Çakıl Taşları
Minik çakıl taşları gibi yorgunluklarım... Hepsi ufacık, uzaktan baksan renklerini, şekillerini bile seçemezsin belki ama koskoca bir sahilin kıyısını kaplamayı başarıyor hepsi de... O sahilde sakin bir yürüyüş yapmak istiyorum ya da kendimi denize bırakmak... Ama attığım her bir adımda ayaklarımı kesiyor o minicik, belli belirsiz taşlar...
Hepsini ayrı ayrı kaldırıp atmak istiyorum bir kenara. Belki denizin en uzağına, belki de arkamda kalan lav sütunlarının kıyısına... Ama hangisine elimi atsam gözüm takılı kalıyor, saatlerce kendimi binlerce çakıl taşının arasından seçtiğim bir tanesiyle kavga ederken buluyorum.
Üstlerine basıp geçsem canım yanıyor. Kaldırıp bir kenara atmak istesem ansızın kitleniveriyorum. Elde yapacak birşey kalmayınca da sahilin en güvenli, en acısız gördüğüm kenarına çöküp bir gölgeye hapsediyorum kendimi.
Ne denize ulaşabiliyorum ne de dilediğimce yürüyebiliyorum.
Ruhum, bir yerlerde var olan ama çok uzun süre önce belki varlığını kaldırıp o lav sütunlarının kıyısına fırlatıp attığım ruhum sıkılıveriyor ansızın. Kendimi bir boşluğa kitlenmiş bakarken buluveriyorum.
Elimde vardı belki bir şansım. Belki yeni bir güç... Belki de yeni bir umut... Ama o taşlara yetmeyen gücüm sanki ona yetmiş gibi elimin tersiyle itivermişim bir kenara.
İtmeseydim herşey çok mu güzel olurdu? Sanmıyorum. Çok mu büyük bir olay? Değil elbet. Ama benim başıma anca kırk yılda bir gelince şans diye adlandırmaktan başka uygun bir sıfat bulamıyorum.
Buruk bir vedayla hoşçakal demiş olmak bu şansa, ki o vedayı bile içimde ukde kalmasın diye yapmışken, içimde kocaman bir ukde oluverdi.
Mutsuzluk kavramıyla çok öncesinde tanıştığımı sanıyordum ama şimdi anlıyorum. Ben galiba hayatımda ilk defa mutsuzum.
Beni mutsuz eden şeyse çok absürt gelse de önüme küçücük bir şans çıkmış olması. Düşününce ömrüm boyunca sadece sorunlarla cebelleştim. Uzun zaman sonra ilk defa önümde bir sorun kalmadı. Yolum artık eskisine oranla çok daha pürüzsüz durumda. Bu beni mutlu edecekken hayattaki tek varlık amacım elimden alınmış gibi hissediyorum. Tam o esnada kapıma gelen o şans ise beni ürkütmüş olacak ki hiç düşünmeden reddediverdim.
Sahilimdeki çakıl taşları eski. Eskileri kaldırıp ortalığı temizleyecek ve o şansa kocaman bir yer açacakken ben çöktüm bir kenara hani nerde yenileri diye onları gözlüyorum.
Öğrenilmiş çaresizlik mi diyorlardı? Şimdi tam aklıma gelmiyor o kavram, biraz uykulu, bir tık da yorgunum ondandır belki... Ama onun gibi birşey galiba bendeki. Dedim ya... Hayat amacımın sorunları çözmek, problemleri ortadan kaldırmak. Kendimi bu hayatın üzerinden törpülenmesi gereken bir pürüz gibi hissederken pürüzsüz bir yolda önüme çıkan süslü hediye paketi beni mutlu edeceği yerde ürkütmekten öteye geçemiyor.
Beni mutsuz edense ürkekliğim değil. Ürkek bir yapıya bürünmemin sebebini bilmem ve bundan kurtulamama korkusu. Bu korkuyla yüzleşmeye mecal bulamadığımdan elimde kalan tek çare bundan sonrasında da hayatımın böyle olacağını kabullenmekten öteye geçemiyor.
Ben pek mutlu sayılmam.
Şu an mutsuz muyum? Onu da tam kestiremiyorum.
Ama siz mutlu kalın :)
2
Henüz hiç yorum yapılmamış.
