Celali Uysal @Toganbay

Beşiksiz Musa

BEŞİKSİZ MUSA

Onu en son gördüğüm gün; onu son gördüğüm gündü de. Tanımadığım bir çiftin düğününde demleniyorduk. Ben, Haklı Sedat, Samuray Hikmet, tanımadığım iki meymenetsiz ve yanlarındaki ince uzun iki hafifmeşrep düğünün yakınındaki boş arsada içiyorduk. Bana Haklı’yla Samuray son zamanlarda sürekli ondan bahsettiğinden, o gün nihayet karşılaştık dedim kendi kendime. Gayet sıradan görünüyordu. Klasik semt çocuğu: pis bir jargonla klasik para, karı-kız ve güç üçgenini konuşuyordu. Biz üç kişi toplandığımızda konuyu daima Samuray belirlerdi ancak o gün konuyu ilginç karizmasıyla Musa belirliyordu. Daha üçüncü biramı içiyordum fakat o içtiklerinin sayısını kendi saymadığından ziyade sayamadığından bilmiyordu. Muhtemelen içmeye düğünden önce başlamıştı. Çiftler oturmuyordu, bizse evimizdeymiş gibi bağdaş kurmuştuk.
Ben müziğin etkisiyle hafiften çakır keyif olmuş, göz kapaklarım ağırlaşmış, ışıklar bulanıklaşmıştı. Tam karşımdaydı, başını yeryüzüne doğrulttuğunu görmedim; başı hep gökyüzündeydi ve dudaklarının ucunda da bir şişe vardı. Boğuk boğuk konuşuyor ve ara sıra da silik kibirli kahkahalar atıyordu. Ben her çakır keyif hâlimdeki gibi sessizliğe bürünmüştüm, başım ağırlaşmış neredeyse yere değecek durumdaydı. Hikmet, Sedat ve o bir şeyler konuşmaya devam ediyorlar fakat konuşmaları bana müziğin gürültüsüyle mırıldıyorlar gibi geliyordu. Âdetleriyle bana anlamsız gelen düğünler tanımadığım insanların düğününde oluşumla daha da anlamsız gelmeye ve nedense düğünler daima beni duygulandırdığı için duygusallaşmaya da başlamıştım. Nedenini hiç bilmiyorum. İstisnalar haricinde her insan ömründe en az bir kere evlenir ve düğün yapardı. Belki de bu varolmaktı, önemsenmek, çoğalmayı kutlamaktı. Belki de beni bu duygusallaştırıyordu: Acziyetimiz yani sevilme ve ayakta durma çabamız bilmiyorum, bildiğim bir şey varsa o halayın ortasında benim de bir gün olacak olmam. Korksam da…    
Yaz gecesinin rüzgârını sırtımda iyice hissediyor uzaktan gelen çingene bağırışları kulağımı tırmalıyordu. Çingene seslerine yanımızdaki kızların çığlıkları karıştı bir anda. Başımı kaldırdığımda başını yerde gördüm, zum oldu bu dedim ama ortalık telaş kokuyordu. Üzerime soğuk kafein dökülmüş gibi oldu, ayıldım, zum olmadığını anlamam uzun sürmedi çünkü hiçbir sarhoşun boğazında kandan bir fıskiye olmazdı.
Ne olduğunu anlamama kendim dahi izin vermeden acil serviste bulduk kendimizi. Acil serviste olduğumuzu haber alan teyzesi de hızla gelmişti. Gözlerinde sert yaşlar vardı. Sigaralar yandı, o sıra bizim Samuray anlattı. Cebinden çıkardığı jileti aniden boğazına dayamış iki çizgi çekmiş. Birincisinde pek başarılı olamamış “lan ne yapıyon” demeye kalmadan ikincisini çekmiş ve başarmış, ikincisi derince olmuş. Sedat susmuş ara sıra üflüyordu ama hiç mi hiç püflemiyordu. Samuray’ın gözleri nemlenmiş Musa ile ortak olan çocukluk anılarını anlatıyordu. Bir ara onunla büfeye sigara almaya gittik, aldıktan sonra büfenin yanındaki banklara oturduk. Ağlamaya başladı, Musa’yla çocukken yaptıklarını anlattı. Gözyaşları pek uzun sürmedi gözleri yaşı bırakıp öfkeye döndü. Geri döndüğümüzde çiftlerin hiçbir şey olmamışçasına arabalarının içinde içmeye devam ettiklerini ve yiyişmeye başladıklarını gördük. Samuray çok öfkelendi. Sakinleştirme çabalarımız işe yaramıyordu. En son çektim bunu “Eğer öfken çok ise vur bana” dedim. Vurmadı ama beni tutup öyle bir yere çarptı ki Samuray lakabının hakkını verdi ve de benim öfkem, gerginliğim dahi dindi. Birkaç saat sonra Musa’nın yanına gittik. Doktorların, Allah’tan şahdamarı kesmemiş yoksa kurtaramazdık dediklerini, teyzesinden öğrendik. Çalışanlar, Musa ile -kendilerine iş çıkardığı için- memnuniyetsizlikle ilgileniyorlardı. Boğazında bir deste dikiş, bunca dikişe rağmen Musa çok şımarıkçaydı, anlamsızca çok mutluydu, ölebilirdi fakat o yeni evlenmiş gibi davranıyordu. Gülüyor, el şakasına varan şakalar yapıyor ve neredeyse otuz saniye de bir sigara içmek istiyorum diyordu. Musa’yı o gün ilk kez görmüştüm ve aynı zamanda da son kez görmüştüm.
***
Bu olaydan bir buçuk yıl sonra ben Doğu’daki üniversitemin Gazetecilik bölümünden mezun olduktan altı ay sonra Batı’ya dönmüştüm. Yaklaşık altı aylık müzmin bir işsizdim. Haklı da Orta Batı’daki sosyoloji eğitimini bitirmiş ve Batı’ya benden daha önce dönmüştü. Haklı Sedat ile buluştuk. O gün olayı sıcağıyla söyledi bana hem de hiç alıştırmadan belki de pek bir tanışıklığımın olmaması sebebiyle söyledi; “İntihar etti, otuz iki katlı, açık mavi bir gökdelenden atmış kendini.” deyiverdi. Sedat’ın sözlerinde hiç duygu yoktu, Haklı dememizin sebebi de bu zaten, daima gerçekçidir. Bazen duygularını hangi doktorun aldığını merak ederim. Ne zaman diye sordum. Geçen hafta pazartesi günü, yani durdu bir hesap yaptı, on iki gün önce, dedi. Musa’nın ölümünü öğrendiğimde Musa’ya karşı uzun zaman önce zihnimdeki ağaçlardan birinin altına gömdüğüm merakım zihnimdeki ağacın dallarından bilincimde fevri bir edayla tekrar canlandı ve Musa’yı daha da tanımak istedim. Sedat’a sordum, Musa’yı anlattı; torbacıydı dedi, liseye gitti ama bitirmedi. Musa’yı teyzesi büyütmüş, annesini babasını sorduğumda cevaplamadı. Bir zamanlar beraber torbacılık yapıyorduk diye devam etti Sedat. Ergün diye birinden alıyorduk malı, mal da ya Enbatı’dan ya da Ortakuzeybatı’dan geliyordu. Çocuktuk, ilk içtiğimiz günü hatırlarım, büyük bir heyecandı ve herkes de korkuyordu; hepimiz de kafaları dik tutmaya çalışıyorduk, çünkü ilk kafa olanla epey alay edileceğini biliyorduk. İlk kafa olan bendim ama kimse dalga geçmedi. Sonraları bu işi düzenli olarak devam ettirdik ama Musa kendini çok kaptırmıştı çok fazla ileri gidiyor ve içtikleri de ona yetmemeye başlıyordu. Bir yıla kalmadı bütün bağımı kopardım. O zamanlar da intihar teşebbüsünde bulunmuştu. Bir ara bir kutu Xanax yutmuş, hastaneye yetiştirilip midesi yıkanınca teşebbüsünde başarılı olamamıştı. Nihayetinde muradını da gerçekleştirdi. Bizim mahallenin çocuğuydu ama sonra farklı kişilerle tanışıp onlarla takılmaya ve teyzesine uğramaz olup başkalarının evlerinde kalmaya başladı. Yüzsüzce tanıştığı herkesin evinde kalıyor, belli bir süre sonra kapı dışarı ediliyor sonra yine kalacak bir yer buluyor ve yine atılıyordu. Teyzesine neden geri dönmediğini hiç bilmiyorum. Kimi zaman sokaklarda yatıyor kalkıyor yaşamını karanlığın ve kirin verdiği yaşama kavgasıyla birleştirip garip bir şekilde mutlu ve ilkel bir yaşam sürdürüyordu. Bunun bir yere kadar gideceği malumdu. Başka da pek bir şey bilmiyorum dediğim gibi çok önceleri bütün ilişikliğimi bitirdim. Çünkü onun düzensizliğine, karmaşıklığına ve umursamazlığına toplum normlarından ötürü yani yaşadığı yaşantı aslında zillet hayatı olmasına rağmen bunu umursamaması bana göre olmadığından ayak uyduramadım. Ailemden de onunla olan yakınlığımdan dolayı baskı görüyordum. Sedat’ın Musa hakkında anlatacakları bittikten sonra bir süre bize has geyiğimizi yaptıktan sonra ayrıldık.
Eve varıp, kafamı yastığıma koyduğum da karanlık, sessizlik ve yalnızlık ortamı –genelde uyuma isteği bu durumların vesilesiyle mümkün oluyor- beni düşündürdü ve uyuyamadım. İçimde Musa’ya karşı dinmeyecekmişçesine yeşeren bir tecessüs peyda oldu. Düşündüm. Bir insan kendini neden öldürür? Soru önce çok klişe ve bayağı geldi ama yine de düşünmeye devam ettim. Daha önceleri Samuray ve Haklı ile bu konuyu tartıştığımız da; benim intihar etmenin korkaklık olduğunu, onların ise erdem olduğunu savunduklarını hatırladım. Aslında herkesin korktuğu bir şeyi gerçekleştirmek bir erdem gibi görünüyor. Biz, yok olmaktan tiril tiril korkarken intihar eden bunu korkusuzca gerçekleştiriyor. Fakat yok olmak öyle bir şey ki bu dünyanın yüzeyinde veyahut bilincinde seni var ediyor yani sen erdemli görünüyorsun fakat bu hayatta herkesin ulaşmaya çalıştığı varoluşa yok olarak intisap ediyorsun. Hile yapmak gibi ve gariptir ki yok olmayı kabullendiğinde insanlar senin varlığını kabullenmek için büyük bir çabanın içerisine giriyor tıpkı bendeki bu tecessüs gibi. Erdem gibi görünüyor ancak intihar bana hala pes etmek, korkaklık gibi geliyor. Evet, ben yaşıyorum bu beni korkusuz yapmıyor; evet, ben de korkuyorum ve zaten cesaret dediğimiz bu korkuyla savaşmak değil mi? Cesur dediğimiz insanlar bu korkuyla savaşanlardır, yok biz korkusuz insanlar arıyoruz diyorsanız onlar normal durumlarda bu dünyada olan kişiler değillerdir. Korkusuz olanlar; makinelerdir, robotlardır, mankurtlardır, haşhaşilerdir, hipnoz etkisinde olanlardır. Ki makine ve robotun dışında biyolojik olarak var olan diğer sayılanlar da robotik bir komutun etkisinde olan ve o etkiden kurtulamayanlardır. Ancak kendimi Musa’nın yerine koyduğumda da bu ürpertici ve korkutucu eylemin soğukluğu beni sarıyor ve bunu gerçekleştirme cesaretini kendimde bulamıyorum. Bu sebeple bazen bir şeyleri takıntı olmaktan çıkarıp terk etmek –bu yaşam dahi olsa- bir erdem hâline geliyor. Aynı birilerinin mutluluğu için kendini mutsuzluğa atan kişiler, aynı çocukları için bütün her şeyi karşısına ve göze alan – ölümü bile -  ya da çocukları için terk eden anne ve baba gibi. Olaya böyle yaklaştığımızda ise intihar erdemli bir davranış oluyor. Ancak kendini feda etmekle, intihar etmek aynı şey değildir. Bu sebeple olaya, “neticeye bakalım canım”cı olarak baktığımda ise intiharı hâlâ korkaklık olarak görüyorum. Ancak Torbacı Musa’nın neden intihar ettiğini halen bilmiyorum belki de geçerli bir sebebi vardı.      
Bunları düşünürken zihnim yorulup mahmurlaşmış ve sessizliğin içinde kan akışımın sesi bana ninni gibi gelmeye başlamıştı; neticesi uyuyakaldım. Diğer gün uyandığımda merakım daha da perçinlenmişti. Samuray Hikmet’le konuşmayalı epey olmuştu. Hikmet’le konuşmam gerektiğini düşündüm. Kuzey Doğu’da Kara Kuvvetlerinde subaydı. Telefon ettim. Kısa bir hoşbeşten sonra asıl konuşmak istediğim konuyu sıkılarak açtım. O da sormamı bekliyormuşçasına anlatmaya başladı. Çocukken yaptıklarını falan anlattı ilkin lakin bunlar benim merakımı hiç cezbetmiyordu. Devam etti, acıyla güldü, garip adamdı vesselam dedi. Bir torbacıya nazaran oldukça entelektüeldi. Klasik müzik dinlerdi, sürekli okurdu. Bir ara Mozart dinlerken kova yaptığına şahit olmuştum. Saatlerce bir noktaya bakar sonra ani bir kalkışla hiçbir şey demeden kalkıp giderdi. Bazen çok laubali bazen de çok mütevazıydı; bazen çok sessizdi bazen de susturamazdık. Sanki o adam bu dünyaya ait değildi, düşünceleri, zevkleri ve yaşantısı tam bir çatışkıydı. Kafasının içindekiler hiç tahmin edilmiyordu; kafasının içi çelişki doluydu ve bu davranışlarına da yansıyordu. Çünkü dediğim gibi zevkleri, sanat anlayışı bambaşkaydı ve kimseyle konuşamıyordu. Konuşmaya yeltendiği zaman da bize saçmalıyormuş gibi geliyordu, şımarıklığı da onun savunma mekanizmasıydı. Dillerimiz farklıydı ben dumana bakardım dumanı görürdüm o ise dumanda aşığın, aşkının yükselişini gördüğünü söylerdi. Hatta bir ara cinlerle konuştuğunu, cin sevgilisi olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişti. Cinlerin Âdem’i Cann ile irtibata geçtiğini söylüyordu. Tekrardan -hayatının sonlarındaki bir ihtiyarın çok eski bir anısını hatırlaması gibi- güldü ve devam etti.  Aramızda yaşayamaz hâle gelmişti. Haddizatında her zaman farklı olup dikkat çekmek için böyle davrandığını düşündüm fakat şimdi düşünüyorum da farklı olup dikkat çekmek için neden bu kadar ısrarcı olsun ki? Bazen iyi oldu diyorum pek bilmem ama yattığı toprakta daha rahattır. Çocuk dünyaya terk edilmişti. Nereye elini atsa oraya ulaşamamıştı. Sevdiği kız da bunu terk edince bu uzaklara iyice dalar oldu. Belli başka ne olabilir klasik aşk intiharıdır diye düşündüm. Kızdan bahsetmesini istedim. Valla ben de pek bilmiyorum o durumu dedi. Güzel miydi bari diye sordum. Şimal, Allah var güzel hatundu hatta kızı ilk gördüğümde bizim Musa’nın yüzüne bakmaz demiştim ama baktı. İkisi de seviyordu birbirini bir müddet sonra Musa daha çok sevmeye başladı o zaman da Şimal ayrıldı bizimkinden. Bu kadar mı yani diye sordum. Kısa bir süre düşündü. Bir ara bunlara ben bizim evi ayarlamıştım dedi ve devam etti, kız salonda otururken biz mutfakta birer sigara içiyorduk; işte evi temiz tutun, işiniz bitince çıkın, bizimkilerden gelen neyin olur gibi ikazlarda bulunuyordum. Neyse sigaralar bitti, Musa’nın Şimal ’in yanına gitmeden önce çoraplarını çıkardığını gördüm; “Lan niye çıkarıyorsun çorabını” diye biraz sertçe sordum. Sadece alt dudağını hafifçe öne çıkardı ve kaşlarını birbirine yaklaştırarak yukarı kaldırdı. Bu benim epey dikkatimi çekmişti. Sonra bir müddet daha sessizce nefes arası verdi önemli bir şeyler hatırlamaya çalıştığı belliydi ama hatırlayamadı ya da hatırlayacak bir şey yoktu. Hatırladıklarım bunlar ve şimdi kapatmalıyım dedi ve kapattı.
Çorabını mı çıkardı diye kendi kendime sordum. Neden çıkardı ki çorabını, o eve gelerek onun kucağında olmayı kabul eden bir kadın onu çoraplı da kabul ederdi. Çoraplı veya çorapsız bir kadın bu ayrıntıya ne kadar takılırdı ki? Çorabı kokuyordu büyük ihtimalle dedim. Evimde oturmuş, aklımda bu çorap mevzusunu sorgularken telefonum çaldı; arayan Hikmet’ti. Eğer merak ediyorsan Musa’nın bir defteri varmış, polisler biraz incelemiş belki cinayet olabilir diye sonra teyzesine geri vermişler, şimdi teyzesinde git bak istersen dedi. Hikmet hâlâ her zamanki Hikmet olduğunun bir nevi hatırlatmasını yaptı. Çünkü neden merak ettiğimi sormadı, belli ki sormayarak seni tanıyorum dedi çünkü benim böyle şeylere merakım olduğunu daima biliyordu ve sormadan beni gerekli bilgilere ulaştıracak kaynağı söyledi. Evin adresini sordum “lan bizim evi bilmiyor musun onun karşısındaki apartman, son kat”  dedi. Kapatmadan son bir soru sordum: “Çorabını kirli ve kokmuş olduğu için çıkarmış olmasın?” Bilmiyorum sorduğumda da cevap vermedi biraz önce dedim ya, hatırlama soluğunu bıraktı ve devam etti, ama kirli olduğu için çıkardığını sanmıyorum çünkü kızla buluşup bizim eve gelmeden önce teyzesine gidip duş alacağını söylemişti bana, yıkandıktan sonra temiz kıyafetler giymiştir her hâlde. Ama yine de Musa bu yıkandıktan sonra kirli kıyafetlerini giymiş de olabilir. Ben ne kir gördüm ne de koku duydum. İyi de o zaman neden senin yanında çıkardı bu çorabı kızın yanında da çıkarabilirdi. İkimizin sesi de kızgınlaşmaya başladı, bu bilinmezlik ikimizi de kızdırıyordu. Sertçe bilmiyorum dedi, genel asabiyetine tekrar bürünmüştü isyan eder gibi ilginç bir benzetme yaparak ekledi; adam anneanne sandığı gibiydi içinde ne olduğunu bilmene rağmen içinden ne şekil çarşaf ve nevresim olduğunu hiç tahmin edemiyor, edemediğin gibi de hiç göremiyorsun. Ve zaten bir süre sonra merak da etmiyorsun. Fazla da düşünmedim. Tamam, sağ olasın dedim ve biraz limoni kapattık telefonu. Bu aramızda her zaman olurdu. Ama merakının üzerine gitmemesine sinirlenmiştim. İnsanlar karşısındaki insanda anlam veremediği şeyleri umursamadan yollarına devam ediyordu bu beni her zaman kızdırmıştı ve eğer birisi karşısındaki insanda anlamadığı davranışı sorarsa –tabi yaşıyor olması gerekli bu soru için- sorunun yöneltildiği kişi soruyu pişkince cevaplıyordu. Bu yüzden anlamadıklarını sormuyorlar ya da sorduklarında da ısrarcı olmuyorlar. Çünkü soruyu soranın soruyu yönelttiği kişiye dair bu sorusu, “seni önemsiyorum” demenin farklı bir yolu oluyor, bu nedenle insanlar “seni o kadar da önemsemiyorum ki” edasıyla anlamamayı ve anlamsızlığı umursamıyorlar. Ama ben umursuyorum hem de bir ölüyü umursadığım için beni zillete düşürebileceğini pek sanmam. Zaten büyük insanların da –Musa’nın büyük insan olduğunu düşünmüyorum- öldükten sonra örnek alınmasının sebebi; hayranı olan veya hayranı olacağı kişilerin hayran oldukları adama “içine helyumu pompalayıp da oturma organının yerçekimine karşı çıkmasına neden olmayalım” diye hayranlıklarını dile getirmemeleridir. Öldükten sonra ise ezik adamı yüceltmek tabii ki tabiidir. Çünkü ezilenlere sahip çıkmak –ağbilik- yapmak bizi büyütür. Çünkü küçük varsa büyük de vardır. Örneğin; Dostoyevski yaşıyor olsa o gıcık ve aksi herife kim önem verir? Herkes o adama bir ucube gözüyle bakar çünkü tuhaf hareketleri var ve zaten sosyal yaşamındaki çağdaşları da Dosto’ya bunu yaptı yoksa eserleri neden bu kadar zillete dair olsun. Ama şimdi…
Musa’nın defterini almaya gitmeden önce gogıla girip “çoraplı seks” yazdım arattım. Cinselliğe dair ticari veyahut ticari olmayan birçok sitede blokta yazı, satış ve müstehcen öneriler buldum ancak bir site: arattığım başlıkla aynı bir başlık buldum. Bu başlık pek rağbet görmemişti anlaşılan sadece üç yorum vardı. İlk yorumu yapanın bir kadın olduğunu düşündüm, şöyle diyordu: Çok aptal bir görüntü, çıplaksın ama ayaklarda çorap, karşımdaki maronmuş gibi geliyor göze. İkinci daha sapkıncaydı: Çorap ayakta mı olacak? :D:D:D. Utanmadan bir de sırıtmış. Üçüncü: Arkadaşlar bir gün mektebe giderseniz çorabınızı çıkarmayın çünkü çorabınızı çıkarmanız tecrübesiz olduğunuz anlamına geliyor. ;D;D. Üçüncüsü kulağa tuhaf ve saçma gelmişti ama dikkatimi çekmişti eğer böyle bir kural var ise ve bizim Torbacı Musa’da semt çocuğu olduğu için muhakkak bu kuralı biliyordu. Bir bağ kurdum. Şimal’e yani sevgilisine tecrübesiz olduğunun mesajını mı vermeye çalışıyordu? Peki, kız bu çorap kuralını biliyor muydu? Ve tecrübeli olmak her zaman daha çekici değil midir? Tecrübeli olmak ve tecrübesiz olmayı düşündüm. Tecrübesiz olmak, daha narin, nazik, kibar, duygulu ve nasıl yapılacağını bilmeyen fakat yine de yapan yani daha insancıl geldi kulağıma; tecrübeli olmak ise tutkulu, hızlı ve nabzı arttıran hatta kaba yani hayvansı hâlde canlandı gözlerimde. Bu çorap kuralı bilen bir adam daha önce bir birliktelik yaşamadan bu kuralı öğrenmiş olabilir miydi? Ya da ne kadar sevdiğini mi anlatmaya çalışıyordu: ilkmişçesine. Bilmiyorum, artık ben de düşünmekten bıkmıştım ve özeline saygısızlık yapıyormuşum gibi hissettim daha da fazla deşmedim bu konuyu ve dışarıya çıkıp Musa’nın teyzesinin evine doğru yol aldım. Yol boyunca Musa’nın çorapları aklımdan çıkmadı.         
Hikmetgilin anne-babasının evine vardığımda, Hikmetgilin evini arkama aldım, karşımda üç tane apartman vardı. Samuray’a içimden küçük bir küfür savurdum. En soldakine gittim, en üst zile bastım, yan apartman olduğunu istemsizce söyleyip kaçarcasına megafonu kapattılar bunu teşekkürüme karşılık almayışımla anladım. Yandaki apartmanın en üstteki ziline bastım bir alt zil olduğunu söyleyip kapıyı açma inceliğini göstermedi. Anlaşılan her katta iki daire vardı üst üste sıralamışlardı zili. Zile bastım, kadın kim olduğumu sordu, tanıttım, Musa için geldiğimi söyledim, önce bir olmazlandı ben ısrar edip gazeteci olduğum yalanını söyleyince kapıyı açtı, istenmediğimi bile bile de yukarı çıktım. Yukarı çıkarken neden beni gazeteci kimliğiyle kabul etti sorusunu içimden geçirdim. Bu sorunun üzerinde pek durmadım. En üst kata geldiğim de iki kapı da açıktı öncelikle yanlış zile basmamın diğer kapının açılmasına da sebep olduğu aşikârdı. Anlaşılan konuşmaları dinlemek isteyen biri vardı. Affedersiniz diye seslendim. Soldaki kapıdan biri çıktı elindeki defterden kadının Musa’nın teyzesi olduğunu anladım. Soğuk bir yüzü vardı teyzesinin ilk gördüğüm hâlinden pek bir şey değişmemişti, yalnız daha sertti ama üzüntü yoktu o yüzde, eninde sonunda böyle olacağını biliyormuş gibiydi. Bağlanmamış devenin tevekkülüne ne hacet; olacak olan olur ve görünen köye gitmek için rehbere gerek yoktur. Karşısına geçtim söyleyecek bir şey bulamadım. Soğuk, keskin ve nefret dolu gözlerle bana bakıyordu. Bakışları öyle sertti ki bakışlarımı kaçırmak zorunda kaldım. Defter diyebildim zorla. Lanetli bir varlığı uzatır gibi bana uzattı. Sonra getiririm dedim. Elini istemem der gibi ayası bana bakacak şekilde uzattı ve başını iki yana salladı, hiçbir şey söylemedi, boğazından anlamsız bir ses bile çıkmadı. Defter elimdeydi, kara deriden bir defterdi. Bu kadar kolay ve sert alacağımı sanmıyordum. Daha zor ve gözyaşlarıyla alırım sanıyordum, ancak şikâyetimde yoktu. Defteri aldım, hızla aşağıya indim ve koşa koşa eve döndüm.
Defterin içinde çoğunluklu olarak, hatırlatmalar, izlenilecek filmler, okunacak kitaplar, üstat yazarların vecizeleri, birkaç müzik listesi ve anlayamadığım duygu durum yazıları vardı. Ancak en son yazısı dikkate şayandı çünkü bu yazı; elimde tuttuğum kara deri defterin, otuz iki katlı açık mavi gökdelenin tepesinde Musa ile beraber olduğunu gösteriyor. İşte Torbacı Musa’nın dünyaya bıraktığı not…
***
 Ölüm kadar gerçek ve bilinmez bir şey varsa o da yaşamdı. Bunu hissedebiliyorum. Çünkü ikisinin birleştiği çizginin tam üzerindeyim. Otuz iki katlı açık mavi bir gökdelenin çatısında ayaklarımı boşluğa sallandırmış, otumun bitmesini bekliyorum. Belki ottan olabilir -sanmıyorum çünkü bu mereti ilk defa içmiyorum- fakat farklı bir his içerisindeyim. Bu hissi de daha önce hissetmediğim için pişmanım. Eğer bir gün bir uçurumun kenarına gelirseniz, kendinizi uçurumdan aşağıya düşerken hayal etmekten alıkoyamayacaksınız ve bundan daha kesin olan ise; eğer o uçurumun kenarına kendinizi aşağıya atmak için geldiyseniz, aşağıya düşeceğinizi hayal etmeyeceksiniz. Korkularımızın, komplo gibi başımıza geldiğini düşünürüz hep çünkü fıtrat piramidimizin en tepesinde hayatta kalmak var. Ve başarılı da olacaksınız, hayatta kalacaksınız. Hayatta kaldıktan sonra neler olacağını ve daha ne kadar daha hayatta kalacağınızı ise ben bilmiyorum.
 Esrarımdan rüzgâr ve ben sıra sıra birer fırt aldığımız şu vakitte, rakımlı yerimde puslu şehrin, ciğerlerime dolan heyecan verici oksijeni, bu mekânı benim Olympos’um yaptı. Bu akşamüzeri şehrin ciğerlerini dumanlayan bacalardan yükselen katran gökyüzüne doğru araba farlarından ve belediye lambalarından ötürü pembeleşiyor. Şehrin titrek ışıklarının altındaki insanların neler yaptığını hayal ediyorum; puslu havanın loşlaştırdığı ışıkların altındaki çanak çömlek seslerini, ısrarla basılan kornaları, bağırışları çağırışları, köpek iniltilerini ve zevkin çığlıklarını duyuyorum. Sanki bütün bu şehir benim kontrolümde, ben bu şehrin efendisiyim çünkü ben onların neler yaptığını ve neler yapacağını biliyorum ama velâkin onlar benim ne yaptığımı bilme düşüncesinden bile çok uzaklar. Ben bir kameramanım, onlarsa aptal bir şaka kurbanı. Bütün bu, gurursuzluklar, ihtiras nöbetleri ve saygınlık kazanmak için yapılan çabalar benim şu an karşı karşıya olduğum durumun yanında bütün ciddiyetini kaybediyor. Beni güldürüyor bu durum. Kendi varlıklarını ispat etmek için verdikleri salakça çabaların hepsi eninde sonunda bir hiçle sonuçlanacağı için ve benim hiçliği şimdiden kabul etmemden sebeple karşımda bir soytarıdan farksızlar. Ben de gülüyorum.
Yaşamlarını materyallerle sınırlayan insanlara, anlatabilmek isterdim hissettiklerimi. Gördüklerimi görmelerini, duyduklarımı duymalarını isterdim. Her şeyden önce yaşamın bir yaşam değil hissediş olduğunu anlatmaktan ziyade hissettirebilmek isterdim. Çünkü bir şeyi anlatabilmek o şeyi anlaşılabilecek kılmıyor. Toplumun bize öğrettiği kurallardan sıyrılıp, özlerine dönüp özgürlüğü hücrelerine kadar hissedip ve hiçbir anarşi gütmeden, yalnızlıklarının korkulacak bir durum değil keza bir huzur olduğunu, beni kabul etselerdi hissettirebilirdim. Yine de onları suçlayamam, alleme-i cihan değilim ve ben de korkuyordum; var iken yokmuş gibi olmaktan korkuyordum. Kendimden, aşkımdan korkuyordum. Her şeye rağmen yine de hissediyordum. Sanatın dimağa verdiği tattan fazlası olduğunu: Müziğin sadece dinlenilmediğini, filmin sadece izlenilmediğini, kitabın sadece okunulmadığı ve resme de sadece bakılmadığını; bu sanat dallarının dinlenilmek, izlenilmek, okunmak ve bakılmaktan daha çok hissedilmek için var olduklarını anlatabilmeliydim. Yaşam da, sanat da hissetmek içindir ve his bir özdeğe yüklenmelidir. Rüzgâra, güneşe, şehre, şehrin ışıklarına ve kadına yüklenmelidir. Benim için yaşam, sevgisiz doğup sevgiyi hissedebilmekti. Sevgisiz doğup anneyi sevmek, baba gibi olmak istemek, bir kadını anne yapmayı ve baba olmayı metafiziksel arzulamak toplumu görmezden gelme cesaretini ister fakat yığın bizi görmüyormuş gibi yapmayı ne kadar güzel başarsa da gerçekte görmezden gelme cesaretinde bulunamaz ve fiskos etmeden duramaz. Tutkular da tutku hayalleri de durulmaz. Gerçekteki gerçekliği, yalancasına bir hayalle anlatmak, toplumun göreceği niteliği azaltır. Niteliksizlik, güçsüzlüktür.    
Nasıl anlatılır bilmem. Herkes bir şeyler söyler: Seviyordum, âşıktım falan filan. Ben bunları söyleyemem bunlar hissettiklerimi anlatamaz. Her an farklı duygular hissederken, her kadını farklı severken hepsine aynı ad veremem, diğerlerinin diğer kadınlara söylediklerini söyleyemem çünkü onların sevgisi farklı bir tattır benimki farklı bir tattır. İşte burada dil yetersizleşiyor. Saniyeleri tutamayız, bir hissettiğimiz başka bir zaman hissedemeyiz. O an sen üzüm tadı alırsın şimdi armut oysa yine aynıdır, yine sevmişsindir. Dil herkes için farklı kelimeler türetemez. Burada edebiyat devreye girer. Her yazar veyahut şair hayat hakkında, sevgi hakkında düşüncelerini söyler çünkü bu felsefedir, bilim olamaz, kanıtlanamaz. Ve adı geçen konularda her edebi düşünce doğrudur, hissiyata uyum sağlar, nerden bilesin ki adam nasıl seviyor dilberi. Bense elma yerçekimini nasıl seviyorsa öyle sevdim. Ritüelleri hiç bilemedim; nasıl konuşulurdu, ne konuşulurdu, ne yapmam gerekirdi hiç mi hiç bilemedim. Babam anlatmadı ki bana kadını, annemi göremedim ki. Nasıl sevileceğini bilemeden sadece sevdim, başka ne istiyordu ki? Hugo, Sefiller ’de “Sevildiğini bilmekten daha büyük saadet olmaz” demiş. Bu onu mutlu etmeye yetecek diye düşündüm. Daha damarlarımdaki zehir vücudumdan çıkmadan, daha önümü göremezken ben nerden bileyim toplumun bizi zaman gibi çepeçevrelediğini. Onu sevmem onu mutlu edemezdi çünkü toplum bunu göremez, toplum güçlüyü görür. Annelik arzusu taşıyan kadınımın damarlarından Hayyam örümceği tarafından çekilen şarap, gözlerimde ağ olmuş ve beni âmâ etmişken; ben onu nasıl güçlü kılabilirdim? İnsanlar, kişinin görünmeyen kast sınıfını belirlerken, yüzde elli beş kıyafetlerine, yüzde otuz sekiz duruşuna ve konuşma şekline, en son da konuştuklarının muhtevasına bakarak onu göremediğimiz sınıfta mevcut kılar. Yüzde doksan üçü kaybetmişken, yüzde yedinin ne önemi vardı ki? Kim giydiği zaman kendine yakıştıramadığı donu giymek ister ki? Ücra sokaklarda büyümüş, gıdısı ot kokmuş bir torbacı ne kadar güzel bir aksesuar olabilirdi? Onu istiyorum; yanımda olmasını, yanında olmak istiyorum. Benim keyfim böyle istiyor. Onun keyfi bunu istemiyorsa benim keyfime nasıl saygılı davranılıyorsa, ben de onun keyfine tabi saygılı olurum.
Benim ölümüm de hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Yani, ölümümün değiştireceği şeyi (her neyse artık; olgu, varlık, DNA sarmalı) insanlar fark edemeyecek. İster uçabilen bir kelebek olayım, ister uçamayan bir kelebek olayım; çırpınışımın çıkardığı ses veya hava dolaşımı, Bahamalarda güneşlenen bir kadının kulağında bir çınlamaya, vücuduna değecek bir esintiye neden olabilir. Ama bunu kim fark eder ki? Her şeyin yine aynı devam ettiğini düşünür insanlar. Giyotin boyna temas eder, zılgıtlar atılır, zangoç ipi çeker, müezzin elini kulağına götürür. Farklı bir durum olmaz, bir zaman diliminde atılan zılgıtın başka bir vakitte atıldığı zaman ne kadar farklı olacağını kimse düşünmez. Herkes nehirle ilgilenir, nehrin üzerindeki dalgaların her saniye farklı çarşaflara büründüğüyle ilgilenmez. Benim son yapmam gereken uçabilecek miyim yoksa uçamayacak mıyım bunu sınamaktır. Gerisi beni ilgilendirmiyor.
---
Hava iyice karardı, şehrin gürültüsü az da olsa azaldı. Işık kirliliği, gök kubbedeki gerçek ışıkları görmemizi engelliyor. Köyde olsaydım şimdi yıldızlar ne güzel izlenirdi. Rüzgâr hızlandı uzaktan orkide kokularını getiriyor ve bu koku mesut edici bir tebrik gibi. Bir müzik var bu havada, muhteşem bir müzik. Sadece bir yel değil bu, notalar var havada. Arkamda görünmeyen bir senfoni orkestrası var. Heh he he! Tanrı benim için bir orkestra ayarlamış. Ama bu rüzgârdaki notaları hangi üstat yazmış olabilir? Kimin bu sonat ya da senfoni? Albinoni’nin adagiosu mu, Beethoven’ın ay ışığı mı yoksa Mozart’ın ağıtı mı? Torbacıyım ulan ben bu müzik Dj Army ya da Dj Kantik olmalı.
---
Aşağıya bakıyorum da benim ağırlığımda biri bu yükseklikten aşağıya yaklaşık yedi saniyede ulaşır. Neden intihar ettiğimi düşünüyorsunuz? Bir sürtük için kendimi öldürmeyi düşünmedim hiç. Bana değer vermeyeni dert edinmedim, benim derdim beni değersiz var edenle. Gazetedeki manşeti görebiliyorum: Torbacı Musa yedi parça. Torbacı Musa otuz iki katlı açık mavi bir binadan atladı ve yedi parçaya bölünerek can verdi. Gazeteye de çıktım, ünlüyüm artık. Benim intiharımınsa tek bir cümleye sığan iki nedeni var. Benim…
***
Musa’nın yazdıkları burada bitiyor. Cümlesini bitiremeden yeryüzü onu kucağına aldı ve bir annenin oğluna sarılması gibi sardı, dudaklarını alnına değdirdi.  Musa’nın hikâyesinin hülasası elimdeki gazete kesikleri ve bildiklerimle şöyle anlatılır. Torbacı Musa, üzerine asfalt atıldığını nadiren gördüğümüz kaldırımlardan biri olan: Yaklaşık doksan üç metre yüksekliğindeki otuz iki katlı açık mavi binanın önündeki kaldırıma, tam yedi saniyede aşk eyledi. Kafası batıya bir metre, sol kolu ile bacağı güneye; sağ kolu ile bacağı kuzeye iki metre ötelendi. Gövdesi düştüğü yerde kaldı lâkin ikiye ayrıldı. Bağırsağı yedi parçaya ayrılmış bedende öyle bir uyum gösterdi ki görenler kendini, mide iflasına sebep olacak bu görüntünün, intihar fetişi bir ressam tarafından çizilen bir portre olabileceğini düşünmekten alıkoyamadı. Çünkü Torbacı Musa’nın bağırsağı, etrafa saçılan kollarını, bacaklarını ve kafasını takip edip onlara ulaşarak ikişer defa sarmış hâldeydi. Torbacı Musa’nın akciğeriyse, ironi oluşturarak sapasağlam kalmıştı. Parçalanmayı geç, Torbacı Musa’nın akciğerinin ömründe bir dal dahi sigara içmemişçesine tertemiz olması, absürt komedi filmlerini aratmıyordu. Sırada akciğer bekleyen, solunum rahatsızı hastalardan hiçbiri Musa’nın akciğerini istemedi. Söylentilere ya da koca karı hurafelerine göre Torbacı’nın akciğeri uğursuzluk getirirmiş. İntihar ederek Allah’a isyan ettiği için, Münker ile Nekir onu kâfir olarak hesaba çekecekmiş. Akciğeri kadar olmasa da Torbacı Musa’nın gözleri de pek hasar görmemiş. Gözleri, göz yuvalarından biraz dışa çıkmış, kenarlarını da kırmızı damarlar sarmış. Gözleri açık gitmiş garibimin. Gözleri mavi mavi, gece kara gökyüzüne; gündüz mavi gökyüzüne bakakalmış. Gözlerini de istemediler, artık kâfirin mi desem rahmetlinin mi desem bilemediğim Musa’nın. Dudaklarındaysa tuhaf bir gülümseme hâkimdi. Belki de bu Musa’nın intikamıydı. Belki de insanlığın vicdanını sızlatma isteğinin şekliydi. Peki, ulan Musa hiç düşünmedin mi ki iki gün sonra unutulacağını. İnsanlar popüler olanı konuşur ve popüler olan, popülerliğini kaybettiği an insanlar onu konuşmayı bırakır. Senin ölümün de seni popüler yapacak çünkü artık facialar ve ölümler de popüler oluyor. Ya sonra? Senin ölümünün popülerliği de ihtiyarlayıp, rafa kaldırılacak.
Yalnız, otopside adli tıp uzmanı Rahmetli Kâfir Torbacı Musa’nın sağ elinde, aya kadar bir kâğıt parçası buldu. Bu kâğıt parçasının, Musa’yı diğer gün yeniden manşetlere taşımasıyla tabi kâğıt parçası kahvehanelerdeki çay sohbetlerine de karıştı. Böylece Musa’nın bütün lakapları unutuldu ve ona yeni bir unvan verildi. Beşiksiz Musa dedi halk ona. Ve o aya kadar kâğıt parçasında yazan virgülle birleştirilmiş yargı cümlesi oldukça çarpıcı ve Beşiksiz Musa’nın intiharındaki bütün gizemi açıklamaktaydı:
“Annem zihin engelli, babamsa bir tecavüzcüdür.”

1

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli