Ayşen Aydoğan @Aysen_Aydogan_2621

KEDİ

                                      


Soğuk.


Ellerim ceplerimde yürüyorum. Çantam, paltom ve çizmelerimle bu sokaktan her gün geçen bir figüranım. Öğlene dönmemiş henüz saatler, gölgeler yürümemiş. Çöp bidonlarının duvara yaslandığı kuytulara, apartman girişlerine çekilmemişler. 


Kapısının önünü süpüren kadın, pejmürde atkuyruğu, sırtında artık yünlerden yeleğiyle; gözünün kuyruğuyla beni kollayıp, kafasındaki bin bir imi yerlerine oturturken, az kaldı okul saatine, öğlene yemek yeter mi, akşama ya… Pek bir güzeldi o hırka, hele bordosu, ah ah, bu ayı çıkarabilecek miyiz, memleketten gelenleri ağırlamak da var haftaya. Bordosu, bordosu güzel, laciverdi pek sönüktü ya, bana ne?  


İşini bırakıp kaldırıyor belini. Karşı apartmanın ikinci katında bir pencere açılıyor:


“Çocukları okula yolladıktan sonra bana gel” diyor komşusu. 


“İyi, gelirim.” diyor o da. 


Bakışlarımız karşılaşıyor. Yabancı yabancı bakıyor. Hafif gülümsüyorum, ‘Kolay gelsin’ gibilerinden bir baş işareti yapıyorum. Başını sallıyor o da ‘Sağ ol.’ anlamında. 


Şimdi git otobüse bin, okula git, öğretmenler odasına gir, paltonu çıkar, derse gir, bin bir ses, bin bir gürültü… Isınamazsın, dinletemezsin, tamamlayamazsın, mutlu olamaz, mutlu edemezsin…


‘Ne güzel’ diyorum içimden. ‘Soba sıcacık yanar, çaylar demlenir, iki lafın beli kırılır, kocalar, kaynanalar çekiştirilir, örgüler örülür, ilmekler hesaplanır, iki ters bir yüz, koltuğa gelmiş miyim, keseyim mi artık diye sorulur…’ 


İki adımda geçiyorum süpürgeli kadını ama o kadar çok şeyi paylaşıyorum ki onunla!


‘Bırak otobüsü motobüsü’ diyorum içimden. ‘Git, de şunlara, “Ben de geleyim mi size?” diye. Sessizce otururum sobanın yanındaki yer minderine. Çaydanlık fokurdar, köşedeki manavdan bir koşu kestane alırım. Çizerim sırtlarını ses etmeden, dizerim sobanın dökme demirine. Tıslasın dursunlar. Siz sohbet edin, örgünüzü örün, çayları da ben dağıtırım. Kim nasıl istiyor, açık mı, demli mi, limonlu mu bilirim. Hanginiz patik giyer, hanginiz ev terliği, onu da…


Bunca yılın ev kedisiyim. 


Radyodaki kanun taksimi bitmeden demini alırdı çaylarımız. Dizimde çantam, defterim üzerinden kayıkayıverir, Hayat Bilgisi soruları bitmez, aklım oyunda. Öf, daha matematik var! Zişan bitirmiş midir ödevini? Fırlasak gitsek arka bahçeye, kırağı tutmuş ot öbeklerini kazıyıp, yumuşak toprağı açsak, çivileri saplayıp saplayıp yollar çizsek, kimin yolu öbürünü hapsedecek diye döndürüp dursak… Yüzümüze gelen saç tutamlarını alt dudağımızı genişletip üflesek yukarı yukarı, yanaklarımız buz kesse rüzgârda, burnumuz da mürdüm eriğine dönse de yine de üşümesek, oyuna doymasak, annelerimiz bağırsa balkondan, soğukta geberdiniz Allah’ın cezaları deseler, biz gülüşerek kaçsak duvarın arkasına arkasına, don tutmuş su birikintilerini cızırdata cızırdata ayaklarımızla çiğnesek…  


Ya da hiçbirini yapmasam, evde kalsam. Sobanın yanındaki yer minderinde. Radyodaki kanun taksimini dinlesem, komik şarkılı reklamları, cetvelle çizilmiş gibi konuşan sunucuları, saat başı, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’lü haberleri, pişmekte olan ıspanağın kokusunu, aklı henüz dumanlanmamış anneannemin şiş tıkırtılarını, güleç yüzünü, pembe yanakları hiç solmayacakmış gibi izlesem, o saatlerde derste olan babamı hiç yitirmeyecekmişim gibi beklerken, mavi kapaklı, minik kitaplarıma dalıp gitsem…


Ben bunları şimdi yapamayacağımı biliyorum. Gamzeli gülüşlü Zişan’ın üç kızı var artık, benim de bir oğlum…


Okula gidip kafamı şişirtmem gerek, sonra dönüp erzak almam, yemek pişirmem, ortalığı toplamam, tüm çocukluğumu hiç özlememem, geleceğe dair tüm korkularımı kafamdan kovmam gerek. 


Ama yine de siz örgünüzü örerken, laflarken, ben bir köşede, yer minderinde… Ben sizden öyküler çıkarayım. Hanginizin yemekte ayçiçeği yağı kullandığını bilirim, hanginizin margarin. Hanginizin çorbayı karıştırırken şarkı söylediğini de, hanginizin geceleri sessiz hıçkırıkları biriktirdiğini…


Dedim ya, ben bu sokaktan her gün geçen, farklı günlerde, farklı saatlerde geçen bir figüranım. Sabah ezanı okunduktan az sonra geçtiğim gün, süpürgeli kadının evinden gelen kavga seslerini de duymuşumdur.


Bu saatte eve mi gelinir?! Vursana, vursana, kaldırdığın eli indirsene! 


İkinci kattaki kadının akşam alacasında tarhana pişirirken söylediği şarkılarla, geceden biriken hıçkırıklarını nasıl perdelediğini de…


Sevemez kimse seni, benim sevdiğim kadar.





                                                                                              17 Ocak-2012

                                                                                              Ayşen Aydoğan

     



17
Ülkü @Ulku_2693

Hepimizi anılarımıza götüreceksıcacık bir öykü

3

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli