Ayşen Aydoğan @Aysen_Aydogan_2621

ESKİDEN

Canım istemiyor dedim ama aslında acıkmışım. Ne yapayım? Benimle dalga geçip duruyorlar. Terbiyesizler! Kurt yaşlanmaya görsün… 


Ayaklarım nasıl da sızlıyor. Sanki altlarında ateş yanıyor da, sızısı yakıp duruyor. Uzanayım bir. Uyursam açlığım da geçer hem. Yüzlerini göresim yok. Çoluk çocuk toplaşıp toplaşıp yiyorlar. Doymak bilmiyorlar. Daha ne kadar oldu kahvaltı edeli? Sahi öğle namazı okundu mu?


Soramam da şimdi. Ne zaman sorsam, hanımın suratında bin bir şekil. Öfleyip duruyor. Sormasam, bu defa…


Ben kime ne ettim kızım diye sızlandım ya, torun pek duyguludur. Oturdu şuracığa, süzdü yaşlarını. Elim elinde, yanağında. Kıyamaz bana. Ben de en çok ona baktım sahi. Alır giderdim bohça gibi sırtlayıp her yana. Köye, Keşan’a, Saray’a hep götürdüm onu. Bir doğurmadım say yani. O da en uslularıydı da ondan mı bilmem. Hiç zoruma gitmezdi, yük gelmezdi. İçliydi, biraz sesini yükselt, dökerdi incileri. Hala…


Allahım diyorum al canımı. Ben de kurtulayım, şunlar da. İnsan eti ağırdır ya, eskiden yük değildim. Az mı börek, baklava açtım, tarhana yoğurdum, salça sıktım. Gece oldu mu ben de olurdum. Hele gençken, ataşların karşısında kızartmalar, koca kazanlarla süt kaynatmalar. Lokantaya peyniri, yoğurdu yetiştirmek kolay mı? Kaynayan sütü ılıtmak, mayalamak. Bir tek kara kızım. Kazana düşeceğim diye ödü koparmış, gizlice gözlermiş beni kapı aralığından. Kızardım ona, git kardeşine bak diye. Uyutur uyutur kaçarmış yamacıma. Söylerken duydum çocuklarına. On birinde yoktu, kazanları, süzekleri o yıkardı. Kolay da değildi. En yağlısından süt bulaşığı. Lokantadan gelirdim, baktım çamaşırı asmış, çorba kaynatıyor. Memedemin’im bir akça topak, uyuyor salıncakta. Öbür kılçıklı baş oyuna kaçar, eli işe varmaz. Oysa bu, her şeyin hakkından gelirdi, doğru ya. Kırılmışmış bana. Bu da yapar ya… dermişim komşulara sesimi kırıp, öbürünü övdükten sonra. Ses edemezmiş. Ne etsin, iki kara kömür yanar yüzünde, ateşi içine tüter bencileyin.


Sahi neden yatıyorum ki ben burada? Sabah olmuş baksana, mutfakta şenlik var. Kahvaltı hazır demektir. Midem kazınıyor, iki lokma yesem, çay da bir kokuyor, oh!

Günaaaydııın!


Gülüşüyorlar. Kim bilir gene ne cahilliğim oldu? Aman, boş ver. Sen de gül, geç işte. 

Koca bardağı doldurmuş ılık suyla, içirecek ille. Gün boyu su içtiğim falan yokmuş, laf. İçiyorum ses etmeden. Şimdi tatsızlık olmasın. Biri arkadan sarılıyor, aaa! Torun ne zaman geldiydi? Dudağının kenarı kıvrıldı bizimkinin. Bir bıkkınlık bunda da. Ne dedim ki şimdi ben? Torun mıncıklıyor yanaklarımı.


Tontonum diyor, dün geldim ya.


Öyle mi diyorum, hoş gelmişsin. Hep gel sen. Kalabalıkken güzel oluyor sofra. Torunun oğlan, ipince oturuyor karşımda. Yanağında lokması, erimez bitmez. Hadi diyorum, korkut lokmaları. Yutu yutuver gitsin! Gülsün diye söylüyorum ama bu da pöflüyor. Neymiş, hep bunu dermişim. Hiç de değil, daha şimdi söyledim.


Sahi saat kaç? Öğle namazı oldu mu?


Yedim yine fırçayı. Neymiş, kahvaltıdaymışız. Sabahmış daha.


Kızım ne bileyim ben diyorum, suratı alacalanıyor yine. Kılçıklı başın adını anıyor niyeyse. Küçükken nasılsa, şimdi de öyleymiş. Kaçıyormuş sorumluluklarından. Anlıyorum o zaman. İnsan eti… Sahi aramadı, bak kaç ay oldu. 


Olsun kızım diyorum. Ben aşağıya giderim diyorum, bakışıyorlar. Ne oldu ki şimdi. Yerim var orada, odam da diyecek oluyorum.


Bizimki patlıyor. Anne diyor, senin yerin artık burası. Aşağıda kim kaldı ki? Niye diyorum, Memedemin’im nerede diyeceğim az daha ki…


Bir koca ataş oturuyor böğrüme. Bu yaşta evlat acısı. Koca doktorum, Emin’im diye bir ağıt düşüyor dilime. Ses veremiyorum ağıda. Ağzım mühürlü.


Nereye gidecekmişsin, bırakmam seni diyor torun. Bak, sarıldı yine, unutuverdim. Sahi neden sızladı ki benim boğazım. Ağlayacak olup ağlayamayınca böyle olurum. Bir koca taş yutmuşum gibi.

Torunun oğlan kıkırdıyor. Zor tutuyor kahkahasını. Bir çimdik yiyor anasından, görmedim sanıyorlar. Görüyorum.


O gülünce eskiyi anıyorum. 


Bağbozumunu. Pekmez kazanları kaynarken türküler söylenirdi. Çoluk çocuk, bir şenlik bir tatlı yorgunluk…


Öbür torun ağzını yamultuyor. Çok dinledik bunları gibisinden. Her gün şu kara bıyıklıyı dinliyorsun ya bıkmadan. Bunu da dinle, çok mu? Gözünü dikmiş ekrana, sanki bütün dünya o kara bıyıklının ağzından çakacak söze bağlı. Bir de hişşşşt diyor, duyamamış.


Torun tabağıma peynir bırakıyor. Çok koyma kızım bana diyecek oluyorum, öbüründe gene surat. Ne diyeyim, sanki fazlalığım burada. 


Dün müydü, yakalandım ama. Torunun oğlandı galiba. Benim kara kız – karalığı da kalmadı ya, ağardı yıllandıkça- bir şey ayıklıyordu, kırmızı. Rengi de pek güzel! Bu ne dedim? Bıkkınca baktı, dalga mı geçiyormuşum. Hiç öyle eder miyim? Reçel kaynatacakmış, neydi adı bak unuttum gene. O bakmazken bir tane attım ağzıma, ekşiiii. Çekirdeğini cebime tıkarken gördü kuru kemçik. Söylemedi ama. Ne de olsa anasına çekmiş. Eeee, anasını az mı gezdirdim peşim sıra. Köye götürürdüm, Keşan’a, Saray’a…


Sahi öğle ezanı okundu mu? Sorsam…



Ekim 2011

                                                                                                           Ayşen Aydoğan        





10

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli