Ayşen Aydoğan @Aysen_Aydogan_2621

MUTFAKTA

                                       

Narçiçeği kazağıyla aynı renk gülebilmek için sürdü rujunu. Dudaklarını emiştirip, küpelerini şıkırdatarak yüzünü iki yana çevirdi. Beğendi. Olmayan tozlarını silkeledi eteğinin, aynaya şıkır şıkır güldü.


Mutfaktaki fırından minik uyarı zili, kurabiyelerin piştiğini duyurdu. 


Genç kızlığında ördüğü tığ işi tutgaçları eline alarak fırının kapağını açtı. Tepsideki kurabiyelerin halini gördüğünde, gülüşü de onlar gibi sönüverdi.


“Rezil kadın!” diyerek kıstı gözlerini, burnundan soludu. Bir bilim adamı ciddiyetiyle masanın üzerindeki nihaleye bıraktı tepsiyi, spatülle yamyassı kurabiyelerden birini kaldırdı. Eline alıp önce kokladı. Azıcık ısırarak yavaşça çiğnedi. Buzdolabının üzerine iliştirdiği minik kâğıda baktı uzun uzun. Neydi eksik olan?  


Karbonat yerine kabartma tozu koymasını sıkı sıkı tembihlemişti Ayten. Zaten karbonat olsaydı derinden bir kekremsilik olurdu. 


“Unun bu kadar az konmasından işkillenmiştim de üstelik…” 


Derin bir nefes alarak önlüğünü taktı, eldivenleri ellerine geçirdi. Katılaşmış yayvan hamur tabakalarını çöpün içine kazımaya başladı. Bir sürü malzeme, emek... Tepsi ve spatülü güzelce yıkadı. Fırının içindeki kurabiye kokusunu, deterjanlı bezle temizledi. Eve yeni gelen biri, bugün burada kurabiye pişirildiğini anlayamazdı artık. 


Soğukkanlı bakışlarla ortalığı taradı. Lavabonun hizasında, yerde bir kırıntı gördü. Alıp çöpe attı. Eldivenlerini ve önlüğünü çıkarıp yerlerine kaldırdı. Temizlik tamamdı.


Şimdi düşünmeliydi. 


Arka bahçeye açılan pencereyi açtı. Pervazın altına tıkıştırdığı sigara paketini, çakmağı, küllük niyetine kullandığı eski çay tabağını, gizli bir buluşma duygusuyla yerlerinden çıkardı. Dumanı, narçiçeği rengi dudaklarını ileriye doğru uzatarak, bahçenin en uzak noktalarına üflerken, bir Modigliani portresini andırıyordu. Sırtını verdiği, onu kuşatan mutfak; kederleri, sıkıntıları, işlemeli peçetelerine akıttığı gözyaşları, cılız, küçük zaferleriyle; iğne oyası, mekik oyası, kanser işi, çarkıfelek desenleri, aplikeler, kanaviçeler, etaminler… Bazen hepsi düşman gibi görünse de, - ince ince işlerken onları, kendi boynuna yavaş yavaş dolanan, sıkmadan çok, gizli bir tehdit gibi varlığını hissettiren bir urganı ördüğünü bilmeden bilerek- evde geçirdiği yirmi dört saatin büyük kısmını yaşanır kılan, onu var edendiler.


Zarif çerçevenin içinde, kısalan sigarasının dumanını daha uzağa, daha da uzağa üfledikçe, çerçeve büyüyüp o küçüldükçe, küçüldükçe o ve çerçeve büyüdükçe…  


Zınk diye bıraktı içine çekmeyi. Başıboş kalan duman ne yapacağını bilemez halde, burnuyla dudakları arasında asılı kalıp bir süre oyalandı. Ardından incecik dağıldı, yok oldu.


İzmariti ezip söndürdü. Bir peçeteye sarıp çöpe attı. Kararmış çay tabağını yıkadı. Yine pervazın altına sakladı. Elleriyle mutfağın havasını pencereye pencereye kovalayıp kendince dumandan arındırmak istedi. Bir süre daha açık kalmalıydı cam. 


Alt dolaptan saklama kaplarından en zarif olanını seçti, bir poşete koydu.


Yatak odasına geçip çekmeceden cüzdanını aldı. Yedi duraklık mesafede bir yere gidecekti otobüsle. Evden çıkarken gülümsüyordu.


“Ah Şirinciğim, sen miydin?” Ayten’in her zamanki mesafeli sıcaklığı…


“Kusura bakma şekerim, verdiğin tarifi uyguladım bu sabah. Ancak kendimden de bir şeyler kattım affına sığınarak. Sana da tattırmasam içime sinmezdi.” Poşetin ağzını aralayıp saklama kabındaki tombul yanaklı kurabiyeleri gösterdi. Ayten’in yüzündeki renk değişimini görmek, tüm zahmete değmişti doğrusu!


“Kendinden bir şeyler ha?” derken aklında bin bir tilki dolaşıyordu kadının. Birden arkadaşını kapıda tuttuğunu fark ederek mahcupça gülümsedi:


“Ah canım, kapıda kaldın, geç rica ederim…”


Şimdi Ayten’in mutfağındaydılar. Bir başka çerçevede…


Mutfağın tezgâhına, dolaplara ve yerlere sinmiş ferahlatıcı temizlik kokusu, Ayten’in kremlense de eprimişliği geçmemiş ellerinden de geliyordu. Temizlik bittikten sonra, duş alıp, saçlarını fönleyip ardından fuşya rengine bürünüp ellerini kremleyişini canlandırdı gözünün önünde. Bunu yaparken bir hafta önce, piknikte verdiği eksik tarifiyle ilgili sinsi bir gülüş takınmıştı kuşkusuz. 


Parka bakan- bir arka bahçeye değil- pencerenin önünde dört kişilik yemek masası, ne fazla büyük, ne de küçük: İdeal bir kare… Her sandalye önünde, fıstık yeşili Amerikan servisleri, ortada turuncu bir seramikte meyveler. Mutluluğun, kusursuzluğun natürmortu…


Gelmeden uğrayıp yaptırdığı Fransız manikürlerini gösterecek el hareketleriyle önündeki servis peçetesini düzeltir gibi yapıyor.


“Canım, bu öğrenciliğindendi değil mi?” 


Peçeteyi yüzüne savurarak düelloya davet ediyor onu.


“Hayır, geçen yaz İtalya turunda almıştık.” diyor Ayten, ‘Ne sanıyor kendini? Peçetelerimi aşağılayarak…’ diye düşünürken.


Silahını seçiyor: şef bıçağı en iyisi…  


“Çay mı istersin, yoksa sütlü kahve mi?” Kibarca gülümseyerek su ısıtıcısına doğru gidiyor.


Şirin’se bir ızgara şişini gözüne kestiriyor.


“Çay elbette” diyor. 


Ayten, elektrikli çaydanlığa su dolduruyor. Bir yandan da konuğunun getirdiği kurabiyeleri kolluyor. Nasıl başardı acaba?


“Şu kişisel katkın…” diyor yumuşak ve çok tatlı bir sesle.


Oturan kadının arkasından aniden saldırmak, saçını çekip geriye doğru, boynunu açığa çıkarmak… ‘Söyle! Ne koydun içine, söyle!’ demek, gırtlağına bıçağı dayayıp.


Kolyesi de pek güzelmiş, evlilik yıldönümü hediyesi galiba?


“Ah hah ha! Tahmin et bakalım?”


Fuşya rengi düz bir çizgi… Su kaynamak üzere. Gözleri bir çaydanlığa, bir de konuğuna gidip geliyor. Saklama kabını poşetinden çıkarıp aceleci görünmemeye çabalayarak kapağını açıyor. Kokusunu sezdirmeden içine çekiyor. Evet, farklı bir şey var ama görünüşleri neredeyse kendi kurabiyelerinden daha bile…


“Ben de kursa başlamayı düşünüyorum.”


Şirin, sırtını dikleştiriyor:


“Ahşap boyama deme sakın, modası geçti biliyorsun!”


Şişi çenesinin altına dayamak. ‘Yeter artık, seninle sidik yarıştırmaktan usandım, ne kursu yine?’


“Mu Otel’in aşçısından, Doğu Mutfağı.”


Bıçakla şiş çarpışıyor, kıvılcımlı bir şakırtı


“Parana yazık şekerim, gel bana, kurs veririm.”


Kurabiyeleri ikişer ikişer yerleştiriyor tabaklara. 


Lila peçeteler ve sarı çay fincanlarıyla ne kadar da… Uyumu bozmalı.


“Canım çaya yazık ediyorsun, cam bardağın yok mu ince belli?”


Fuşya rengi meydan okuma… Dolaptan sarıçiçekli cam bardakları çıkarıyor.


Şef bıçağından ikinci bir savuşturma. Şiş, yere düşüyor.


Kurabiyeleri tatmak için sabırsızlanıyor ama ağırdan almalı. Karşısına oturuyor. Rujunu dağıtmamak için dudaklarını dışa gererek ısırıyor. Usulca geveleyip gülümsüyor:


“Karbonatı king mandalina kabuğu rendesiyle maskelemişsin!” diyor.


A ha! Hani karbonat konmayacaktı?


Duvara asılı tavayı alıp suratının ortasına…  Bıçağıyla teflonu çizmeyi göze alamaz. 

‘Rezil kadın!’ diye düşünürken başıyla onaylıyor. Yüzünde olgun bir gülüşle.


“Oysa sen…” diyor konuşturmak için. 


“Muskat” demiş bulunuyor Ayten ve der demez elini ağzına kapatıyor. 


Yere serilmiş fuşya yığına bir tekme atacakken vaz geçiyor, değmez.


“Elbette ki ama kifayetsiz” diyor küçümsercesine. Arkasına yaslanıyor büyük bir rahatlamayla. Sonunda tarifi eksiksiz aldı… mı?


Sohbetin dördüncü çayından sonra kalkmak için çantasına davrandığında, hâlâ yüzünde kaçak bir mimik, ipucu sunan ince bir çizgi arıyor. ‘Acaba’sı içini kemiriyor. Kapıya uğurlanırken, gözü duvardaki çok eski bir fotoğrafa takılıyor. Pötikareli, pembe önlükleriyle gülümseyen iki küçük kız olarak ne kadar eskide kalmış dostlukları. Hep yarıştırıldılar, hâlâ…


Siyah beyaz – sepya arası çerçevelerle onlara dayatılan yaşam biçimlerini; gülümseyen, çünkü hep mutlu kılınan kocalar, bakımlı evlatlar, ovulmuş taşlar, cilalanmış parkeler, ütülü perdeler, örneği sakınılan örtüler… Onlardan alınan, nakış makasıyla kesilip çıkartılan parçaların boşluğunu nasıl da doldurmuş! Kısa, çok kısa bir an içini sızlatan bu ayrımsama anı, tükenmiş bir mumun alevi gibi sönüveriyor:


Gördün mü bak? Tarifi yine tam vermedi rezil…  

 


                                                                                                      Ocak-2012

                                                                                 Ayşen Aydoğan



 


     



6

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli