Mehtap Soyuduru Çiçek @Mehtap_Soyuduru_Cicek_2711

HÜSNÜYUSUF

Elinde bir çiçek vardı. Ben diyeyim eflatun bir menekşe siz deyin ondan rol çalmış yalancı bir bahar gülü. Simsiyah, belinden akmış, gür saçlarını tutamamıştı hiçbir toka. Yazları annemin yaptığı kızartmanın üstüne döktüğüm yoğurt misali kayıp gitti boğazımdan yumuşacık bir his. Gözleri kapkara bir kehribar taşı misali parlıyordu. Gördüğüm an değerini anlayacağın kadar göz alıcı bu genç kız karşımda elinde çiçeği ile beni beklemiyor olmalıydı. Bugün, benimle birlikte özgürlüğe kanat açacak olan tutsak başka bir kuşun yariydi belki de. Benim bir bekleyenim olmayacağını bildiğimi fark ettim o ana kadar anın hayalini kurarken kimseyi sahneye dahil etmememe rağmen. Gökyüzüne kaldırdım başımı. Sıcaktı, güneş tam tepede, öğle vakti temmuz yazı, ıslak elbiselerimle oturuyorum diye taşa annemin kızışları kulağımda... Sarımsaklı bir koku burnumda. Yaz kızartmasının tadı damağımda. Domatesli bir sos yapmış annem şimdi, sarımsakları ezerek atmış içine, en çok patlıcana denk gelecek şekilde gezdirmiş gecikmiş öğle yemeğinin üzerine. Deminden bahçe sularken ıslandım diye annem sıcacık bir duş aldırmış olacak bana, yedim mi de yemeği sızıp kalasım gelecek koltukta. Kıraatte uyunmaz dedikçe annem daha çok uyuyasım gelecek. Bana bakan kehribar gözleri görmesem oracıkta o yaz gününü bitirirdim hayalimde.

Yarım kaldı, hayatım gibi.

Kursağımda kaldı, tüm hevesim gibi.

"Merhaba!" dedi bana. Yirmisinde vardı ya da yoktu. Yaşım da bugünüm de dünüm de tam on sene evvelinde kalmıştı. Tüm merhabalarım gibi. "Sana bunu getirdim." Eflatun çiçeği bana uzattı. Kimse bana çiçek vermedi bugüne dek. Kimse! "Alsana."

"Menekşe." dedim. Hani bana yakışmaz güzelim çiçek anlamında. Yanılıyorsun beklediğin ben değilim bile demek istedim tek bu sözle.

"Yok!" dedi pembe dudaklarında yumuşacık bir hevesle beliren gülümsemesiyle. Teni berraktı. Yüzü bembeyaz, sanki hiç güneş görmemiş bugüne dek. Yanakları hafiften kırmızı, bir şey dokunmuş sanki. Belki çiçeğe alerjisi vardı bilmiyordu. "Bu hüsnüyusuf. Bir şair karanfili. Sen şair değil misin?"

"Değilim." İnkar ederken titredi sesim. Kalemim de kalmamış mıydı her şeyimle birlikte on sene evvelinde? Daha nelerim mi kalmıştı? Ohoo saysam... Hadi sayayım. İnancım, bağlılıklarım, umudum, sevgim, vicdanım, sesim, soluğum, nefesim, annem, babam, bacım, sevdam, malım, mülküm, adım, sanım... Vazgeçtim! Sayılmazmış.

"Bir zamanlar öyleydin ama."

O bir zamanları bilecek kadar büyük görünmedi gözüme. Şuncacık çocuktu belli ki dediği zamanlar. Abi diyordu bana, şeker veriyordum avucuma gizleyip yumruk yaptığım ellerimi ona uzatarak hangisinde bil bakalım diye sorup da oyunbazlık ediyordum. Çocukları severdim. Fakat bu çocuğu tanımıyordum.

"Sen kimsin?"

"Benim ismim Şimal. Senin isminle aynı yani. Hı, şey, eş anlamlı. Değil mi?"

Neyi soruyordu bana Kuzey ile Şimal eş anlamlı diye mi yoksa benim adımı mı?

"Babam mı gönderdi seni?" Başını iki yana salladı. "Ablam mı?"

"Onları tanımıyorum."

"Kimi tanıyorsun?"

"Seni."

"Ama ben seni tanımıyorum."

Böyle söylemek yerine zorlasa mıydım hafızamı, kimin nesi olabilir bu kız? Vahit Abi geldi aklıma, on sekizinde kızım demişti ne büyüdüğünü gördüm ne bana baba dediğini duydum. Arada mektup yazar ben de okur yazar adam değilim ki döktürüyor eşeğin kızı öyle muharrir. Benden mi bahsetmişti yoksa yalnız kalmasın çıkacak, karşıla onu, hem senin gibi edebiyata da düşkün meşhur şair. Meşhur kısmını mutlaka eklemiştir. Öyle olmadığımı kaç kez söyledim oysa.

"Vahit Abi'nin kızı mısın sen?"

"Onu da tanımıyorum."

"Kimi tanıyorsun öyleyse söylesene?"

Bağırmanın alemi yoktu. Öfkemin asıl sebeplerini duymazdan görmezden gelip karşımdaki cici kızı örselemek gaddarlıktı. Gaddardım belki de ben. Evvelden beri!

"Seni." Israrcı oldu.

"Nerden tanıyorsun beni?"

"İlk kez görüyorum ama tanışıyoruz biz. Benim teyzem, öldü şimdi, öldü derken öldürdüler onu. Bir hafta oldu tam. Teyzem senin amcanın sevdiği kızmış. Yani eskiden. Bir amcan var değil mi?"

Bir amcam vardı. O da kalmıştı zahir on sene evvelinde.

" İşte ben onun sevdiği kızın yeğeniyim. Ama kızı gibi yeğen. Çünkü o büyüttü beni."

"Amcam mı gönderdi seni?"

Yine salladı o başını akan bir ırmak serinliği vurdu yüzüme.

"Ben kendim geldim. Çiçeği almayacak mısın, sana getirdim, senin için?"

Ne diye alacaktım ki elin kızının elinden çiçeği. Döndüm arkamı.

"Amcama söylersin, benim onun karşısına çıkacak dermanım yok. Sağ olsun. Sen de sağ ol."

Durdurdu beni körpe sesi. "Amcanı tanımıyorum dedim ya. Ben sadece seni tanıyorum. Teyzem de sadece amcanı tanırmış."

Çözülmesi zor bir bulmacanın ilk soruları ile karşı karşıyaydım tekrar. Çiçeği uzatıyordu yine iki eliyle. Sırtında kocaman bir çanta, ayaklarında terlik vari pabuçlar, gözleri buğulu buğulu, yüzünde tebessüm. Ben en çok gülmeye zorlanan insanı ağlarken izlemeye dayanamam. Ne bileyim böyle bir adamım ben de işte, dokunur bana öylesi, ağlayasın var da teselli edenin olmayacak diye gülmek zorundaysan... Zor iş! Çok zor. Aldım çiçeğini. Daha da almasa mıydım? Adamlığıma yazık. Zaten yazık da daha bir yazık işte. Nasıl oluyorsa?

"Teşekkür ederim." Kibarlık edesim tuttu diye değil de ne bileyim ağlamaktan çekilir gözleri diye. "Ne demiştin adına çiçeğin?"

"Hüsnüyusuf."

"Şairler buna bakıp şiirler mi yazarmış?"

"Herhalde öyle."

"Zahmet etmişsin. Ben buradan..." yukarı doğru gitsem minibüs güzergahıydı burası oradan binerdim ilk gelene, caddede inerdim, biraz yürür deniz havası alırdım. Sonra... Nereye gidecektim? Babama... Ablama... Önce bir karnımı doyurmalıydım, balık ekmek yemek lazımdı. İki tane birden." Minibüse bineceksen gel madem."

Yanımda yürüdü, boyuna göre büyük adımlar atarak. Çantasının iki kolundan tutup duruyordu koltuk altından lise talebeleri gibi. Derdi neydi acaba? Merak eder oldum iyice.

"Çıkacağımı nerden duydun?"

"Kimseden duymadım."

"Öyleyse nasıl bugün bu saatte geldin? Malum mu oldu?"

"Öyle oldu."

Alay ediyordu benimle. Yürürken yanımda bir yakınım gibi candan adımlarla baktım yüzüne, alay eder gibi değildi.

"Amcamı tanımıyorsun, babamı, ablamı tanımıyorsun. Teyzen amcamın eski bir şeyi. Birbirlerini seviyorlarmış değil mi?"

"Amcan teyzemi seviyormuş. Ama teyzem öyle sevmemiş onu, gerçek aşka layık bir adamdı fakat olmadı derdi."

"Gerçek aşk..." gülesim geldi tuttum kendimi. Çocuk işte dedim masallarla büyümüş onlara tutunmuş ve çıkmış gelmiş. Ee ne diye nasıl? "Nerede oturuyorsun?"

"Bir otelde kalıyordum. Ayrıldım sabah buraya gelirken."

"Evin bu şehirde değil mi?"

"Artık değil. Dönemem oraya."

"Evden mi kaçtın?"

"Evet."

Yürümeye devam etmeye niyetim yoktu. Bu dünkü çocuğa o an ders vermek şarttı. Gidip ailesine teslim etmek alın kızınızı başına bir bela alacak hapisten yeni çıkmış adamlara çiçek getirecek kadar saf da üstelik diyecektim.

"Bana bak." Durduğum yerde durdu, başı yukarıda kirpiklerini kırpıştırarak söylediğimi yaptı, sadece bana baktı. Ne diyeceğimi unuttum bir an. Sadece bir an. "Ailen meraktan ölmüştür."

"Ailem yok. Bir tek teyzem vardı o da geçen hafta öldü. Gidecek yerim olmadığı için otelde kalıyordum. Bir haftadır yedi kez otel değiştirdim. Her seferinde buluyorlar beni."

"Kim buluyor?"

"Beni de öldürecekler."

"Kimler?"

"Kim olduklarını bilmiyorum. Onları tanımıyorum. Takım elbiseli, senin gibi kocaman boyları olan, pazuları kocaman adamlar. Üç kişiler. Hep birlikte geliyorlar. Güneş gözlüğü takıyorlar. Silahlılar."

"Neler anlatıyorsun sen?"

"Senden başka gidecek yerim yok."

"Ben seni tanımıyorum bile."

"Az önce tanıştık ya."

"Beş dakikadır tanıdığın birine güvenemezsin. Ben de sana güvenemem. Üstelik benim senden farkım da gidecek yerim de yok."

Çok şey söylemek isteyenlere haiz araladı dudaklarını sonra eğdi başını ve "Peki!" dedi. Dönüp arkasını gidecek sandım. Aklımdaki onca soru cevapsız kalacaktı besbelli. Cevapsız sorularla dolu zihnimin başa çıkamayacağı türden bir şey değildi. "Birlikte gidecek bir yer bulabiliriz."

Birlikte... İki kişi olmak mümkün görünmüyordu gözüme. Tekinsiz bir seyyah olabilirdim pekala bugünden sonra. Derme çatma işler, üç kuruşluk hayatlar, karınca kararınca günler... Yanımda şuncacık kızla...

"Ben senin dengin değilim." Yaşı geldi aklıma. "Çok büyüğüm senden."

"Ben otuz yaşındayım."

Dalga geçiyor sandım. Güldüm. Nicedir kahkaha atmadığımdan gülmek dedim de buna şöyle bir dudağımın bir kenarı kıvrıldı işte.

"İnanmıyor musun?"

Sırtındaki çantayı bir kolundan çıkardı ön tarafına çevirdi ve bir cüzdan içinden çıkardığı kimliğini uzattı bana. Şimal Deniz yazıyordu. Doğum yılı benimkinden beş sene sonraydı.

"Biz genç gösteririz." Kaldırdı kimliğini. "Teyzem geçen hafta yani en son elli yaşında olmasına rağmen benden biraz büyük duruyordu. Birkaç yaş kadar."

Söyleyeceklerimi aklımda toparlamaya çalıştım. Bir türlü karşı çıkacak sözleri birleştiremeyince yürümeye devam etmek geldi aklıma. Şuradan bir minibüse bineyim hele dedim hallolur nasılsa. Şuradan bir minibüse bindim. Benimle birlikte bindi. Bir beş lira çıkardım cüzdanımdan iki kişi diye uzattım. Üstüne iki lira daha koydu yol arkadaşım. Ön görememiştim yıllar sonra yakın mesafe dolmuş ücretini. Ayaktaydık ikimizde. Biri inecek oldu kurnazca hemen oturdu boş kalan yere. Hali komik gibiydi. O prenses güzelliğine tezat yaşam çabası... Ne bileyim sarayında süt banyosu yapanlardan yoktu ki bir eksiği. Çantasını kucağına aldı iki eliyle sarıldı. Bir yandan da bana bakıyordu. Gözden kaçırmamak için. O baktıkça kaçırdım bakışlarımı. Birkaç kez kolaçan ederken de yakalandım. İyilik halini inkar edemezdim. Zarar verecek biri gibi görünmüyordu gözüme. Gizemi vardı mutlaka ama aklımın ucundan bile geçmeyecek türden şeyler olduğunu ön göremezdim. Yanındaki yolcu inerken işaret etti bana gel yanıma otur dercesine. Oturmayacaktım. Kimseye vermemek için koltuğu eliyle tutuşu hoşuma gitti. İç güdüsel çabası... İnsan değişmiyordu tam on yıldır aynıydı. Kaydı cam kenarına yanına oturdum.

"Yaşlılara, çocuklulara yer ver ama."

"Veririm."

"Bir de hamile kadınlara."

"Erkekler hamile kalamaz."

"Anlamadım."

"Hamilelere demen yeterli. Kadın demene gerek yok."

Kızdım belki o an. Ne bozuyorsun diye çıkışasım da geldi. Sustum. Camdan tarafa çevirdim başımı. Bir çanta dolusu eşya bırakmıştım geldiğim yere, şimdi sırtımdaki giysilerden, cebimdeki paradan, yüreğimdeki acıdan başka hiçbir şeyim yoktu. Yedeklenmemiş sahip olduklarım. Şu günü de atlatırsam... Ne bileyim ne yapayım bir ikincisini.

"Ben deniz kenarına yürüyeceğim inince. Sen nereye gideceksin?" Yeniden döndüm gizemli arkadaşıma.

"Seninle gelirim."

"Ne zamana kadar?"

Omzunu silkti. Otuz yaşında kadın da yapar mıydı bunu? On sene öncesinde tanıdığım, flört ettiğim tüm kadınlar yirmilerindeydi. Otuz uzaktı. Büyüktü. Olgundu.

"İçimden bir ses diyor ki ölene kadar."

"Kim ölene kadar?"

"Sen. Sen benden önce öleceksin!"

Bu söylediğine çocuklar bile gülerdi. Çocuklar gibi gülemezdim ben. Çocuklar masumdu. Günahsız. Sabi! Ben! Çektiğim cezaya rağmen arınmamıştım. Arınamazdım.


6

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli