Ayşen Aydoğan @Aysen_Aydogan_2621

HASAR TESPİTİ

                                          

Av malzemeleri satan dükkânın vitrinine dalıp gitmişti. Bakışlarını, pırıltısı demirinin koyu grisine hapsolmuş bir av bıçağı meşgul ediyordu. Onun yumuşak ete usulca girişini, ılık kanı akıtışını çaresizce hayal etti. Bunu yaparken metalik kokuyu, hatta tadı aldığına yemin edebilirdi. Tüylerini ürpertense, kesilen gırtlağın sahibinin yargılamayan, sadece gücenen bakışlarını görür gibi olmaktı. O sessiz gücenişe kendini affettirebilecek hiçbir kelime icat edilmemişti ki…


Gözlerini kapatarak, başını iki yana salladı. Sanki dükkânın sahibi, iki eliyle bunu kendisine sunmuş, o da kabul etmek istememişti.


Vitrine sırtını dönüp adımlarını sürüklemeye başladı. Nereye gideceğini, ne yapacağını bilemez halde yürüyordu. Açlığın, karnına sapladığı sancıları duymaz olalı bir yarım gün daha geçmiş, hâlâ birkaç kuruş kazanacak işi bulamamıştı. Can pazarındaki kalabalığın her geçen gün arttığını gördüğü bu altıncı gün, aralarında üniversite mezunu amcaoğlunu seçtiğinde isyan etmişti artık. Neyse ki herkesin ‘Komünist’ lakabını taktığı, sendikacı Necmi yoktu orada. Eminim, saatlerce süren bir nutuğa başlardı. Hadi o ve onun yaşıtı olan diğerleri günlük işlerle nevalelerini doğrultmaya çalışıyorlardı da, ailesinin bin bir umutla okutup adam ettiği bu delikanlının ne işi olabilirdi can pazarında? Çocuk kendisini fark etmeden, usulca çekilmişti bir ağaç ardına ve gerisin geri dönmüştü geldiği yöne.


Bulaşıkçılık, ayakçılık, ne olursa ucundan tutmak niyetiyle, esnaf lokantalarının yoğunlaştığı sokakları didikledi. Yok, yok ,yok… Yemek kokularına iyice yabancılaştığı, artık hangi kokunun hangi yemeğe ait olduğunu tahmin bile edemediği şu an, insanların lokantalarda ne kadar da çok yemek yediklerini fark etti. Ailecek gelip oturanlara şaşıyordu en çok. Daha onun karısı, bir simit bile alıp yememişti sokakta. Grup halinde güle söyleye oturan kadınlara biraz sertçe bakmış olmalıydı ki, lokantanın kapısında duran irikıyım, onu uzaklaştırmak için üzerine doğru yürümeye başladı. O da kuyruğunu kıstırıp köşede kaybolmayı seçti. Aç midenin üzerine, birkaç kırık çürük, fazla lüks kaçardı ne de olsa.


Yürümeye devam etti. O sesi ne kadardır kafasının içinde duyduğunu bilemiyordu.


‘En iyisi ölmek’ diyordu ses. Doğru ya, kendi karnını bile doyuramazken, bir de iki boğaz vardı evde yollarını gözleyen. Kız bu yıl okula başlayacak. Önlük ister, kalem ister… 


Tırnaklarını yoksulluğuna geçirmek istercesine geçirdi pantolonunun ceplerine. 


En iyisi ölmek.


Önce kızı, ardından karısı ve en son kendisi. Tüm sıkıntılar işte o an biter.


Tabi ya!


Yoksa eninde sonunda belanın kallavisi onları bulmayacak mı? İki kuruş için karısı belki kötü yola düşecek, kızı da onun yolundan gidecekti. Ananın kaderi kızına çeyiz derler ya?


Ama o gözler…Kızının ela ela, karısının kahverengi ateşler yaktığı gözleri. 


Nasıl kıyarsın bize


Kumral saçlarında, kenarları püskül püskül dağılmaya başlamış, pembesi solmuş kurdele. Her sabah özenerek taranan saçına ille de takar onu minik elleriyle.


Nasıl kıyarım!


Karşıya geçiyor, ne değişecekse karşıda? Lokantalardan birinin otoparkından hatırladığı göz dolduran gümüş, kamyon iriliğinde cipin altında kalmaktan son anda kurtuluyor. Elini kaldırıp af diliyor. Sonra yürüyüp uzaklaşmak istiyor. Ancak birkaç adım gerisinden onu kıstırmaya niyetli vahşi bir hayvanı hissediyor ürperen ensesinde. Hayvan atıldı atılacak üzerine sanki. İçgüdüsel bir hareketle, birden çeviriyor başını. Kimseyi göremiyor. Sadece o cip, birkaç metre geriden usulca kayıyor asfaltta. 


İkircikleniyor. Kalbi hızlanıyor. İyi ama neden? Kendi söküp alamadığı değersiz canına kıyılmak istenmesine mi bu korku?


Organ mafyası? Belki de.


Adımları hızlanır gibi olup sonra ona ihanet ediyor. Duruyor.


Cip, dibinde bitiyor. Karanlık camlardan görünmeyen bakışlar, üzerinde oyalanıyor, tartıyor onu. Bir karara varıyor ki yine görünmeyen bir el açıyor arka kapıyı. 


Adam ne yapması gerektiğini bilemeden bakıyor hâlâ. Açılan kapı, çaresizliğine, bitmişliğine uzanan bir köprü gibi sallanmakta. Tam kapanacakmış gibi olduğunda elini cansızca kaldırıyor adam. Yakıcı öğleden sonra güneşi, alnında boncuk boncukken cipin koyu karanlığına bırakıyor kendini. 


“Şurayı imzalamanız gerekiyor.” 


Buz mavisi gözleri olan adamın buyurgan sesi. O anda fark ediyor adam, insanları hep gözlerinin rengiyle kavradığını. Kızındaki kırılgan elayı, karısındaki kadife kahverengisindeki merhameti, rastladığı her insanda gördüğü çeşit çeşit duyguları ve şimdi de bu adamdaki zalimliği.


“Şurayı” diye tekrarlıyor adam, işaret parmağının sabırsızlandığı boşluğu gösterirken. Ak kâğıttaki o boşluğa boynunu bükerek bakıyor. O hiç araba kullanmamıştı ki?


“Ehliyetim yok benim.” diyecek oluyor. Buzmavisinde alaycı bir ışıltı belirip sönüyor.


“Bunun için gerekmez.”


“Bu rakam geçerli değil mi?” diye soruyor bir kez daha emin olmak istercesine.


En iyisi ölmek…  


Sesi uzaklaştırmak için eliyle, görünmeyen bir sineği kovalıyor kulağının hemen yanında. Buzmavisi de kovalanan, olmayan sineği kolluyor boşlukta. Kaşlarını çatıp adama bakıyor yine:


“Evet, aynen geçerli. Nakit hem de.”


Soluğunu tutuyor. Kalemi tutan eline güç geliyor. 


Kahverengi kadifede bir minnet ışıltısı.


Kızının kana kana süt içerken, cılız boynunun iki yanından beyaz damlaların süzüldüğünü hayal edip gülümseyecek oluyor.


En iyisi ölmek!


Sesi umursamıyor şimdi. Basıyor imzayı. Mavi önlüklü, dantel yakalı, canlı kırmızı kurdelesiyle, eksiksiz çantasıyla kızını hayal ediyor. 


İmzaladığı kâğıdı neredeyse can havliyle kapıyor elinden Buzmavisi. Çantayı da kapatıp yanındaki pişkin sırıtışlı, sarıgöze teslim ediyor. Sarıgöz, avukat olanıydı galiba. Ona güvence vermek istercesine başını eğiyor adam, eliyle çantaya hafif bir vuruşla.


“Merak etmeyin Ahmet Bey, paranız güvencede.” diyor. Siyah beyaz bir banka reklâmından fırlamış gibi. 


En iyisi ölm… 


“Bu taraftan” dedi Buzmavisi. Onu takip etti.


Uzun bir koridordan geçtiler. Yan kapılardan beyaz önlüklü adamlar, kadınlar girip çıkıyor ve ona bir mucizeye bakar gibi bakıyorlardı.


Mucize.

Acuze.

Ucube.


Sanki bir sirk tarafından satın alınmış, az sonra sergileneceği kafese götürülüyordu. İmzalayacağı kâğıtlar önüne konmadan önce güzel kokulu bir çay ikram edilmişti ona. 


“Ne içersiniz?” diye soran zayıf yüzlü, kalın camlı gözlüğünden göz rengini seçemediği adam ‘çay’ kelimesini duyunca şaşırmıştı. Şimdi ağzında, içtiği çayın tomurcuklu tadı dalga dalga kaybolurken ‘Keşke bir bardak daha içseydim.’ diye düşündü.


Bitmeyecekmiş gibi yol aldıkları koridorun öte ucundaki, gittikçe büyüyen çift kanatlı kapıya vardılar. Arkasından koşarak onlara yetişen beyaz önlüklüler iki yandan açtılar kapıyı. Geniş bir pistte buldu kendini. Böylesi büyük bir pistin üzerini nasıl örtebildiklerini anlayamadı. Üstelik yerin kim bilir kaç kat altındaydı burası. Asansörle in in bitmemişti. 


En iyisi ö


Az ileride kendisini buraya getiren ciple aynı amblemi taşıyan, ama çok daha fiyakalı ve siyah olanı, kızaklar üzerinde bekliyordu. Kapı, arkalarından kapanınca başını çevirdi ve hemen üzerlerinde, geniş camekânlı bir oda olduğunu gördü. Renklerini seçemediği onlarca göz, soluğunu tutmuş kendisine bakıyordu. 


“Bu ilk…” diye fısıldamıştı avukata Buzmavisi,  imzayı atarken.


En iyisi… 


Üzerlerinde dev ekranın bulunduğu bilgisayarların önünde kaynaşan beyaz önlüklülerden birinin işaretiyle, iki adam koluna girdi. Cipe doğru yöneltiliyordu.


En iy


Şoför mahalline oturtuldu. Yapması gerekenleri can kulağıyla dinledi ve başını ciddiyetle salladı. 


Komünist Necmi, kendisine bunun aynısı bir öykü anlatılsaydı, burukça gülümser ve şöyle mırıldanırdı herhalde:


“Vahşi kapitalizm.”


Emniyet kemerini taktı. Aracın dışındakiler ‘her şey yolunda’ anlamında işaretleştiler birbirleriyle. Düğmeye bastı. Göstergeler şık bir motor sesiyle yandı. Ayağını pedala hafifçe okşar gibi dokundurdu. Bu lüksün lüksü yavru, anında atılmaya hazırdı.


En doğrusu


Evet, doğru kelime ‘doğru’ydu. ‘İyi’ değildi.


“En doğrusu ölmek” diye kendi kendine konuştu. Ne de olsa arabada ondan başkası yoktu.


“Önce karımı ve kızımı öldürüp, sonra kendimi öldüreceğime… En doğrusu benim ölmem!” diye uludu. 


Onları rahatça yaşatacak paraya sahip olacaklardı. Ayağını pedala daha bir bastı. Sevdiği iki canı kurtarabilmek adına son sürat ölüme sürdü. 


Basabileceği başka pedalı olmayan bu lüksün lüksü yavruyla.

                                                                                                                               Ağustos 2011

                                                                                                                             Ayşen Aydoğan



11

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli