SESSİZ
Dinginlik.
Hep böyle sürse. Gözünü kapatıp dinliyor onu.
Yaşıyor, iliklerinde hissediyor.
Birazdan uyanır şehir. Keşke uyanmasa. Gecenin çekip gitmek üzere olduğu bu yorgun saatler, göğe saçak saçak sökün edecek ağartıyı durdurabilse.
Terasın bel hizasındaki duvarına dayanarak şehri izliyor. İnsan, tam buradan, yazın en sıcak gecesini, yaklaşan sabah ayazında ürperirken görebilir. İnişli çıkışlı çatıları, taraçaları, çarpık antenleri, su depoları, bacalarıyla sere serpe uzanmış evler denizinde çıt çıkmıyor. Ne güzel. Ardına kadar açık pencerelerden, balkon kapılarından uçuşan tül perdelerde insanların sessizliği…
Elinden gelse, dayandığı duvarın üzerinden uzanır ve üşüyen ayaklarını örter, yastıktan düştü düşecek başları düzeltir, sinekleri kovar ve onları uyandıracak her sesi engeller. Ama yapamaz ki.
Sabahın doğuşunu yine hiçbir şeyin engelleyemediğini her kavrayışında olduğu gibi iç geçirdi. Gözlerindeki uyumamış, dinlenmemiş, rüyalarda kaybolmamış yalnızlığını toparlayarak baktı aynaya. Yüzüne çarptığı avuç dolusu su çenesinden süzülürken her zamankinden daha yorgun, daha yalnız görünüyordu. Hızla açtı aynanın ardındaki dolabı. Rengi bozarmış iki minik rafta, arkasında bir böcek ölüsünün gizlendiği, durmuş bir kol saati, traş bıçağı ve köpüğü, ucuz bir kolonya, tırnak makası ve bir ilaç şişesi vardı. Doktorun sıkıntılı bir ifadeyle yazdığı ilaç kutusundan iki kapsülü ağzına attı. Ağzını çeşmeye dayayarak su içti ve yuttu onları. Son altı aydır uyuyamıyordu. Dipten kesilmiş tırnaklarıyla iki günlük sakalını kaşıdı. Bugün traş olsa iyi olurdu.
Banyoda işini bitirdiğinde yatak odasına geçti. Dolabı açtı. Ütülü, yedi beyaz gömlekten en sağdakini aldı. Gri pantolonunun üzerine giydi. Kol düğmelerini iliklerken duvardaki durmuş, büyücek saate baktı. Mutfağa gidip buzdolabını açtı ve süt şişesinin dibinde kalanı başına dikti. Plastik kapaklı bir kahvaltı kabından ince bir dilim peynir attı ağzına. Onu gevelerken dolabın kapağını kapattı. Mıknatıslı, cicili bicili bir başka durmuş saat, kapağın kapatılış hızıyla yan döndü. Dişlerini fırçalamak için tekrar banyoya gittiğinde duyduğu bir tıkırtıyla irkildi. Sesin nereden geldiğini anlamak adına kulak kesildi. Kontrol etmek için aynalı dolabı açtı ve oradaki kol saatinin çalışmadığından emin oldu. Tekrar kulak kabarttı. Ses şimdi yoktu.
Serçe parmağını kulağına sokup titreterek karıştırdı.
Sorun yoktu.
Antreye giderken tekrar mutfağa uğradı ve tezgâhın üzerindeki boş süt şişesini aldı. Kapıcının alması için eşiğe bıraktı. Ayakkabılarını giyip kapıyı çekerken karşı duvardaki durmuş guguklu saate son bir bakış attı.
Dolmuştan inip yazıhaneye doğru yürürken büfeden gazete aldı. Gazeteyi koltuğunun altına sıkıştırıp simitçiye uğradı. Yazıhanenin kapısını açarken yanından geçen çaycıya seslendi. Boyozdan ısırdığı lokmasını gevelediği için, çocuk ne dediğini anlamadı ilkin.
“Sana da günaydın Ali ağabey!” dedi sırıtarak. Beriki asık suratını daha bir kasarak yuttu lokmasını:
“Çay getir soğutmadan” dedi. Çaycının sabah sabah, çın çın öten sesi başına bıçak gibi saplanmıştı.
Kapıyı ardına kadar açarak önüne bir sandalye dayadı. Pencerelerin hepsini açtı. Sabah güneşi şimdiden mesaiye başlamıştı bile. Vantilatörü çalıştırdı. Tezgahın ardına geçip elindekileri telefonun yanına koydu. Yerine oturdu.
Hemen arkasındaki duvarda ‘Dikili- İzmir’ ve ‘Çandarlı- İzmir’ başlıklı tarifenin üstünde çalışır durumda bir saat duruyordu. Bazen onun tıkırtısı, dışarıdaki yoğun trafik gürültüsünü bile bastırıyordu. Boynunu asabi bir şekilde kütürdetti. Elinden gelse onu da durdururdu ama müşterilerin, bir yandan onun başını yiyip bir yandan da tarifeye bakarken zamanı görmeleri gerekiyordu.
Nerede kaldı bu çocuk?
İşte geldi, yüzünde yine o aptal sırıtış ve kulaklığından dışarıya taşan o cızırtılı müziği ile. Şunu kendi duyabileceğin kadar açsana be melun! Bir de çarpıyor tabağı tezgâha. Ukala bir selam çakıyor ve fırlıyor dışarıya. Keyfi yerinde gene anlaşılan. Zaten bu dünyada kendisi hariç, herkesin keyfi yerinde.
Çayını bitirip de boyoz kırıklarını çöpe silkeledikten sonra gazetesini açtı. Başlıklara şöyle bir göz gezdirip arka sayfa güzelinde oyalandı. Çok değil, bir yarım dakika. Hemen ardından gazetenin ortasını açtı ve bulmaca sayfasını ayırarak çıkardı. Dörde katlayıp kendini ilgilendiren çeyreği önüne çekti. Tükenmez kalemiyle soruların üzerini çizip çizip boşlukları doldurmaya başladı.
Soldan sağa. Halk dilinde sebze bahçesi?
A-var.
Yukarıdan aşağı. Bir pamuk cinsi…
A-ka-la… Yoksa araka mıydı? Bunu hep karıştırır.
“Günaydın!”
Hay senin…
“Buyurun?”
“Dikili’ye ilk otobüs?”
“Sekizde, sonra her yarım saatte bi..”
“Sekizdekinde yer yoksa?”
Dinlemiyorsun ki cümlenin devamını!
Hiç bozuntuya vermeden tekrarladı:
“Her yarım saatte bir, ona kadar var. Sonra elli dakikada bir…”
“Şimdi sekiz otobüsü yola çıkmış mıdır?”
Saate baksana be kadın!
“Hayır efendim, daha on dakikası var. Buraya gelmesi bir on beş yirmi…”
“Ne kadar sürede gelir?”
Yine…
“On beş-yirmi dakika sürer hanımefendi.” Garajı aramak için eli telefona uzandı. Kadın yüksek perdeden sesiyle parladı:
“Ay dur! Ben bir arayayım yengemgili!”
Yengemgil? O da güzel.
Kadının, taşlı boncuklu sallantıları olan cep telefonunu kulağına dayayıp, ağzını yaydıra yaydıra telefonla konuşmasını izledi yan gözle. Sanki herkes onun kulak tırmalayıcı sesine katlanmak zorundaydı. İnsanlar neden bu kadar bağırarak konuşurdu ki? Karşısındakinin onu duyamayacağından mı endişelenir? Bir keresinde televizyon spikerlerinden, şu eski yüzlerden birine rastlamıştı alışveriş merkezinde. Kadın tıpkı televizyondaki gibi konuşuyordu. Ekrandayken, konuşmasındaki o olağanüstü güzelliği kavrayamıyordu insan. Oysa dışarıda, sıradan hayatın içinde nasıl da güzel bir tınısı, duruluğu ve insanı karşısında el pençe divan eyleyen bir benzersizliği vardı konuşmasının. ‘Bunun kırmızısı yok mu?’ diye soruyordu sadece, elindeki kazağı gösterirken satıcıya. Ne kadar da şiirseldi!
Bir de şu karşısında anırır gibi sesler çıkaran, konuşmayan, sesleri kusan kadına bak!
Ayak tıpırtılarını duyduğunda, koptu kendi kendine tartışmasından. İşte mesai hızını almıştı bile. Üç delikanlı ve bir kız, üniversiteli oldukları giyinişlerinden, duruşlarından belli olan gençler aralarında konuşarak girdiler. Oğlanların üçü de çenelerinde birer gıdımlık keçi sakalı, dağınık, enselerine inen saçlarıyla bir önektiler. Ona sormadan, duvardaki tarifeye baktılar ve alçak sesle anlaşarak paraları denkleştirdiler. Hala telefona anıran kadınla ilgili kıkırdaşarak yaklaştılar tezgâha.
“Dört bilet, Çandarlı’ya” dediler. Uygun numaraları keserek uzattı onlara. Teşekkür eden gençler uzaklaşırken her pazartesinin, düzenli Dikili yolcusu iki ihtiyar oturdular bekleme koltuklarına. Onlarla konuşmadan biletlerini kesti ve kenara ayırdı.
Bu arada kadın nihayet tamamlamıştır ‘yengesigil’le cayırtısını. Bol baharatlı parfümünü yaydırarak yanına gelir.
“Canım, sen bana sekiz otobüsünden bir bilet veriver.”
“Ver(iver)emem, sekiz otobüsü yola çıktı çoktan. Eğer yer varsa binersiniz. Yoksa da buçuk otobüsüne keserim.”
“AAAAA!!! Nasıl yani? Daha az önce demedin mi sen bana daha on dakikası var diye?”
“O, on yedi dakika önceydi bayan…”
“Hadi oradan! On yedi dakikadır mı konuşuyorum ben şimdi?”
Hayır. Konuşmuyordunuz. Anırıyordunuz, böğürüyordunuz ya da onun gibi bir şey…
“Evet bayan. Tam on yedi dakika sürdü.”
Kadın inanamayarak telefonunu açtı, tombul parmaklarıyla didikledi ekranı ve son konuşma kaydına bakarak ikna oldu.
“Neyse canım, şimdi sekiz otobüsünde yer yok mudur diyorsun sen?”
Gözlerini devirmemek için kırpıştırdı. Maskesini düşürmemek için sıkça başvurduğu bir yöntemdi bu. Onu, dikkatle izleyen biri, karşısındakilerle konuşurken, iki cümlede bir gözlerini kırpıştırdığını fark ederek, bunun bir tik olduğunu düşünür ve yanılırdı.
O anda içeriye doluşan güruhun kopardığı kıyametle, kadına verdiği yanıt duyulamadan havaya karıştı. Bir tek, ileride bekleşen dört gencin kız olanı fark etti ince bir duman gibi süzülüp dağılarak yok olan kelimeleri. Buruk bir gülümsemeyle izliyordu geldiğinden beri tezgâhın ardındaki adamı. Asla katlanamayacağı bir yaşam tarzıydı adamınki. Her gün sabahtan akşama, bu insanlara katlanmak bir yana, bütün yaptığı, bilet kesip arada telefona uzanmak, uçuşan koltuk numaralarını kestiği sarı dikdörtgen kâğıtlara karalamak, insanların hep aynı yöne gidişlerini sağlamak, izlemek, asla onlardan biri olmamak ya da olamamak… Çıldırtıcıydı.
Üç keçi sakallıdan saçları kıvırcık olanının omzunda gezinen eline şefkatle dokundu.
“Gene neler görüyorsun?” diye mırıldadı sevgilisi, onu tepesinden öperken. Omuzlarını silkti. Sonra anlatırım dercesine bir hareket yaptı. Tezgâhın arkasındaki adamla göz göze gelmişlerdi çünkü. Adam fark etmiş miydi onunla ilgili gözlemlerini acaba? Dikili’ye bir an önce gitmek isteyen kalabalık insan yumağının salladığı el, kol ve hoyrat cümlelerinin arasından donuk bakışlarını görebiliyordu ara sıra. Kendisini bulan bu donuk gözlerin rengini söylemek imkânsızdı. Gözden çok kapanmak isteyen, paslı bir çift panjur gibiydiler. Yıllarca boyanmamış, bakımdan geçmemiş, sapır sapır dökülerek eski boya katmanlarını açık etmiş, gıcırtılı panjurlar.
Ona acıyıp dururken, bir anlığına parlayıp sönen bir çılgınlık anını yakalayınca ürperdi kız. Panjurların aralıklarından bir bıçak ışıltısı geçmişti sanki. Ya da tutuşan bir kibrit çöpü usulca sönüvermişti. Sevgilisine sokularak başını çevirdi. O anda adamın zihninden geçenleri okumuş saydı kendini.
Adam, özlemle bir şeyi bekliyordu. Herkesin umursamazca çekip çekip gitmek için uğradığı bu dört duvar arasında didikledikleri beyninin, tam on iki senedir çıldırmadan, sağ salim kalmayı başarabilmesini borçlu olduğu tek bir umudu vardı:
Bir tırdı bu. Çok uzun bir yoldan gelen, yüklü, adam boyunu aşan tekerleklerinin yorgun, bir o kadar da dizginlenemez ağırlığıyla aniden freni boşalıveren bir tır. Sürücü koltuğunun boş olduğunu hayal ederdi. Karanlık bir çift dikdörtgendiler ön camları. Asık yüzünde, son sürat yol alırken can veren küçük kuşlar ve böceklerin yapışmış ruhlarıyla aniden dalıverecekti yazıhaneye. Kendini, bilet kesen bir çift elden ibaret gören tüm bu insanları da yanına katarak yollayacaktı onu karanlık ve sessiz bir âleme.
Yalnız, şu kız… Ona yazık olurdu.
Ağustos -2011
Ayşen Aydoğan
Henüz hiç yorum yapılmamış.
