Beyaz Perdedeki Varoluş
BEYAZ PERDEDEKİ VAROLUŞ
İnsan ırkı var olduğundan itibaren yaşamı anlamak için sorgulayıp durmuştur. Yaşamı ilk çağlarda mitolojik anlatılarla bir anlam verip düzenleyen insan zamanla mistik öğretiler, felsefe ve nihayet fizik ile varoluşumuzun şifresini çözmek için düşünmekte ve uğraşmaktadır.
Doğum ile ölüm arasındaki varoluşumuzda insan evre evre toplumdaki varoluşunu gerçekleştirmek için belirli davranış modelleri içerisine girer. Çünkü bir ben oluşturmak zorunda hisseder; yok olma, bilinmezlik korkularından uzaklaşmak için tanınmalıdır. Bu durum tıpkı insan beyninin ürünü olan yaratılış mitolojilerinin başlangıçları gibidir: “Tanrı’nın canı sıkıldı ve bilinmek istedi…” Varoluşu gerçekleştirmek isteyen insanın davranışları nihai olan ömür mühletince kısmi farklılıklar gösterse de kısır döngü içerisindeki davranışlarına uzaktan baktığımızda kişinin saçmalıklarından başka hiçbir şey görülmez. Çünkü her biten heves yerini diğer heveslere bırakacaktır. Yaşamın bu nihai kısır döngüsü içerisindeki bunalımlarını bir çözüme dökmek için tarih boyunca birçok düşünür yaşamı özetleyen cümlelerle bizi aydınlatmak istemiş fakat kendi varlıklarının derinliklerinden çıkan bu epifanik cümleler diğer insanların benliklerinde epifani oluşturamamıştır.
Sanayi devriminden sonra ekonomi dediğimiz olgunun etrafımızı çepeçevre sarması sonucu ceplerimizin ekonomisi, ekonomik ast-üst ilişkisi doğurmuştur. Şehirlerin kalabalıklaşmasının sosyal ortamları arttırması, teknolojinin, iletişimin gelişmesi saygın insanlar ile normal insanlar arasındaki mesafeyi yakınlaştırmış fakat ekonomik farklılıkların mesafeyi belli oranda tutması kişileri devlet ekonomisi altında zorunda olmadığımız fakat zorunda hissettiğimiz toplumsal değer (saygınlık, kimlik) kazanma savaşına sokmuştur. İnsanları etkileyen bu sosyal süreç tabii olarak öncelikle edebiyat, felsefe ve nihayetinde beyaz perdenin dikkatini çeken bir konu olmuştur. Konuya ilk değinen Alman Martin Heidegger ve Karl Jaspers olmuştur. Heidegger’in başlangıç tetiğini çektiği varoluşçu felsefe, hızla gelişen sanayi ve teknolojinin eğlence sektörüne de girmesi, günümüz siyasi hümanizma(?) dünyasında hareketsiz kalan bireylerin duygu durum kontrolünün sağlanması için spordan bilgisayara gerçeğin benzerleri kullanılarak kişilere oyalantı verilmiş ve mensubiyet kazandırılmıştır. Buna ilk dikkat çeken postmodernist Fransız felsefeci Jean Baudrillard’tır. Ortaya attığı Simülasyon kuramı yaşamımız bir simülasyon mu acaba sorusunu bize sordurtmuştur. Fakat bu yazının konusu yaşamımızın bir simülasyon olup olmadığı değil; konumuz yaşam süremizce bilme, bilinme ve yok olma evrelerinde varoluş girişimlerimiz ile ölümün yaklaştığını fark ettiğimizde bilinmezlik ve yok olma korkusunun beyaz perdede örnekleridir.
Hayatını Yaşamak
Varoluşun bilinme aşamasındaki filmimiz Türkçeye Hayatını Yaşamak olarak çevrilen Vivre Sa Vie adlı 1962’de çekilmiş Fransız filmidir. Filmin senaristliğini ve yönetmenliğini Jean-Luc Godard yapmıştır. Film on iki bölümden oluşmaktadır.
Filmin ana karakteri Nana (Anna Karina) maddi sıkıntıları olan, bu maddi sıkıntılarını yenmek ve özel biri olmak isteğinden ötürü oyuncu olmayı arzulayan bir karakterdir. Oyuncu olma hususunda girişimleri olmuş nitekim tutunamamıştır. Sevgilisi Paul’dan (André S. Labarthe) ayrılan Nana, maddi sıkıntılarının çözümünü bulamayınca bir anda kendini fahişelik yaparken bulur. Daha sonraları Raoul (Sady Rebbot) ile tanışan Nana fahişeliği sistemli bir hâle getirir. Yaşam tarzının kişiliğini de yönlendirdiği Nana gittikçe aşüfte bir kişiliğe bürünür. Hayatının hiç planlamadığı şekilde yönlenmesine rağmen Nana’nın ruhunda hala dünyayı anlama, sorgulama ve öğrenme isteği devam etmektedir. Bunu on birinci bölümde yaşlı filozofla girdiği tartışmada da görebiliyoruz. Özel, zengin, ünlü biri olmak isterken kendini soğuk otel odalarında hayatını tanımadığı adamların tatminine adayarak para kazanan Nana hiç beklenmedik bir anda kadın komisyoncuları arasında çıkan bir çatışmada basit bir şekilde ölür. Cenazesinin nereye atıldığı veya gömüldüğü görülmeden Jean-Luc Godard ekranı karartıp filmi bitirir.
Filmin ilk bölümünde Paul’un babasının öğrencilerine bir hayvanı anlatmalarını istemesi üzerine, babasının öğrencilerinden birisinin hazırladığı ödevdeki hayvan tasvirini Paul şöyle anlatır: “Kuş bir içi ve bir de dışı olan bir hayvandır. Dışını kaldırırsanız, içini görürsünüz. İçini kaldırırsanız, ruhunu görürsünüz.” Burada anlatılan varoluşçuluğun, “varoluş özden önce gelir” ilkesinin tasviri ve örneklemidir.
Filmin üçüncü bölümünde sinemaya giden Nana, sinemadaki filmde idama götürülmek üzere olan kadın sahnesinde geçen şu diyalog:
-Seni idama hazırlamak için buradayız.
-Bu kadar çabuk mu? Nasıl bir ölüm?
-Kazıkta! Hâlâ Tanrı tarafından gönderilebildiğine nasıl inanabiliyorsun?
-Tanrı bizi nereye yönlendireceğini bilir ve bizde O’nun gösterdiği yolda ilerleriz.
-Peki ya büyük zafer?
-Benim şehitliğim olacak.
-Peki ya kurtuluş?
-Ölüm, ölüm…
bizi batı varoluşçuluğundan doğunun mistik öğretilerine ve tasavvufa götürüp, ölmeden önce ölünüz tabirini bize hatırlatır. Burada arzulardan sıyrıldığımız zaman ölümdeki bilinmezlik korkusunun yenilebilme ihtimalinden söz edilir. Camus’un Yabancı’sının sonunun bir benzerinin Tanrı inancı olan durumu burada da işlenmiş. Camus’un Sisifos Söyleni’nde de irdelediği kısır döngünün içinde sürekli arzularımızın peşinde koşup sonunu bildiğimiz hâlde absürdü gerçekleştirmektense intiharın etikliği –ölümün, bunca saçmalıktan kurtulma yolu- konusuna benzer.
Sartre, “Varoluşu reddetmek mümkün; var olmamak imkânsızdır.” der. Filmin on birinci bölümünde filozof ile girdiği tartışmada varoluşundan sıkılmış bir Nana görüyoruz. Sıkıntısının suçunu da diliyle var ettiği varlığına atıyor ve bundan sıkıldığını ve insanlığın sessizlik atmosferinin nehrinden su içmesi gerektiğini; dilimizle değil, gözlerimizle anlattıklarımızın daha mühim olduğunu dile getiriyor. Filozof ise bunun imkânsız olduğunu Platon’un bu konuda şöyle dediğini söyler: “Hiç kimse düşünceyi, onu ifade eden sözcüklerden ayıramaz.”
Daha önce de dediğimiz gibi Nana hiç alakası olmayan bir durumda, basit bir şekilde sokak ortasında öldürülür, dünyadaki varlığı sona erer.
Nebraska
Nebraska; yönetmenliğini Alexander Payne’in yaptığı, senaryosunu Bob Nelson’un yazdığı, başrollerini Bruce Dern ve Will Forte’un paylaştığı, 2013 Amerikan yapımı siyah-beyaz komedi-dram filmidir. Film, Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday gösterildi kazanamadı fakat Bruce Dern en iyi aktör ödülünü kazandı. Akademi Ödülleri’nde altı dalda aday gösterildi.
Nebraska yok olma aşamasındaki varoluşu bize anlatan bir eserdir. Filmde sıra dışı bir hayat hikâyesi ile karşılaşmıyoruz. Sıradan insanlar ve sıradan hayatlar, bu ihtiyar filminde dikkatimizi çeken ise; John Steinback’in Fareler ve İnsanlar’ındaki İhtiyar Candy’i görebiliyor olmamızdır. Filmdeki ihtiyar Woody Grant (Bruce Dern) yaşamının sonlarında ve sahip olduğu hiçbir şey olmayan bir karakter. Billing, Montana’da yaşar. Woddy’nin sorunu insanların söylediklerine inanmasıdır. Bir pazarlama şirketinden gelen postada bir milyon dolar kazandığını belirten bir tebliğ alır, şirket Woddy’i parayı alması için Lincoln, Nebraska’ya çağırır. Woddy o parayı almayı arzular çünkü bir kamyonet ve kompresör almak istemektedir. Fakat Woddy’i kimse Nebraska’ya götürmez o da yürümeye başlar. Her yola çıktığında ya polis ya da oğlu tarafından eve geri getirilir. Kafasına göre Nebraska’ya yürümelerine dayanamayan küçük oğlu David (Will Forte) babasını Nebraska’ya götürme kararı alır. Yolda bir gecelik kaldıkları motelde Woddy düşüp başını yarar bunun üzerine David babasını, babasının doğup büyüdüğü kasaba olan Hawthorne’a götürür. Orada Woddy’nin büyük kardeşi Ray’de (Rance Howard) kalırlar. Woddy’nin çocukluğu, gençliği, aşk ve iş hayatı olmak üzere bütün geçmişi oradadır. Bir milyon dolar kazandığı kısa bir sürede bütün kasabaya yayılır. Milyon doların kokusunu alan bütün hısımları Hawthorne’a gelir. Eski ortağı Ed Pegrem (Steacy Keach) de Woddy’den para koparmak ister lâkin bilindiği gibi pazarlama şirketinin bir milyon dolar vereceği yoktur, bu sadece satış taktiğidir. Oğlu bu durumu anlatmak ister kimse inanmaz. Woddy’nin karısı Kate (June Squibb)ve büyük oğlu Ross’un (Bob Odenkirk) Hawthorne’a gelmesi sonucu bizi ilgilendiren varoluş olayları gelişir. Woddy küçük oğlu David ile Lincoln, Nebraska’ya gittiklerinde şirket ihtiyara bir şapka verip bol şans diler. David, son zamanlarını yaşayan babasına, babasının son yaşam amacı olduğuna inandığı kamyonet ve kompresörü kendi Subaru’sunu satarak ve biraz birikmişiyle alır, ruhsatı da babasının üzerine yaptırır. Woddy kamyonetiyle Hawthorne’dan geçer ve film biter.
Woddy’nin tek bir amacı vardır/kalmıştır; o da kazandığı ibraz edilen bir milyon dolar ile kamyonet ve kompresör almaktır, paranın geri kalanı umurunda dahi değildir. Olaylar, Woddy’nin karısı ve büyük oğlu Ross, Hawthorne’a geldikten sonra başlar.
Ross’un isteği üzerine Woddy’nin doğup büyüdüğü eve giderler. Ev harap hâldedir ama hiç değişmemiştir. Evin odalarında gezerler en son Woddy’nin ebeveynlerinin odasına girerler. Woddy’nin orada kurduğu cümle arkasında bıraktığı bütün yılları anlatır. “Burası anne-babamın odasıydı. Beni burada görselerdi dayak yerdim. Sanırım beni şimdi kimse dövmez.” Yıllar umarsız bir katil gibi geçiyor insan zihninde ise silik anılar kalıyor. Ölümse senin varlığını yalnız zihinlerde bırakıyor o da bir müddet sonra unutuluyor.
İhtiyar bir gece küçük oğluyla birkaç şişe bira içtikten sonra eve doğru yola çıktığında yüzleri maskeli yeğenleri tarafından saldırıya uğrar ve milyon dolar kazandığı ibraz edilen bildiriyi çaldırır. Seslerinden ve vücut yapılarından saldırıyı gerçekleştirenlerin kuzenleri olduğunu anlayan David, tebliği geri almak için eve, kuzenleri Bart (Tim Driscoll) ve Cole’un (Devin Ratray) yanına gider. Onlarda bildirinin bir pazarlama oyunundan başka bir şey olmadığını anlamışlardır. Bildiriyi attıklarını söylerler. Bunun üzerine David ve Woddy gece yarısı boş karanlık sokaklarda malum kâğıdı aramaya başlarlar. Bir süre sonra David’in isteği üzerine mola verip bara girerler. Barda Ed Pegrem’in elinde Woddy’nin aradığı bildiri vardır. Bildiriyi sesli bir şekilde okumakta ve bunun yanı sıra Woddy ile alay etmektedir. Woddy bildiriyi alır, çıkar; David ise Ed Pegrem’in sol elmacığına yumruğunu savurduktan sonra bardan çıkar. Dışarıda babasını bir arabanın üzerine yığılmış başının döndüğünü söylerken yakalar ve kaldırıma oturtur. Aralarında şöyle bir diyalog geçer,
David: Geçinmek için yeterince paran var, araba da süremiyorsun. Ne anlamı var ki?
Woddy: Yeni kamyonet istiyorum.
David: Kamyonete neden bu kadar ihtiyacın var?
Woddy: Sahip olmak için, hep gıcır gıcır bir kamyonet istemişimdir.
David: Paranın geri kalanı ne olacak? Kamyonet için bir milyon dolara ihtiyacın yok?
Woddy: Sizler için. Size bir şeyler bırakmak istiyorum.
David: Biz iyiyiz baba, ihtiyacımız yok.
Woddy: Sadece size bir şeyler bırakmak istedim.
Burada gördüğümüz gibi dünya üzerindeki maddi yok olmaya yakınlaşan ihtiyar geriye varlığını devam ettirecek izler bırakmak ister çünkü ölümünden sonra neler olacağını bilmiyordur.
Woddy’nin karısı ve küçük oğluyla beraber çekilen mezarlık sahnesinde de yönetmenin anlamamıza yetecek kadar süre Woddy’i kameranın kadrajında bırakması bir ayağı çukurda ihtiyarın atıldığı maceranın son var olma çabası olduğunu bize gösterir.
Lincoln’de kamyonete ve kompresöre sahip olan Woddy’ye David, Hawthorne’a girdiklerinde kamyoneti sürebileceğini söyler. Direksiyonun başına geçen Woddy, sol koltuktaki oğluna eğilmesini söyler. Kamyonetiyle kasabadan geçen Woddy’i bütün geçmişi saygıyla selamlamıştır. Kasabanın çıkışında da direksiyon el değiştirmiş, Woddy arabayı durdurup sağ koltuğu oğluna bırakmıştır.
Dikkat çeken kısım Hawthorne’da direksiyona geçen Woddy, oğlundan neden eğilmesini istedi? Kimse başaracağına inanmazken, kamyoneti alıp tek başına sürebilmek neden bu kadar önemliydi?
Yazgı
Yazgı, Albert Camus’nun Yabancı adlı romanının beyaz perdeye serbest uyarlanmış, 2001 tarihli Türk filmidir. Filmin yönetmenliğini Zeki Demirkubuz yapmış, başrolleri Serdar Orçin ile Zeynep Tokuş paylaşmıştır.
Musa (Serdar Orçin) bir sabah uyandığında her sabah kahvaltısını hazırlayan annesinin o sabah kahvaltıyı hazırlamadığını fark eder. Musa bu durumu önemsemez. İş yerine gider. Öğle yemeğinde iş arkadaşları Yavuz (Feridun Koç) ve Sinem’e (Zeynep Tokuş) bu durumdan bahseder, eve gidip annesini kontrol etmesini tavsiye ederler; umursamaz. Akşam eve gittiğine annesini sabah bıraktığı gibi bulur, annesinin nabzını kontrol eder; atmıyordur, annesi ölmüştür. Mutfağa geçer sütlü kahvesini yapar, mutfaktan oturma odasına öteler kendini, televizyonu açar ve sütlü kahvesini içer bir süre sonra oturduğu yerde sızar. Sabah patronu Naim’e (Demir Karahan) bu durumu açar, böyle bir durumda ne yapacağını bilmiyordur. Cenaze işleriyle ilgilenir ve annesini gömer.
Bir gün sinemada iş arkadaşı Sinem ile karşılaşır beraber sinemaya girerler. Sinema çıkışında Sinem ile Musa, Musa’nın evine geçerler, Musa evde cinsel girişimde bulunur, Sinem istemez, beraber uyurlar. Günler geçer bir gece Musa eve geldiğinde kapısının önünde Sinem’i onu beklerken bulur. Sinem’i içeri davet eder, içeri girerler. Sinem, Musa’ya onunla evlenmek istediğini bildirir. Bu bildiri Musa için pek bir şey ifade etmiyordur; Musa “Benim için fark etmez, eğer sen istiyorsan evleniriz” der. Evlenirler.
Yine bir gün, tahsilata çıkan Musa işini erken bitirip eve geçer. Evde yatak odasında karısını çırılçıplak uyurken bulur ve banyoda da birisi duş almaktadır. Hızla dışarı çıkar fakat vestiyerdeki ayakkabı dikkatini çekmiştir. Diğer gün patronunun ayakkabısının bir gün önce vestiyerde gördüğü ayakkabının aynısı olduğunu görür. Bu duruma tepkisiz kalır çünkü Musa için aldatmak veya aldatmamak tercih meselesidir, öyle ya da böyle bir anlamı yoktur.
Devam eden günlerde Naim, bilgisayardan anlayan Musa’yı oğlunun bilgisayar sorunun çözmek için evine gönderir. Musa bilgisayardaki sorunu çözer ve çıkar. Akşam, Musa tam evine girmek üzereyken polisler Musa’yı yakalarlar ve karakola götürürler. Suçlamaları iki çocuk ve bir kadını öldürmesidir ve öldürdüğü söylenilen iki çocuk, bir kadın ise Naim’in karısı ile çocuklarıdır.
Musa hiçbir savunmada bulunmaz, suçunu kabul eder. Mahkeme iyi hâlden idam cezasını müebbet hapse çeviririr. Musa hapse girince Sinem ile Naim beraber yaşamaya başlarlar. Beş yıl sonra Musa beraat eder çünkü Naim cinayeti bir cinnet sonucu kendisi işlediğini itiraf edip kafasına bir kurşun sıkarak intihar etmiştir. Bu olaydan sonra herkes Musa’yı garipser çünkü bir insan işlemediği cinayeti sebepsiz yere neden üstlenir ki? Fakat Musa için idam edilmek veya edilmemek veyahut özgürlüğün elinden alınması ya da alınmaması bir şey ifade etmiyordur. Nihai bir yaşamda yapacaklarının hiçbir anlamı yoktur çünkü sonunda yok olacaktır. Hapisten çıktıktan sonra evine döner, Sinem kapıyı açar, Musa televizyonun karşısına geçer, Meursault’un da vazgeçilmezi olan sütlü kahveyi Sinem’den ister. Koridorda iki yaşlarında Naim’in çocuğu gezinmektedir. Sinem sütlü kahveyi getirir, yanına oturur. Yatar, sevişirler ve Musa o sabah uzun yıllar sonra ilk kez annesini anımsar.
Yazgı, Camus’nun Yabancı’sının birebir aynısı olmayan uyarlamasıdır. Tıpkı kitaptaki gibi hiççilik temelli bir varoluşçuluktan bahseder. Filmde de Musa, tıpkı Meursault gibi ahlak, namus, kültür, din, Tanrı kavramlarına inanmaz. Yaşamın varoluş çabasına anlam veremeyen Musa, sorgularımızın varoluş cevapları olan inandığımız işbu kavramların saçma olduğunu ve yok olup gideceksek bunlara inanmamıza ihtiyaç olmadığını düşünür.
Nedenselliğin muhteşem düzendeki tekrarları (iterasyonlar[2]) fiziksel hayatımızdakine etkisi kaçınılmazdı. Bu yüzden bizde Sisifos gibi davranışlarımızda tekerrürden başka hiçbir şey yapmıyoruz. Camus bu durumu Sisifos Söyleni adlı denemesinde incelediği gibi Sisifos’un açısından baktığımızda; taşın dağın zirvesinden, dağın eteklerine yuvarlanacağını bilmesine rağmen her seferinde Sisifos’un tekrar tekrar taşı zirveye taşıması, hayatımızdaki biten her hevesimizin, arzumuzun yerine bir diğerinin alması gibidir. Bu kısır döngünün içinden çıktığımızda, dünyaya hiçbir şeyliğin açısından bakar isek; varoluş davranışlarının, zamanın içinde savrulan varlıkların ritüellerinin, anlık faaliyetlerinin saçmalığı görülür. Bu duruma ister tanrıtanımazlar ister tanrı inancı olan insanlar tarafından bakalım, doğadaki her varlık fiziksel neden-sonuç ilişkisine dayandığı ve zamandaki yaşamımızda da belirli nedenlerle var olduğumuz için varlığımızın temel nedeni altında tabakaya benzer tözü göreceğizdir. Her şeyin nedeni ve sonucu varsa, bütün etik davranışların etik de çıkarları olacaktır. İşte bu çıkar, bağımsızlığımıza ket vurmaktadır. İşte bu da Camus için saçmadır. Aynı zamanda bu çıkar: Eğer annemiz-babamız, annemiz-babamız olmasaydı; annemiz-babamızı, annemiz-babamız gibi sevmeyeceğimiz gerçeğini gözler önüne serer.
***
Bu filmlerin yanı sıra beyaz perdede olmasa da ülkemizde Kardeş Payı adlı dizinin 22. bölümünde Hilmi’nin (Şinasi Yurtsever) rüyasında kadın neslinin tükendiğini görmesi, bunun üzerine ekonomiye, internete ve iletişim kaynaklarını insanoğlu kullanmayı bırakmıştır. Dizide işlenen bu olaya Freudvâri yaklaşırsak insanın kendini var edip devam ettirebilmesi için yaşam alanını oluşturması ve o alanı koruması gerektiğini bunun için de kişi güçlü olmalıdır, iktidarını ilan etmelidir. İşte güçlü olmak ve iktidarını ilan etmek varoluş davranışıdır. Bu da toplumlarda öncelikle karşı cinsle elde edilen bir durumdur. Bu insanın fıtratında olan dinmez var olma ve var etme isteği ile alakalıdır. Sağlıklı bir kadın için, sağlıklı bir erkek; içinden çıkaracağı küçük ama anlamı büyük bir mucizedir. Kendini devam ettirebilmek adına kadın ve erkek hem etkileyici olmak için büyük çaba sarf eder hem de hemcinsleriyle yarışır. Tek bir amaç vardır; elde edip, mensubiyet kazanıp, iktidarını kurmak. Bu taraflardan birini yok edersek, kişinin kendisini çekici kılmasına yarayan bütün araçların anlamı yitecektir. Kişi yalnızlığına gömülmüş olsaydı, topluma lanse edeceği bir kimlik olmayacaktı. Tanrı, eğer yaratmamış olsaydı; Tanrı’nın bir anlamı olmayacaktı.
Aynı dizinin 24. bölümünde “bu eller sensiz neler çekti” sahnesinde Metin’in (Ahmet Kural) sevgilisi Eda’nın (İpek Yaylacıoğlu) elinden tutup “sevgilim, sevgilim kendisi, elimi tut bırakma aman, şaşırt ellerini sevgilim ha ha ha sevgilim” demesi kafeden çıkarken de “sevgilim, elimi tut sevgilim, elimi tut sevgilim” dedikten sonra oğlum sabahtan beridir burada oturuyoruz bir kişi gelip bakmadı lan ayıp, yengeniz yanımda lan” diyerek bağırmasından dizide kadın erkek arasındaki ilişkilerdeki varoluşun ve iktidar kurmanın işlendiğini görebiliyoruz. Toplumun değer verdiği bu ikili ilişkilerde teknolojinin bize sanal yakınlık vermesi sonucu güç yarışında aşk dediğimiz duygu hâlinin saçma özgüven hâline geldiği dizi senaristleri tarafından işlenmiştir.
Sonuç
Hayatın başı ve sonu arasında düz zaman çizgisi üzerinde yaşamımızın her evresinde tek bir amacımız vardır kendi varoluşumuzu gerçekleştirmek. İnsan ömrü boyunca bunu gerçekleştirmek için uğraşır. Varoluşumuzu da sadece uğraşlarımız yönlendirmez. İnsan dünyaya geldiğinden itibaren öncelikle genetik, nöroloji, psikoloji, fizyonomi, astronomi, nörofizik sonra coğrafya, dil, sosyoloji, mitoloji vs. gibi etkiler hangi varoluş yolu seçeceğimiz konusunda bizi yönlendirilir. Ayrıntılı ele alırsak Determinist felsefenin fizikteki karşılığı olan Kaos Kuramı’na göre her şeyin bir nedeni ve sonucu vardır yani beş yüz yıl önce Tayga ormanlarındaki bir sincabın yediği çam fıstığı sizin bu yazıyı okumanıza sebep oluyor olabilir. Yine kaos kuramına göre her şey bir fraktal[4] gibi sürekli farklı noktalarda aynı devam etmektedir. Yani sizden tek yüzeyde yüzlerce “O” harfi çizmenizi istersek çizdiklerinizin hepsi “O” harfi olacaktır fakat hiçbiri aynı “O” harfi olmayacaktır. Her gün nehre girilebilir; aynı nehre ise asla tekrar girilemez. İşte burada nedensellik ilkesinin, fizikteki ve matematikteki karşılığı kaos teorisi, mandelbrot kümesi, fraktaller, matrisler vs. gibi kuramlar, kavramlar ve işlemler bizim muhteşem düzende örüntülerin (patern) ve tekrarların (iterasyon) içinde var olduğumuzu gösterir. Ve bilim adamları varoluşumuzu açıklayacak olan o tek denklemi bulmak için uğraşmaktadırlar.
Varoluşumuz konusunu ne kadar irdelesek de kişisel varoluş ezoterik ve dolayısıyla epifanik bir durumdur. Tarih boyunca çok değiştik ve geliştik zaman geçtikçe de insanoğlu daha da gelişecektir fakat var olmak için yaptıklarımız bin yıllar boyunca farklılık gösterse de nasıl değişmediyse yine aynı kalacaktır. Varoluşu gerçekleştirmek ve kendimizi devam ettirebilmek dolayısıyla güçlü ve büyük olmak için her zaman savaşacağızdır. Çünkü insanoğlu muhteşem düzenin içinde kendini büyük hisseden zerreciklerdir.
Bir şeyin anlamı veya özünü anlamak veya ayrımına varmak demektir.
[2] Matematikte, fonksiyon yenileme işlemini ifade eder. Örneğin, bir fonksiyonu yineleyerek uygulama, bir tekrardaki çıkışı sonrakinin girişi olarak kullanma gibi.
Cevher; kendi kendisiyle, kendi kendisinde var olan şeyler.
[4] Fraktal boyut olarak adlandırılan bir matematiksel parametredir.
1
Henüz hiç yorum yapılmamış.
