Geç Kaldım
Kâğıdı, kalemi bıraktı bir kenara… Mum ışığının titrek alevine daldı gözlerinde, ensesinde bir ses: “Yatmıyor musun?” Yatınca da yüreği kalkıyordu ayağa, tekmili hazır vaziyette… Ne demeye şu yaşlı yüreğe bu kadar telaş. “Işığı kapatayım mı? Nasılsa mum ışığın var?” Gözü görmezdi ki mum ışığında, geçmişe duyduğu özlemden yakıyordu mumu. Öyle bir özlemdi ki bu, yüreği pare pare… Acısı ta dibinde bir yerlerdi. Vuslat bu dünyada imkânsız, öteki dünyaya kaldı ise sabırsızdı. Ensesindeki nefes, ses, gölge çekildi. Işık söndü, geçmişe kaldı tüm dünyası. Gençken de uykuya düşkün değildi de şimdilerde hepten bırakmıştı. Son yılların belki de son günlerin uyuyup da ne yapacaksın, yaşa yaşayabildiğin kadar diyordu besbelli ki bedeni o. Beden dili… Kalp dili… Bir de gerçek dil vardı, kemiği olmayan ya kazandıran ya kaybettiren… Şu mektubu postaya verecek kadar yaşayamayacağını beden dili söylemese de zihin dili biliyordu. Sabahında neler yazdım böyle diyecek ve pişman olacaktı zira. Gecenin kahrı çok olurdu. Gündüz ruha aydınlık bir his verirdi. Geceden kararan dünyan sabah oldu mu geçti bitti işte rehavetinde daha selim düşünürdü. O hesap… Bunca zaman durdun durdun da şimdi ne demeye mektup yazdın diyecek ona diye… Nerede görüp de diyecekti ki sahi? Onu en son gördüğünden bugüne kırk sene geçmişti. Geçen kırk sene boyunca başka mektuplar da yazmıştı ancak nereden postalayacağını bilmediğinden değil yüzleşmeye cesaret edemediğinden postalamamıştı onları. Hepsini bir kutuda saklıyor olsaydı bu yazdığını da onların üzerine bırakırdı. Hepsini bir kutuda saklamıyordu, yakalanmak korkusu ile sobada yakmıştı tüm mektupları. Şimdi soba kurulmuyordu evlerinde. Hem temmuz sıcağında ne sobası… Şu mum alevinde yaksa titrek titrek… Alt köşesini tuttu mu mum alevine kâğıt yana yana üst köşesine kadar gelir. Böylece imha ederdi işte.
Ya pişman olursam?
Bir mektup göndermek için son şansı olabilirdi. Onlarcasını yazıp göndermemiş olması aklını başına getirmiş olabilirdi. Aklından da başından da emin değildi şimdi. Yaşının doksana yakın olduğunu düşününce daha ne kadar yaşayacak olabilirim ki diye düşünüyordu. Şu dünyadan beklediğim ne kaldı? Tüm beklentilerin bittiği vakitte; neyse umduğu, buldu ya da bulamadı olarak kenara ayırmıştı yıllarca şimdi ise günleri devirmek ve ölümü beklemekten başka çaresi yoktu. Bu mektubu postalayacağı yerde ölüm var mı yok mu onu bile bilmiyordu zaten. Bir de bunca zaman sonra neyi değiştirecekti ki? Duyguları… Travmaları… Hisleri… Belki de…
“Sevgili Günahım,
Göğsümdeki sıkıntıda zerre azalma yok. Bunca sene, bunca yaşanmışlık, yüzümde bir parça tebessüm vardı ise de hep sıkıntılı halimde zaruri yaşadıklarımdandı.
Ağlamak da samimiyetten nitekim. Ben kendi samimiyetime kendim inanmaz oldum.
Her hastalığa çare bulan hekimler bu göğüs sıkıntısına çare bulamıyorlar. Ölümcül değilse de hiç yaşamsal da değil bu sıkıntı.
Seni özledim.
Karanlık gecelerde gökteki parlak yıldızların ışığı altında lafladığımız saatleri… Babam namaza uyanacak şimdi diye koşa koşa evin yolunu tuttuğun sabaha nazır vakitleri... Bir sonraki buluşmayı sabırsızlıkla beklerdim.
Kapalı havalarda yağmur yağarsa ne oluruz derken üşümekten kızaran burunlarımızı görmezden gelişlerimiz var aklımda.
Bir defasında seni özlemiş camına taş yerine patates atmıştım. Patates camı kırmıştı. Baban uyanmıştı. “Ulan patatesçi diye bağırmıştı.”
Kavuşacağımızı hayal ederken ayrı düşüşümüzün müsebbibinin ben olduğumu ikimiz de biliyoruz. Mevzu ayrılık değil… Şayet bir başına ayrılıktan mustarip olmuş olsam şimdi sana bu bilmem kaçıncı mektubu hangi yüzle postalayacağımı bu kadar dert etmezdim. Ayrılığa ölüm bile sebep oluyor çünkü. Kadere de suçu atıp kenara çekilebiliyorsun.
Geçmiş zaman…
Baban bu kızı seviyor musun diye sorduğunda: “Benim senin kızını görmüşlüğüm bile yok!” dememiş olsaydım…
Sen bana en azından parasını ver, ben de başımdaki bu dertten kurtulayım dediğinde üç kuruş paranın peşine düşüp de seni yarı yolda bırakmamış olsaydım, babanın kulağına da gidecek olmazdı tüm bunlar.
Korktuğumdan yesem tüm bu haltları yine de bir affım olurdu sanki.
Böylesi nasıl affedilir aklım almıyor. Onca zaman da hiç almadı aklım.
Hamile kalacağını hesap etmeden sevişmek olmaz, sevişmenin nedeni değilse de sonucu olduğunu sevişmeyi bilen herkes bilir. Sonucunu bile bile gerçekleştirdiğin her eylem seni gözü pek yapar. Benimki gözü peklik değil ancak zalimlikti, adilikti…
O bebek benden değil demedim sana. Kürtaj için paranı vermedim, babana da evet bu haltı ben yedim diyemedim.
El alemin diline düşmeyesin diye önce kürtajını yaptırdılar sonra da seni apar topar yaşı da içi de geçmiş bir adama verdiler.
Bildiklerimi niye anlatıyorsun be adam deyişin kulaklarımda. İnsan bir günah işledi mi bile bile mi işledi bu günahı diye hayrete düşüyoruz ya hani…
Askerliğimi yapmamıştım daha. Teknik okulu bitirecektim babam bana atölye açacaktı. Şimdi ona bir kızı hamile bıraktığımı söylesem suratıma tükürürdü. Asla da seni gelini olarak kabul etmezdi. Evlenmeden erkeklerin koynuna giren kızdan gelin olmaz derdi. Evlenmeden kadınların koynuna giren erkeklere aşinalığın getirisi olmasa bile bu söylemler bu aşinalık da canını yakmış olmalı. Benim senin kadar günahkâr ilan edilmeyişim. Bir de üstüne dört ayağım üstünde yaşayıp hayatıma hiçbir şey olmayışı.
Sözde olmadı hayatıma… Bak şimdi ben senin günahına girip de ölümden sonra cehenneme gireceğimi biliyorum ya umurumda mıydı günaha girerken, değildi. Yediğimiz haltlar bizim başımıza felaketler getirecek diye bilseydik kalkışır mıydık hiç bunlara? Biz dediğim günahkârlar. Tüm kullar. Yaşayan zebaniler. Kendimize ettiğimiz yetmez gibi bir tebessüm edeni ettiği tebessüme pişman edenler…
Pek ömrüm kalmamış diyorlar. Ölümüme vakit biçtiler. Üç ya da beş vakte kadar… Ne önemi var ki zaten doğduğumuz günden bugüne dek yakın zamanda öleceğizdir. Ancak biz doksan yaşımızda bile dünyanın hırsı ile dopdolu yaşarız. Telafisi olan günahlar neyse… Sana ettiğimi nasıl telafi edeceğim de ben.
Gönderemeyeceğim bu mektubu da. Sen hiçbir zaman ruhumda nasıl bir delik var bilemeyeceksin. Zannedeceksin unuttu gitti beni. Seni unutsam sana yaptıklarımı unutmayan bir vicdanım var. Oturup da sevinecek halim yok ya en azından vicdanım var diye. Uyku bastırıyor şimdi bana. Yatağa geçeceğim ve bir saat uyudum uyumadım bir ağrı başlayacak bedenimde sonra uyu uyuyabilirsen. Başlayacağım sana ettiklerimi düşünmeye.
Biliyorum sevgili günahım, artık çok geç kaldığımı ben de biliyorum. “
2
