KELEBEK
Henüz birkaç dakika yürümüştüm ki basan yorgunlukla oturacak yer aradım. Her ne kadar uzun uzadıya yeşil çimenlerin arasına kendimi bırakmak istesem de hemen arkamda beni takip eden Hanım Seli'nin kızacağını bildiğimden en yakın çiçeğe, olabildiğince sakin davranmaya çalışarak ilerledim. Yorgun olduğumu belli etmek istemiyordum, koza dönemimi elimden geldiğince uzatacaktım. Zira ne kadar geç olursa o kadar iyiydi.
Yüzü güneşe dönük asya lalesi benim yaklaştığımı hissedince hareketlendi ve yapraklarını açıp oturabilmem için yer sundu bana. Yeni yeni ürettiği polenleri havalanıp etrafa yayılınca gülümsedim ve geniş yapraklarından birinin köşesine nazikçe oturdum. Polenleri seven iç güdülerimle sağ omzumda tek başına duran kanadım minik minik hareketlenmişti. Uçmak istiyordu o da lakin yalnızca tek kanatla doğmuş bir kelebek olarak uçmak benim için bir hayalden ibartetti.
Rengarenk kanadıma göz attım, tek bir umudum kalmıştı diğerinin de çıkabilmesi için, yanlızca bir şansım. O kadar korkuyordum ki kanadımın çıkmamasından kozamı uzatıp duruyordum. Zira diğer kanadım çıkmazsa sonum benden önceki tek kanatlı kelebekler gibi olacaktı. Atalarımızın tanrılara karşı işledikleri günahların bedelini böyle ödüyorduk işte, yanan biz olmuştuk. Bir nevi 'kurunun yanında yaş da yanar' sözünün tanrı uygulamasıydık. Bu sözü de antik kitaplardan birini okurken görmüştüm bu arada, eskiden yaşayan ve bizim evrimleşmiş halimiz olan insanlar hem çok aptal hem de fazlasıyla zekiymiş doğrusu. Gerçi biz de pek farklı sayılmazdık.
"Yorgun musunuz prensesim." Diye sordu Hanım Seli, ne kadar belli etmemeye çalışsam da Hanım'ın keskin gözlerinden kaçmak çok zordu.
"Biraz halsiz hissediyorum bu gün, uykumu alamadım sanırım." Diye yanıt verdim ve gülümseyerek durumun gerçek olduğunu kanıtlamaya çalıştım. Ama her zaman kötü bir yalancı olmuştum.
"Koza döneminizin geçen hafta gelmiş olması gerekiyordu aslında, ertelemeye çalışmıyorsunuz değil mi?" Dedi ve gözlüğünün üstünden her zamanki katı bakışını attı. Kendisi beni büyütmüş olsa da bana pek sıcak kanlı olduğu söylenemezdi. Diğer Hanımların yanımda durduğu günler kendimi daha iyi hissediyordum doğrusu.
"Her zaman günü gününe tutmuyor ki anne, biliyorsunuz siz de." Dedim ve daha fazla oturursam kendimi belli edeceğimi düşünerek ayaklandım. Tatlı lalem üzülerek yaprağını geri çekmişti, bu bahçedeki tüm çiçekler gibi onun da bakımını küçüklüğünden beri ben üstlendiğimden aramızda anne çocuk bağı vardı sanki. Başta, burada yapılabilecek pek bir şey olmadığından bakımlarını yapmaya başlamış olsam da zaman içerisinde bu işi çok sevmiş ve onları çocuklarım gibi görmeye başlamıştım. İşte onlardan ayrılma korkusu da vardı içimde kocaman, kanadım çıkmazsa hayatım altüst olacaktı. Daha doğrusu bir hayatım olmayacaktı.
"Acıktım sanki, yemek saati gelmedi mi henüz?" Dedim yürüyüşe devam ederken. Bayıldım bayılacak gibi hissediyordum, ne kadar ertelesem de bedenim koza için beni ikna etmeye çalışıyordu ve sürekli olarak zihnimi uykuya itiyordu. Acilen oturmam ve enerji toplamam gerektiğinden yemek masası fazlasıyla uygundu.
"Şu an masa hazırlanıyor prensesim, dilerseniz yavaştan gidelim, biz varana kadar masa hazırlanacaktır." Dediğinde başımı sallayıp yolumu değiştirdim.
Ülkenin kelebek prensesi olarak hem çok şanslı hem de dünyanın en şanssız kişisi olabilirdim. Elimin altında istediğim her imkan vardı lakin özgürlüğün zerresi bile bu imkanlar içine eklenmemişti. Öte yandan Hanım Seli'nin anlattığına göre dışarıda açlıktan ölen çocuklar vardı. Bu korkunçtu, yönetim bu konuda bir şeyler yapmalıydı, dünyadaki kaynaklar hepimize yetecek kadar vardı ki sadece saraydaki kaynakları bile paylaşsak insanlar zenginleşirdi. Ama bunu dile getirdiğimde bana gülmüşlerdi. Bizler daha zengin değilsek kraliyet olmamızın öneminin kalmayacağını vs. birçok şey sıralamışlardı ama bence tüm cümlelerinin sonu asla doymayan gözlerinden kaynaklıydı.
Sarayın yemek salonuna vardığımızda ailem de yavaş yavaş inmeye başlamıştı. Hanım Seli her zaman oturduğum koltuğu çekti ve oturmama yardımcı oldu, sanki koltuğumu kendim çeksem kolumu kıracakmışım gibi korumacı davranmaları bana yabancı bir durum değildi çünkü çocukluğumdan beri karşılaştığım muameleydi bu.
Abim ve ablam masaya oturduğu sıra abim avuçlarını birbirine sürttü ve masaya göz attı.
"Kurt gibi acıktım." Dedi ve yavaş yavaş tabağını doldurmaya başladı. Ben ve ablamsa masa adabına uymak adına kral ve kraliçenin gelmesini bekliyorduk. Doğrusu adabı bir köşeye atıp abim gibi hiçbir şeyi umursamadan hareket etmeyi çok isterdim ama kraldan fazlasıyla korkuyordum. Bu zamana kadar bana sesini bile yükseltmemiş olsa da çocukluğumdan beri bana bakan gözlerinden ve koca cüssesinden hep korkardım. Hatta bir keresinde Çiçek Bayramı'nda kafama bir çiçek tacı takmak için beni yanına çağırdığında korkudan ağlayarak odama kaçtığımı hatırlıyorum. Zaten o zamandan sonra bir durum olmadığı sürece benimle iletişim kurmaya bile çalışmamıştı. Sanırım bu sorun sevgisiz büyümemden kaynaklı olabilirdi, emin değildim.
Kral ve kraliçe yemek salonunun büyük kapısından içeri, arkalarındaki Hanım ve Beylerden ordularıyla girince ablamla ayağa kalktık ve onları selamladık. Abimse oturmuş yemeğini yiyordu. Kral kraliçenin elinden tutup onu koltuğuna oturttuktan sonra kendisi de geçip koltuğuna oturdu ve abime öfkeli bir bakış attı. Bakışını görünce hemen önüme dönüp bakacak başka şeyler aradım. Ablam takıldı gözüme, göz göze geldiğimizde bana gülümsedi. Arkasındaki iki rengarenk kanadı titretmişti. Beni sevdiğinden ne zaman görse sevinirdi ve kanatlarını tutamazdı. O benim gibi şanssız değildi, sadece ben...
"Misure ne zaman sofra adabına uyacaksın sen!" Dediğinde kral, ablama sunduğum gülümseme soldu. Yavaşça yerimize oturduk ve neredeyse her gün yapılan konuşmayı dinledik.
"Baba gerilme bu kadar biz bizeyiz işte, ne gerek var salak saçma kasılmalara." Dedi abim ağzı dolu dolu konuşarak. Gerçek anlamda ağzı yemek doluyken konuşmuştu, hiçbir zaman böyle şeylere önem vermezdi zaten.
"Sana bu krallığı emanet edeceğim ben!" Dedi babam yüksek sesle. Sinirlenince her zaman sesi yükselirdi.
Göz ucuyla bana baktığını hissettim, daha sonra boğazını temizledi ve daha düşük bir ses tonuyla devam etti. 'Kültür ve geleneklerimize uymayan bir krala nasıl güvenir halk?'
Abim omuz silkti ve bana baktı, sonra bakışlarını hemen kaçırmıştı. Sanırım asi ruhu bir tek bana gelince kurallara uymaya karar veriyordu. "Darlamayın beni, yemeğinize bakın." Dedi sesi düşerek.
Kimin gözü bana değse her zaman harareti söner ve konular kapanırdı. Suçluluk duygusu mu hissediyorlardı emin değildim ama hissetmeleri gerekiyordu. Zira tüm atalarımızın günahı benim boynuma kalmıştı ve bedelini bir tek ben çekecektim.
Bir süre sessiz kaldı herkes, tabağıma birkaç parça doldurdum ve sessizce yemeğimi yemeye başladım ben de. Kimse konuşmazken bir şeylere katlanmak daha kolay olabiliyordu doğrusu. Bir süre sonra sessiz kalmak zorunda bırakılsam da bana yüklenen zorunluluklar fazlasıyla ağırdı, bir de sürekli etrafımda kavga eden ailemi görmek istemiyordum.
"Senin koza dönemin geçmedi mi?" Diye sordu kraliçe aniden. Koca sessizliğin içinde sesi o kadar yüksek gelmişti ki kulağıma irkilip elimdeki çatalı yere düşürmüştüm. Kıyafetime bulaşan ete baktım, Hanım Seli hemen bir peçete alıp yanıma koştu. Normalde olsa azarlardı ama kraliçenin yanındayken azarlama işini ona bırakıyordu.
"Doğru kraliçem." Dedim ve bana uzatılan yeni çatalı aldım. Hanım Seli hızlıca üstümü temizlemişti.
"Şu ürkek kedi gibi hareketlerin gözüme hala batıyor." Diye söylendi sessizce. Daha sonra elindeki çatalı ve bıçağı bıraktı ve namına yakışır bir edayla ağzını sildi.
"Neden hala kozaya geçmedin? İnsanlar huzursuzlanmaya başlıyor." Katı tavrı her zamanki gibiydi, asla gülümsediğini görmemiştim. Ağladığını da öyle.
"Halkın ne dediği umurunuzda kraliçem ama nasıl hayat sürdükleri umurunuzda değil." Dedim ve gülümsedim. Zaten yeterince sorumluluk yüklenmişti üstüme, bir de bana olan tavırlarına sessiz kalacak değildim.
Kraliçe verdiğim cevaptan memnun kalmadığını hemen yüzüne yansıtmıştı. Kral ise her zamanki gibi bana bir bakmış atmış ardından da susmuştu. Kesinlikle bana müdahale etmez ne dediğime karışmazdı. Daha doğrusu benimle muhattap olmazdı. Bunu sebebi o gün korkup kaçmam olabilirdi, belki de yaşlı ruhu bunu kaldıramıyordu ve o da görmezden gelerek üstünü kapatmıştı.
"Hanımefendi sesiniz çok çıkıyor sizin, odanıza gitme zamanınız gelmiş anlaşılan." Dedi kraliçe, bu otoriter tavrı sadece bana değildi elbette. Ablama ve abime de aynı yüzü gösterirdi her zaman.
Önümdeki peçeteyle ağzımı sildim ve ayağa kalktım.
"Memnun olurum, sofranızda oturmak sizden kaynaklı beni mutsuz ediyor çünkü kraliçem." Dedim ve arkamı döndüm.
Ilık bir rüzgar esti etrafımda, güneş ışıkları sıcacık hissettiriyordu. Abim tırmandığı ağaçtaki kocaman elmayı kopardı ve aşağı indi hızlıca. Henüz kanatları küçük olduğundan uçamıyordu ama fazlasıyla dengeli ve çevik biri olduğundan her yere kolaylıkla tırmanıp inebiliyordu.
Heyecanla bana uzattığı sulu elmayı aldım ve ısırdım. Sırtımdaki minicik, tek başına kanadım durmadan sallanıyordu.
"Güzel mi tadı?" Dedi abim eline bulaşmış ağaç reçinesini üstüne silerken. Telaşla kolumdaki sepetten peçete çıkardım ve ona uzattım.
"Buna sil abi elini, Beyler yine kızar sonra sana." Dedim hızlıca. Ağzımdaki elma parçaları hızlı konuştuğum için etrafa dökülmüştü. Abim güldü ve peçeteyi alıp azıma yapıştırdı.
"Sen ağzını tut önce, kızsınlar hem bana ne." Dedi omuzlarını silkerek ve arkasını döndü. "Hem bu gün seni buraya getirdim diye de kızacaklar, boşver. Asıl kanadın çıkmazsa seni onlara vermeyeceğim için daha çok kızacaklar."
Hızlı bir rüzgar esti ve saçlarımı savurup gözlerimi kapadı.
Hafifçe esen bir rüzgar girdiğim küçük yere bir delikten sızıyordu. Sonbaharın dökülen yapraklarının kokusu vardı rüzgarda. Kaşlarımı çattım, henüz bahar gelmişti neydi ki bu koku!
Yerimde kıpırdadım ve içinde bulunduğum küçük yer hışırdadı. Bu hışırtıyı bir yerden tanıdık geliyordu da ne olduğunu çıkaramamıştım.
En son nerede olduğumu düşünmeye çalıştım ama sanki o sızan rüzgar kafamın içine giriyor ve her şeyi birbirine katıyordu.
Derin bir nefes aldım ve olduğum yerden çıkmak için hareket etmeye çalıştım. Bedenim uyuşuktu, sahi en son abimle elma yiyorduk sanki. Tadı hala ağzımda gibiydi.
Başımı iki yana salladım çünkü düşüncem saçmaydı. Biraz önce yaşadığımı düşündüğüm şey rüya olmalıydı zira abim ve ben küçük çocuklardık.
Yeniden hareket etmeye çalıştığımda bedenimin daha kuvvetli olduğunu hissettim, kuru yaprakların arasındaymışım gibi hışırdıyordu içinde bulunduğum yer. Bacaklarımı oynatım ve zor da olsa dizlerimin üstüne oturdum. Hiç gözlerimi açmadığımı o an fark etmiştim.
Karıncalanan ve uyuşan bedenimi oynatım biraz ve başımı arkaya atıp boynumu rahatlatım. İnanılmaz tanıdık gelen bir anı yaşıyordum, dejavu gibiydi ve sanki bunu defalarca yapmışım hissi vardı üstümde. Gözlerimi açtığımda ise masmavi gökyüzü karşılamıştı beni. Hava o denli sıcaktı ki üstümden terler boşalıyordu.
Üzgün bir nida duyunca irkildim, sanki kendime gelmem dışarıdan birinin müdahale etmesine bağlıymış gibi bedenim aniden açılmıştı. Zihnim de öyle.
Kozadan çıkıyordum!
Başımı eğdim ve içinden çıktığım küçük kozaya baktım hızlıca. Sonra sesin geldiği yöne dönüp Hanım Seli'nin beni izlediğini gördüm. Ses ondan çıkmıştı. Kanatlarıma ise bakmaya cesaretim yoktu. "Evladım." Dedi Hanım Seli ve yanıma uçtu hızlıca. Yüzündeki her zaman yerleşik olan katı ve ruhsuz ifade gitmiş korku ve hüzün almıştı yerini. Bu bile kanatlarım için yeterli bilgiyi vermişti bana.
"Anne ne yapacağım!" Diyebildim sadece. Arkamı dönüp baktığımda öncekine oranla daha büyük ve parlak kanadım yine yapayalnızdı. Boğazım kurudu, gerçi uzun zamandır hiçbir şey yiyip içmediğim için zaten kurumuştu.
Titreyen ellerimi uzattım ve Hanım Seli'nin ellerine dokundum, yaşlı kadının buruşuk elleri hemen cevap vermişti bana. Ellerimden tuttu ve gözlerimin içine baktı. İçimde kocaman bir korku ve yanında da hüzün toplandı. Umutlarım kırılıp dökülmüştü, ağlayabilseydim hıçkırarak ağlardım sanırım.
Uzun zaman olmuştu ağlamayalı, çok uzun zaman. Öyle ki ağlamanın nasıl bir şey olduğunu unutmuş hale gelmiştim. Sürekli zayıf ve güçsüz olduğumla ilgili söylenenler beni buna itmişti. Zayıf olmadığımı kanıtlamak için ağlamayı bırakmış, her şeye gülümser olmuştum. Oldukça aptalcaydı ama küçükken mantıklı gelen bu hareket zaman içerisinde kopamadığım bir huy haline gelmişti.
Hanım Seli ise benim aksime ağlıyordu, oysa bana bakan bu kadının ker zaman beni sevmediğini düşünürdüm. Lakin görüyordum ki beni güçlü yapabilmek için güçlü davranmıştı ve tek umudum, son koza da başarısız olunca kendini bırakmıştı.
Gözlerimi kapattım, sanırım asıl kabusum bundan sonra başlayacaktı.
7
Henüz hiç yorum yapılmamış.
