sonra bunu ondan rica etmeye karar verdim. Daha sonra tanrıyı bulur ve kelebeklerle ilgili durumu anlatırdım ona. Bir de geri dönmek istediğimi falan söylerdim, yani geri dönmenin bir yolu varsa izin vereceğine inanıyordum doğrusu. Sonuçta bir tanrının bana ihtiyacı olmazdı ki.


Etraf derin bir sessizliğe gömülerken abimin gülümseyen yüzüne baktım ve gülümsedim. Kalbimde kocaman bir delik oluşmuş gibi ağrılar baş gösterse de ifademi değiştirmedim. "Unuttun mu Een?" Dedi ve arkasını dönüp yüksek ağacın yaprakları arasından etrafa bakındı. Ona yaklaşıp neye baktığını anlamaya çalıştım lakin baktığı yönde hiçbir şey yoktu.


'Neyi' diye sormaya çalışsam da uyuşmuş ağzım açılmıyordu.


Abim bana döndü, yüzündeki gülümsemenin yerinde donuk bir ifade vardı sadece. Gözlerime bakakalmışken "Demek unuttun!" Diye bağırdı yüksek sesle. Bir adım geri çekilip ellerimi havaya kaldırdım.


Neyi unuttuğumu sormaya çalışsam da ağzım bir türlü açılmıyordu. Abim yeniden aynı cümleyi bağırınca titremeye başladım. Güçlü bir rüzgar esti ve ağacın yapraklarını savurduğu etrafa. Abimin yüzünden geçen bir yaprak gözlerini sıyırıp gecse de hiç tepki vermemişti. Gözlerini bile kırpmamıştı. Bu adım daha geri çekildim. Yine o dejavu hissi baş göstermiş, kalbime tarifi mümkün olmayan bir yük bindirmişti.


Yeniden bağırdı bana . Bir süre sonra tekrar tekrar ayı şeyleri söyledi, ama ağzımı açamıyordum. Ellerimi yüzüme attım ve dudaklarıma tırnaklarımı geçirdim.

"Neyi!" Diye bağırdığım gibi yataktan fırlamıştım.


Hemen yanımda oturan yaşlı kadın elindeki kitabı yatağa bırakıp omuzlarıma dokundu beni sakinleştirmek ister gibi. Nefes nefese vaziyette etrafıma bakındım, sıcak demir kuru hala yanıyordu.


"Yeni iyileştin, yine kırarsan kemiklerini bu sefer yardım etmem." Dedi kadın ve omuzlarımı bırakıp yerinden kalktı. Kitabı masanın üstüne bıraktığı sıra göz ucuyla kanter içinde kalmış halime bakmıştı.


"Çıkar üstündekini, merhem sürüp temiz bir şeyler giydirelim sana. Birkaç saat yemek yasak, sonra turp gibi olursun." Dedi ve masaya bıraktığı beyaz uzun şeyi aldı eline. İtiraz etmeden başımı sallayıp kazağımın eteklerinden tuttum ve kaldırdım. Kadınların yanında çıplak olmak alıştığım bir durum olduğundan utanmadan üstümü çıkardım.


Yaşlı kadın başını kaldırdı ve belime baktı. Parmağına beyaz uzun şeyden çıkardığı ıslak şeffaf maddeyi belime yaklaştırdığı sıra eli donup kalmıştı. Gözlerini yavaşça kaldırdı ve sırtımda tek başına duran, biraz ezilmiş ve pulları hasar görmüş kanadıma baktı.


"Ne bu?" Dedi şaşkın vaziyette. Anlaşılan tanrılar dünyasında kelebek yoktu.


"Kanatlarım." Dedim ve duraksadım. Kadın anlamıştı tabii kanadım olduğunu, onu sormuyordu elbette. Bu yüzden "Ben bir kelebeğim efendim." Diye ekleme yaptım hemen sonuna.


Kadın elindeki merhem dediği şeyi masaya fırlattı ve köşede duran bastonunu aldı eline hızlıca.


"Bu dünyadan değil misin sen?" Dedi, huysuz tavrı artmıştı ama bu seferki tatlı durmuyordu.


"Ben tanrıya kuran olarak..."


"Küçük hanım iyileştiniz, artık gidebilirsiniz." Diye sözümü kesti ve evin kapısına doğru yürüdü. Şaşkın vaziyette bakakalmıştım. Başka bir yerden geldim diye beni kovuyor muydu?


"Bir hata mı yaptım efendim?" Dedim yataktan kalkarken. Kadın göz ucuyla bana baktı, kapının koluna giden eli havada kalmıştı.


"Sen hata işlemedin ama biri senin benim evimde kaldığını öğrenirse kellesinden olacak kişiler ikimiz olacağız." Dedi ve kapıyı açtı. Bu gitmem gerektiğini anlamına gelmiyordu. Ama ne demek istediğini anlamadığım için soru sormaya devam ettim.


"Bir kuralı mı çiğnedim, kurban edilmek suç mu? Neden beni öldürsünler, hatta siz bana yardım ettiğiniz için sizi de?" Diye sordum elimdeki kıyafeti üstüme geçirirken.


"Sen tanrıya gönderilmiş bir kadınsın, buradaki kadınlar senin ona yaklaşmana müsaade eder mi sanıyorsun. Haberini alır almaz seni yok edecekler, tanrının haberi bile olmayacak."
7
Ceylin @Sumugunuyeme

Teşekkürlerr

DiptekiŞair @DiptekiSair_3403

Kaleminize sağlık. 🙂

1