Günaydın Bay Morris
Yutup programı evet, adı mı, adı: İhtiyarlar Kokusu. Yok ya çok yaşlı değiller, Otuz beş suları desem, evet. Beni de çağırdılar biliyor musun? Normalde hep dört kişilerdir, başka kimseyi almazlar programa ama ben çok önemli biri olduğum için alacaklar. Ne zaman mı? Şimdi çıkıyorum, beni bekliyorlardır zaten.
Şehrin bu yerinde evlerin hepsi müstakildi. Varış noktam olan dört yol ağzının köşesindeki eve varıp giriş kapısının önündeki dört merdiveni basamaklayıverdim. Kapı sahanlığında durup zile bastım, kapı anında açıldı. İkisi önde, ikisi arkada; ikisi kel, ikisinin saçları omuzlarına varan uzunlukta hepsi sakallı ve şişman, irikıyım ihtiyarlar, eşikte donuk yüzleriyle bana bakıyorlardı. Uzun saçlılar esmer, kellerin biri kızıl, diğeri sarışın idi. İçeriye girmeye çalıştım, hareketsizce öyle durduklarından giremedim. Bunun üzerine merdivenlerden geriye inip ön cephesinin bir yerinde büyük karakterlerle 1942 yazan eve şöyle bir baktıktan sonra bahçe duvarını gördüm, bahçe duvarından atladım. Bahçede beşer metre arayla irili ufaklı hurma ağaçları vardı ve o ağaçların arasında ipek entariler giyinmiş huriler şarkı söylemekteydiler. Hurma ağaçlarının arasından sessizce süzüldüm ve çaktırmadan birine mıncık attım. Kız önce korktu, sonra gülmeye başladı. En son seslendi; "kızlar bakın kim gelmiş" hepsi birden döndüler ve gülüşerek "kocamız gelmiş, kaçalım kızlar" dediler. Ben de seslendim "gaçman gız" ve kızları kovalamaya başladım. Yakaladığımı çimçikliyor, kucağıma alıp öpüyordum. Onlar ise gülüşüyor, cilveleşiyorlardı. Kovalaşırken bir hatunumu tam yakalamıştım ki belimde bir ağrı hissettim. Ardıma döndüm ve orada hurma ağaçlarının tepesinde sarı brokar kaftan giyinmiş ninjaları gördüm. Ellerindeki hurma dikenlerini bana fırlatıyorlardı. Koşa koşa içeri kaçtım. Beni öldürmeyi başaramadılar ancak üç karımı bu hain saldırıda kaybettim.
Salona girdim, içerisi leş gibi ihtiyar kokuyordu. Koku, burnumdan beynime doğru seyahat ederken bünyemde doğal olarak tansiyon ve şeker yükselmişti. Fenalaştım ama çok geçmeden kendimi toparladım. O sıra dört ihtiyar, karşı karşıya duran iki kanepeye ikişerli oturmuş konuşuyorlardı. Biri, bir ötekine gevşek gevşek "Cem, sen saçmalıyorsun ağbi" dedikten sonra hepsi birden bana dönüp "hani bize çay yok mu" diye sordular. Bardaklarını aldım, çayları doldurdum, geri dönüp her birinin eline verdim. "Hayır ağbi, adam İtalyan, o yüzden bu ülkeye giremedi, bu dönemde bir İtalyan'ı evimize alamayız ya" dedi yeşil gözlü, kel, sarışın gevşek. Böyle konuşmaları canımı sıkmıştı. Buraya onlara çay doldurmak için gelmemiştim. Ayağa kalktım, tripoda bir tekme atıp aynı anda kaçmaya başladım. Dört izbandut, yerlerinden hareket dahi etmediler ama ben yine de kaçtım. İki haftaya yakın bir süre kaçtıktan sonra bir mutfağa çıktım. Mutfağın her bir yanını incelesem de o mutfaktan çıkış olmadığını fark ettim. İşte bu, benim sonumdu, burada kapana kısılmıştım. Dört izbandut gelecek ve sakallarını bana sürterek beni öldüreceklerdi.
Oturmuş sonumu beklerken karnım açlığını giderme kararı verip kileri açtım. Kilerin içi zifiri karanlıktı. Daha iyi görmek için başımı soktum ama yine de bir şey göremiyordum. Bunun üzerine kilerin içine girdim ve kilerde yürümeye başladım ama ben yürümüyor, kiler ayaklarımın altından kayarak beni öteliyordu. Zifiri idi her yer ve hiçbir şey yoktu. Bir süre sonra nüzul olmakta olan loş bir ışık gördüm. Koşa koşa bu ışığın indiği yere yaklaştım ve ışığın indiği yeri gördüm. Bu gri ışık, gri sarıklı, gri sakallı, gri cübbeli diz çökmüş bir adamın ensesine düşüyor oradan içeri girip adamın topuklarında ışıklı ayakkabı var gibi parıldıyordu. Adamın yanına diz çöktüm.
Dün geceden beri kar yağıyordu. Kilerimden çıkıp evimin bahçesi olan mezarlığımda gezinmeye başladım. Bütün mezarların üzeri kar tutmuştu. O sıra bahçe kapımın önünden geçip bahçe duvarlarımdaki ortası horoza benzetilmiş parmaklıklarımın arasından beni gören Bay Salvatore, "Günaydın Bay Morris" dedi. Cevap vermedim. Çünkü sarışın gevşeğin dediğini unutmamıştım. Savaş üç yıldır devam ediyordu, semada Japon ve Alman uçakları görülüyordu. Mezarlığımdan çıkıp bombardımanların altında, çatışmaların ortasında evime doğru yürüdüm. Bir ara; kurşunları bitmezliğe ulaştığından, duraksız devam eden bir çatışmanın arasında kalakaldım. Patlamış bir panzerin hemen arkasındaydım o an. Hemen yan tarafımda duran rögar kapağını gördüm. Açıp içeri girdim. Sonunda evime güvenle varacak olmamın sevinci içimde bağırıyordu. İlerledim. Bir süre sonra nereden çıktıklarını anlamadığım dört adet tosbağa gördüm. Kafaları, mavi, kırmızı, mor ve turuncu renkteydi. Peşime takıldılar ama bu öyle sakin bir takılma değildi, kıranlık kıpır kıpır yere göğe sığmıyordu, "ulan" dedim "huzur yok hiçbir yerde". Sabrım tükenmişti, tuttum turuncu kafalıyı, çektim kulağını, kaldırdım yumruğumu "başlarım sizin babanızın şarap çanağına, sumsuğu yediniz mi amale sümüğü gibi yere yapışırsınız bak" çekiştim. Ben böyle çıkışınca korkup peşimi bıraktılar. Eve vardım ve uyudum.
Yutubırmış, evet, ne yapacak, oyun oynuyor, evet bu da şişman, evet, bunun saçı topuklarına kadar uzun, evet, karısı da yutubır, korku hikâyeleri anlatıyormuş. Yok, onu hiç izlemedim. Aman ne bileyim işte izlemedim. Beni çağırdı biliyor musun? Gel dedi sohbet edelim. Evet, evet, bu konuk alıyor. E ben de çok önemli biri olduğum için beni konuk almak istemiş. Tamam gelirim dedim ben de.
Dört merdiveni basamakladım. Kapının sahanlığında durdum, tam zile basacaktım ki kapı açıldı "ooooooo hoş gelmişsin yiğidim, yaban ellerden döndün demek, gir gir, şanına, şerefine kölelerime kuzu kestirdim" dedi. Girdim, salona geçtim, kanepeye oturdum. Tam bir hafta orada öylece oturdum ama ne gelen oldu ne de giden. Oturduğum yerden kalktım, evden çıkıp sonra yeniden geldim. Babaannem açtı bu sefer kapıyı. "Oğlum, kuzum, hoş geldin" dedi ve sarıldı bana. "Dedem nerede" diye sordum. "İçeride" dedi. Girdim salona, dedem kanepenin dibinde yerde oturuyordu. Yaslandığı kanepeye oturdum ben de. "Ne yapıyorsun, nasılsın dede" dedim. Dedem, elini kulağına götürdü ve kulağını bana doğru kıvırdı. "Naptın, nassın, eyisin mi" diye bağırdım. "Eyiyim oğlum, biz bekliyoruz artık" dedi. Mahzun gözleri üzerimde, yumuşacık sesiyle "bekliyoruz artık ne yapacağız ki başka" dedi. "Neyi bekliyon dedeee" diye bağırdım. O sırada yutubırın korku hikâyeleri anlatan yutubır karısını, kapının eşiğinde bir şeylerden kaçarken gördüm. Aldırmadım, dedeme döndüm, gözlerinin içine bakarken bir anda sesi çatallanarak "seni" dedi babaannem. Kalktım, babaannemin yanına gittim. Odasında taze fasulye ayıklıyordu. "Babaanne" dedim "nasılsın"; "iyiyim kuzuummm" dedi.
Kanepeye oturmuştum. Babaannem ve dedem ayakta bana bakmaktaydılar. Dedemin aksakallarının her bir teli, bangi jamping ipi gibi göğsüne iniyordu. Altında gri bir şalvar, üstünde çizgili ve yakasız beyaz bir gömlek, gömleğin üzerinde deri motorcu yeleği, başında lacivert takkesi vardı. Babaannem, siyah kazağının üzerinde siyah yeleği, altında ise turkuaz polar pijamasıyla dedemin arkasındaydı. Öyle onlar ayakta, ben oturmuş duruyorduk ki diğer tarafımda bir hareketlenme hissettim. Dönüp baktım, oturduğum kanepenin ucunda, bakışları oldukça yabancı olan bir diğer babaannem oturmuş beni izliyormuş. Altında ise diğer babaannemden farklı olarak krem renkli polar pijama vardı. Dedeme döndüm, arkasında turkuaz pijamalı babaannem hemen arkasındaydı, "dede benim iki tane babaannem var" dedim. Dedem gülmeye başladı "iki tane mi babaannen var?" "Evet". Turkuaz babaannem de gülmeye başladı. Krem babaanneme döndüm o ise gülmüyor, sert sert bana bakıyordu. Ayağa kalktı, ben de ayağa kalktım ve "senin ağzını yırtarım, sen çok konuşmaya başladın" demesiyle birlikte bana saldırdı. Elimi yüzüme götürüp gerisin geri krem babaannemden kaçmaya yeltenmişken "kışkış cinler kışkış" diye bağırdım. O ise pençelerini savuruyor, elimde, boynumda, tırnaklarıyla yaralar açıyordu. Dişlerim duyduğum korkudan haseple birbirine çarparak kırılıyordu. Dedemin "oğlum, neler oluyor sana" serzenişini işittim, başım doluydu, cevap veremedim, ardımca kaçtım. Bir ara parmaklarımı araladım ve fişe takılı olmamasına rağmen dönen bir vantilatör gördüm, kapattım, bir daha açtım, bu sefer de ütü masasındaki ütünün dedemin gömleğini ütülediğini gördüm. Aynı zamanda dedemin krem renkli babaannemi öldürüp beni kurtarmasını beklememe rağmen dedemin yavaş kalıp ona yetişemeyeceğini de kabullenmiştim. Çok geçmeden kendimi kilere attım.
Adam, bu bomboş, uçsuz bucaksız kilerde hâlâ dizlerinin üstündeydi. Tekrar yanına varıp diz çöktüm. Hareket yok, dokundum, yavaşça başını kaldırdı, gözlerimin içine baktı, ağlamaya başladım. Nabzım yeri çatlatan hiltiler gibi atıyordu. Adam beni gözlerimden tutup havalandı. Dere tepe geçmeden, lale sümbül biçmeden, soğuk suları hiç mi hiç içmeden altı ay ile bir güze ne hacet iki salisede bir bulutun içine giriverdik.
Çocuklar koşuşturuyor, şen gülüşleri her bir yandan yankılanıyordu. Bir adam vardı orada: Orta boylu ve heybetli, başındaki kahverengi kefiyesinin kâkülleri burnuna kadar inmiş. Adamın arkasında devasa bir sandal ağacı var ki; dalları her bir yeri kaplamış, boyu göğe dolanmış idi. Kırmızı çileklerinden yayılan rayiha, akupuntur iğneleri gibi derimin her bir gözeneğine girip çıkarak beni mest ediyordu. Adamın önüne vardım. Sumağı andıran bosbordo sakalları, bembeyaz yüzü vardı. Sakalları bir bakır tel kadar sert ve kalın duruyordu. O bembeyaz yüzünün yanında, envaı dilber, huri sönükleşirdi. Bir şey demek istedim amma lâl olmuştum karşısında. Bunu fark edince başını kaldırdı, kefiyesinin kâkülüne rağmen küçük kahverengi gözlerini gördüm ve bir anda nefesim kesildi. Ben ventolinini kaybetmiş bir astım gibi nefessizlikten hıklarken o, daha da nefesimi keserek ciğerime acı saplayan gülümsemesiyle "hiç olmadık çocuklar, hiç olmadık yaşlarda, hiç olmadık şeylere itaat etmeyi öğrenmişler" dedi. Ben tiril tiril titreyerek soğuk soğuk terlemeye başladığımda, çocuklar susmuş, sandal ağacı zangır zangır sallanmaya başlamıştı. Yer ilen gök benim itaatsizliğimin davasını görmeye, beni yargılamaya başladılar. Nefes alamadığımdan bir şey diyemiyordum, döndüm o nur yüze, medet umarca baktım, diz çöktüm ve hıçkıra hıçkıra ağladım. Yüz sürmek için eteğine uzattım yüzümü, bir anda çatıldı kaşları ve her yer beyaza kesildi.
"Günaydın Bay Morris" dedi Bay Salvatore.
"Günaydın Bay Salvatore, nasılsınız?"
"İyiyim Bay Morris, siz nasılsınız, sanırım havanın tadını çıkarmak için dışarıya attınız kendinizi." Havaya baktım gök kapkara idi ve hâlâ lapa lapa kar yağıyordu.
"Havanın pek güzel olduğunu söyleyemeyeceğim Bay Salvatore."
"Olsun, en azından bomba yağmıyor artık değil mi?"
"Evet, doğru söylüyorsunuz Bay Salvatore, artık bombalar yağmıyor." Mezarlığımda karları hunharca ezip onları haşırdatarak yürüdüm. Bay Salvatore orada dikilmiş bana bakıyor ancak ben onu aldırmıyor, mezar taşlarımda tanıdık isimler arıyordum. Hiçbir ismi okuyamadım çünkü kar, bütün isimlerin üzerini kapamıştı. Bay Salvatore'nin dikildiği duvar tarafındaki mezarlara doğru yürüdüm.
"Oh, olamaz, özür dilerim Bay Morris, artık ben epeyce yaşlandım, gözlerim eskisi gibi görmüyor" dedi. Ne demek istediğini anlamamıştım. Anlam ararca gözlerine baktım "siz, yakınıma geldiğinizde fark ettim. Sizin yüzünüze ne olmuş?"
"Ne olmuş" diye sert bir sesle sordum.
"İşte ben de onu soruyorum Bay Morris, susuz toprak gibi çatlamışsınız." Bay Salvatore böyle deyince cebimden cep telefonumu çıkardım, ön kamerayı açtım:
"Oha, aman Allah'ım, bu, yeni, ben de kim?" Yüzüm jiletle çizilmiş bir harita, saçlarım ve sakallarım çamaşır suyuna yatıp orada uyuyakalmış pazen gibiydi. Pürçeklerim çiynime kireçli su gibi damlıyordu.
"Bilemiyorum Bay Salvatore, siz söylemeseydiniz bu hâle geldiğimi fark etmezdim bile."
"Oh, canım genç Bay Morris'im benim, sizin için çok üzgünüm, size hiç yardımcı olamadım ben."
"Lütfen Bay Salvatore kendinizi suçlamayınız."
"Benim yüzümden oldu."
"Hayır, tabii ki sizin yüzünüzden olmadı, lütfen yalvarıyorum, başıma gelen her şey benim yüzümden oldu."
"Bay Morris eğer ben iyi bir komşu olsaydım sizin bu duruma düşmenize engel olurdum, demek ki iyi bir komşu değilmişim" dedi ve Bay Salvatore kafasını mezarlığımın parmaklıklarına vurmaya başladı. Hızla duvarın dibine gittim ve
"Hayır, Bay Salvatore lütfen böyle davranmayınız, sizin hiçbir suçunuz yok."
"Hayır Bay Morris ben suçluyum, lütfen beni affedin yoksa alnımı parmaklığınızdaki horozların gagalarıyla yaracağım."
"Affediyorum Bay Salvatore, tamam, durun lütfen, affediyorum." Bay Salvatore durdu ve parmaklıklardaki elimi sıkıca tutarak
"Bay Morris size bir hediye vermek istiyorum" dedi.
"Lütfen Bay Salvatore buna hiç gerek yok" dedim.
"Ah Bay Morris, ah benim tatlı Bay Morris'im lütfen hediyemi ret ederek beni kırıp yaralamayınız, yoksa alnımı tekrar vurmaya başlarım."
"Pekâlâ Bay Salvatore, hediyenizi kabul edeceğim, yeter ki siz alnınızı mezarlığımın parmaklıklarında parçalamayınız, tamam mı?"
"Tamam Bay Morris, söz veriyorum, mezarlığınızı kana bulamayacağım."
"Tamam anlaştık öyleyse" deyip evime doğru yürümeye başladım.
"Ee, Bay Morris!"
"Efendim."
"Hediyeniz burada, lütfen bu tarafa geliniz ve hediyenizi alınız." Demir mezarlık kapımı açtım ve Bay Salvador'un yanına gittim. Bay Salvador'un bacakları çomak gibi incecik idi ve diz kapakları önde değil yanlardaydı. Gözlerinin içine, hadi hediyemi verin de gideyim dercesine baktım. "Hemen arkanızda" dedi. Döndüm. Aman Tanrım bu nasıl bir tatlılık? Ne kadar güzel bakıyor böyle. Bu yavru bir kutup ayısıydı. Karların üzerine uzanmış iri kahverengi gözleriyle bana bakıyordu. Ayıcığın yanına gittim. Bay Salvador da beni takip etti. Yavru kutup ayısının üzerine eğildim, karnını sıvazlarken;
"Aman sen ne tatlı bir şeysin böyle, hanimiş pençeleri, oy gunumiş cunumiş, yerim ben seni" dedim. Ben yavrunun karnına dokununca yavru, kahkahalar atmaya başladı. Ben de onunla beraber bir müddet güldükten sonra "Bay Salvatore, bu yavrunun annesi nerede, çünkü bir gün, o yavru benim, geri ver, demesini istemem" diye sordum.
"Bay Morris içinizi ferah tutunuz, bu yavru öksüz kalmıştır, maalesef annesi savaşta kanının son damlasına kadar vuruşup can vermiştir."
"A öyle mi, bu çok üzücü."
"Evet, şimdi siz onunla arkadaş olabilirsiniz."
"Evet, bu çok iyi olur" dedim ve karların üzerine oturup yavruyu kucağıma alarak onu sevmeye başladım ki Bay Salvatore;
"Oh, olamaz, bu hiç iyi değil, Bay Morris sakın ani hareket yapmayınız" dedi. Yavru kucağımda hızla ayağa kalktım. "Ah Bay Morris ani hareket yapmayın demiştim, neden bunu yaptınız?" Cevap vermedim ama Bay Salvatore'nin neden böyle bir tepki verdiğini anladım. Çünkü tank kadar büyük bir boz ayı bize doğru koşuyordu. Bay Salvatore, "bakın Bay Morris, bu boz ayı yavru kutup ayımızı yemek istiyor, kaçmalıyız."
"Tamam Bay Salvatore, kaçalım ama nereye?"
"Benim arabama kaçalım" dedi. Yavru kucağımda koşa koşa Bay Salvatore'nin arabasına bindik. Marşa bastı Bay Salvatore ve gazladı. Boz ayıdan uzaklaştıktan sonra Bay Salvatore klimayı çalıştırdı ve beş dakika sonra yavru kutup ayısı kucağımda eriyip su oldu.
Son sürat kurak ve soğuk topraklara vardık ve arabamız büyük bir gürültüyle bozuldu. Bay Salvatore sağa çekti, indik arabadan. Öğlen oluyor, gökte bir şavk hengâmesi, günü bıçaklayıp ortalığı apaydınlık yapmasına rağmen güneş ne doğu ile batıda ne de kuzey ile güneyde ortalıklarda görünmüyordu. Etrafıma baktım, dört bir ufka değin hiçbir şey yoktu. Bir çölün tam ortasında kalakalmıştık. Bay Salvatore arabanın yanında iken ben çölde yürümeye başladım. Bu çöl, gri topraklarının her bir noktasında domuz pıtrağı büyütmüştü, bu domuz pıtrağı deryasında yürüdüm. Gece gündüz, soğuk ayaz demeden paçalarıma yapışan domuz pıtraklarının anbean artmasına rağmen yürüdüm. Dermanımın nihayetinde, bitap düşüp domuz pıtraklarının üzerine kapaklanıverdim. Soğuktan el ve ayak parmak uçlarımda don kendini göstermişti ki gökte salınan bir karaltı gördüm. Gözlerimi şaşkın bir umutla açtım, karaltı büyük bir gürültüyle önüme indi.
"Yavrumun hayatını kurtarmışsın" dedi. Korkudan bir şey diyemedim çünkü bu konuşan, çatık kaşları raptiyeyle tutuşturulmuş gibi birbirine yaklaşmış, devasa kanatları olan iri bir kutup ayısıydı. "Şimdi de ben seninkini kurtaracağım" dedi ve uçan kutup ayısı beni kollarının arasına alıp kanatlarını çırptı.
Uçan kutup ayısının kollarında az gittim uz gittim, kasırga, boran aşıp da gittim ve nihayetinde bir sabah vakti, yakıcı güneşin altındaki çöl diyarına vardık. Uçan kutup ayısı beni indirdi ve indirir indirmez havalanıp gitti.
"Günaydın Bay Morris" dedi bir ses. Bay Salvador'u görmezden gelip kaçtım. Çünkü bu İspanyol başıma büyük dertler açmış, canımı dişleyerek kendinden illallah ettirmişti. Akışkan çöl topraklarında serabı arayan bir kâşif gibi gezindim. Bu diyarda bütün her yer çarşaftan ibaretti. Herkes, çoğu koyu renkte olan çarşaflara bürünmüş ve yüzlerini kapatmışlardı. Çadırların, kara çarşaflı duvarları arasında gezindim. Bu diyarda efsunlu bir rüzgâr çarşaflara çarpıyor ve gizemli sesler var ediyordu ki yine aynı rüzgâr iki saatte bir kum fırtınası kopartıp bütün gözleri çamura buluyordu. Ne aradığımı bilmeden aranıp durdum. Sonra, fısır fısır konuşan birkaç kişiye kulak misafiri oldum, kadın mı, erkek mi olduğunu anlamadığım bir ses, "geldi, şehre geldi" diyordu. Bunun üzerine gelmiş olanın kim olduğunu bilmeden onu aradım ve birkaç aktar ve kahveci dükkânı çarşafını geçtikten sonra önündeki kalabalığı izdihamın ramağında kalakalmış o çadıra girdim ve gelmiş olanları gördüm. Aralarında iki metre bulunan, kahverengi çarşaflara bürünmüş iki kadının önünde insanlar oturmuş, ibadet eder gibi sessizce onlara bakıyorlardı. Başlarındaki örtüyü çenelerine kadar indirmişlerdi. İnsanlar soldaki kadının önünde ikişerli sıraya geçmiş; sağdakinin önünde ise kimse yoktu bir kişi dışında ve o da: Kot pantolonlu, sarı deri ceketli bir adamdı. Adam yüzünü bilinmezliğin korkusuyla yapmacık bir şekilde buruşturuyor ve "Hatice sen kimsin" diye soruyordu. Beş saniye geçiyor tekrar soruyordu: "Hatice, sen kimsin?" Sonra tekrar; "Hatice, sen kimsin?" Ben herkesi aşıp soldaki kadının önüne oturdum. Öyle bir şey olmasını bekler şekilde örtüsüne bakıyordum. Yavaşça başını kaldırdı. Şimdi, gencecik, çok güzel bir kadın banagülümsüyor, kahverengi küçük gözleri, seyrek kirpiklerine damlıyordu. Sanki ben her şeyi biliyormuşum da o sadece benim bildiklerimden bir şeyler öğrenecekmiş gibi derinlerime doğru baktı ve şaşırarak kadını tanıdım; "aa babaanne, ne yapıyon burada" ... "oha, O-HA, ne kadar gençsin?" Ben böyle şaşırınca sağdaki kadın da başını kaldırdı: "Yaşlı babaanne!"
İki babaannem de bir anda dillenmeye başladılar, bu öyle bir sesti ki çöl diyarındaki bütün kumlar göğe doğru yükselmeye başladı, bütün çarşaflar uçup denize karıştı. Arz ve arş babaannemlerin sesiyle sarsılıyordu ve diyorlardı ki "AR.KAA.DAŞLAR LÜT.FEEN KA.NA.LI.MI.ZA AA.BO.NE OL.MA.YI. UNUT.MA.YIN. EĞER. VİD.YO.YU SEV.MİŞ.SEN.İZ. LİKE AT.AR.SA.N.IZ. ÇOOK SEV.İN.İR.İZ."
Gözlerimi açtım. Acıverici bir ışık gözlerime doluyordu. Telefonu elime aldım, telefonun ışığını kıstım. Vidyoları bitmiş dört şişman lavuk bana bakıyordu ve dördünün ortasındabir yazı vardı: İHTİYARLAR KOKUSU.

2
Henüz hiç yorum yapılmamış.
