İKİMİZ
İÇERİDE
(İKİMİZ)
“Seni öyle çok seviyor ve kıskanıyorum ki, seninle aynı sokaktan geçen bir adamın varlığına bile katlanamıyorum” demişti kocası. Şaka yaptığını sanmış ve gülmüştü. On beş yıllık bir evliliğin ardından, yok canım.
Bakışlarındaki ciddiyetin ayırdına vardığındaysa, gülüşü soluverdi.
“Abartma sen de” der demez, başını çaresizce iki yana sallamıştı adam. Gözlerindeki sancılı pırıltılar, seğiren, gidip gelen, titreyen… Abartmıyordu, yaşadığı gerçekten de buydu.
Oldum olası kıskanırdı da son zamanlarda daha bir değişmişti huyu. Bakışlarının dalıp gittiği yerleri, suskunluğunu, arama kayıtlarını, yazışmalarını ıcığına cıcığına kadar sorgular olmuştu. Hatta bir keresinde kapıyı geç açmıştı da, içeriye girer girmez, dolaplardan kanepelerin altlarına, balkonların kuytularına iyice bir göz atmıştı. Tepesi atmış ve iyi bir kavga çıkarmıştı kadın.
“Bana nasıl güvenmezsin?” diye bağırmıştı ona.
“Sana güveniyorum! Güvenmediğim benim…”
Sırf onu rahatlatmak için onsuz dışarıya çıkmaz olmuştu. Eskiden her fırsatta bir başına sokakları arşınlar, sahaflarda kendini unutur, sinemaya gider ve bazen de arkadaşlarıyla buluşurken, şimdi hep kocasıylaydı. Birlikte geçirdikleri zaman, gün geçtikçe artıyor, kitapları bile birlikte okuyor, ev işlerini hep ortaklaşa yaparak birlikteliklerinden ödün vermiyorlardı. Bundan şikâyetçi olmazdı ama bir akşam elindeki kutuyu sevinçle ona gösterdiğinde iyice şaşırıp kaldı:
“Canım! Bu teknoloji harikasını görüyor musun? Bunun sayesinde sana her zaman ulaşabileceğim!”
Bunu için cep telefonu icat edilmemiş miydi zaten?
Heyecanla açılan paketin içinden, irice bir cep telefonu çıktığında şaşırmıştı kadın. Uzun kurcalamalar ve ayarlardan sonra titreyen elleriyle kavradığı cihazı, bir mucizeyi sunar gibi gösterdi kadına:
“İşte bak, şu program sayesinde sen nerede olursan ol bileceğim.”
Cihazın ekranında uydudan çekilmiş bir harita görünüyordu ve oturdukları mahallenin adıyla, sokak numarası yanıp sönüyordu. Gözlerini ekrandan, kocasının ışıltılı bakışlarına kaydırdığında, aynı anda midesinde bir kıpırdanma hissetti. Sanki bir ateş denizi, derinlerde kaynamaya başlamış, boğazına doğru yükselmek istiyordu. Kırık bir gülümsemeyle o kıpırtıyı bastırmaya çalıştı.
“İyi, kaybolursam işe yarar” diye geçiştirdi. Bilgisayarına dönüp yazmaya koyuldu. Bir süre sonra kullandığı programda sorun çıktı. Ekrandaki imleç, yerinde durmuyor, sanki onunla kovalamaca oynuyordu. Yardım istemek için kocasına döndüğünde, yaramaz bir çocuk gibi kıkırdadığını gördü. Yeni telefonunun dokunmatik yüzeyinde parmağını muzipçe oynatıyor ve gülüp duruyordu.
“Gördün mü? Bilgisayarının içine de girebiliyorum!”
Aynı kıpırdanmayı bu defa gırtlağına kadar hissetti. İç çekti ve yutkundu:
“Lütfen imlecimi rahat bırakır mısın? Çalışıyorum” demekle yetindi. Son bir tur daha attırdığı imleci rahat bıraktı adam.
Geceleri uykusunun arasında kocasının karanlıkta kendisine dikilmiş gözleriyle karşılaşıyor ve yavaş yavaş paniğe kapılmaya başlıyordu.
“Uykun mu kaçtı canım?” diyordu yorgun bir sesle.
“Hayır, sadece uyurken seni özlüyorum…”
İşlerin çığırından çıkmakta olduğunu o gece anlaması gerekirdi ancak bir gün daha kötüsü oldu. Karşılıklı kahvelerini içiyorlardı. Aralarındaki sehpayı hırsla kenara itti adam.
“Seni kollarımdayken bile özlerken…”
Elinde olmayarak yaşarıverdi gözleri. Duygulanmaktan sandı kocası, oysa korkuyordu. Üstüne bir de işe giderken onu da iç cebinde götürmekle ilgili hayalini paylaştığında çare aramaya koyuldu. Aklına bin bir türlü histerik cinayetler, hastalıklı aşk konulu korku filmlerinden sahneler geliyordu. Sevdiği kadını elinde tutabilmek için yavaş yavaş uzuvlarını kesen cerrahın öyküsü örneğin. Bu işin sonu da pek hayırlı olmayacak gibiydi.
Oysa arkadaşlarıyla paylaştığında bu hallerini, ‘Daha ne istiyorsun, sana tapan bir kocan var’ tepkileri alıyordu. Kime anlatabilirdi ki, bir dakikalığına bile olsa kendine ait, kendiyle olabilmek. Kocasının yanında ama kendiyle...
İşte böyle başladı içine kapanışı. Uzun uzun düşünmelere dalar oldu. Birlikte okudukları kitapların anlattıklarından bile uzaklaşıyor, sayfalardaki kelimelerin ötesinde kendi kelimeleriyle kucaklaşıyordu. Hatta okuma sırası ondayken bile başarıyordu bunu. Sesi otomatik olarak yazılanları kocasına iletiyor, düşlerinde bambaşka dünyalarda dolaşıyordu. Ancak televizyon karşısında, herhangi bir reklâma öyle dalıp gitmiş oluyordu ki;
“Ne o? Çok mu beğeniyorsun o adamı?” cümlesiyle irkiliyordu. Son zamanlarda sıkça söylediği kelimeyi seçiveriyordu dudakları:
“Dalmışım…”
Sonunda korktuğu da gerçekleşti.
“Kafanın içinden geçenleri bilmek için neler vermezdim!”
Bir sabah uyandığında, başının üzerinde, elinde bıçakla dikili bulacağından emin oldu. Bundan korunabileceği, gizlenebileceği bir yer olmalıydı. Her gün en az bir kadın üçüncü sayfalara manşet olurken, onun bu korkunç sevgiden kaçması mümkün müydü? Banyoda keselenirken öyle hırsla düşünüyordu ki, kendi derisini yüzeyazdığını fark ettiğinde çaresizce ağlamaya başladı.
“Bırak ben yapayım canım, incitmemeye söz veriyorum.”
Verilen söz ancak bu kadar tehditkâr olabilirdi. Durulanıp, bornoza sarmalanıp yatak odasına götürülürken görülmeyen gözyaşları çok içine, çok derinlere akıyordu. Onları takip etti.
Katatoni, doktorun teşhisiydi. Kocasıysa sabit, donuk bakışlarında kim bilir hangi düşünceleri gizlediğini çözmek adına, gözlerini kadının uysal başına dikmiş, bu gizemi nasıl, daha doğrusu neyle açığa çıkarabileceğini sorguluyordu hâlâ.
Kasım-2011
Ayşen Aydoğan
Bu hikayeyi okuyunca aklıma ekşide büyük dizilerden büyük replikler başlığı altındaki şu entry geldi: peg bundy : ne düsünüyorsun hayatim? al bundy : ne düsündügümü bilmeni isteseydim, düsünüyor degil, söylüyor olurdum. :))
