YARA
YARA
Müzik, ağır bir yorgan gibi. Gözkapaklarını açık tutmakta zorlanıyor. Başı kuştüyü yastığa düşercesine, omzuna omzuna… Sigara dumanı, ucuz içkiler, yapboz parçası erkekler, umutsuz kız eskileri…
Her gece geliyor. Bilet alıyor tek bir dans için. Fötr şapkasını çıkarmadan, en kuytu masada oturuyor. Nadiren yoldan geçen bir arabanın farları, camdaki ‘Lou Dancing’ harflerini yüzüne düşürüyor.
Kız karşıda. Daha yaşlı, daha şişman, daha cılız olanların ardında, sıranın ona gelmemesini umarak bekler. Aklı evdedir, ruhu da. Buraya getirebildiği, yitirilmemiş, sakatlanmamış bir erkek elinin tutacağı bel çukuru.
Elindeki bileti katlayıp katlayıp cebine atıyor. Gözlerini kızın tülümsü saçlarına dikerek iç geçiriyor. Nereden geldiği belirsiz esintinin, kumral telleri tembelce kımıldatışına dalıp gidiyor. Müzik, büyüsünü yitirmiş onun için. Siyahî piyanistin gölgeli parmaklarından dökülen en kıvrak ritimlerde bile, içini katılaştıran bir şeyler var.
Onunla asla dans edemeyeceğini düşünüyor.
Ona söyleyebileceği tek bir cümlesi yok.
Her fırsatta, ince bileğindeki saatin yıpranmış kayışıyla oynamasından, ayağını cenderede gibi hissettiren ayakkabılarını yere bile koymaya sakınışından anlıyor. Burada olmak istemediğini, buraya ait olmadığını ve eve götüreceği üç kuruş için buna katlanmanın ne zor geldiğini, başka çıkar yolu olmadığını…
Bakışını indirdiği her kör noktada, evde bıraktığı parçasını gördüğünü, geçen saatler boyunca onunla ilgili evhamları boncuk gibi dizdiğini de…
Acaba uyanmış mıdır…Üstünü açmış mıdır... Terlemiş midir?
Pistte, birbirine uyumsuz, birbirine uzak, iğreti dokunuşlarla, dans etmekten ziyade sürüklenen bedenlerin arasından, kesik kesik görüyor onu. Yüzü kızarıyor kızın. Ona doğru yaklaşan adımların sahibine, doğrudan yüzüne bakmadan hazırlıyor kendini. İşte o zaman buna izin vermemesi gerektiğini kavrayıp telaşla atılıyor. Bir eli, cebine tıkıştırdığı bileti ararken, diğeriyle yol açıyor kendine ve öbür adamın önüne geçiyor. Soluk soluğa, kızın karşısına dikiliyor.
İlk defa ona bu kadar yaklaşmanın altüstlüğünde, biraz da ortalığı ayağa kaldırmış olmanın sersemliğiyle gülümsemeye çalışıyor, bunu başaramıyor. Sorun değil, zaten onun gibi, hatta buradaki herkes gibi, kız da bunu yapamaz.
Önünü kestiği adamın, omzuna teğet geçen sinirli solumasının yön değiştirişini dinleyip rahatlıyor. Kendisine, doğrudan gözlerine değil de, boynunu şimdi çok sıkan kravatına çevrilmiş gözlere kekeliyor:
“Ben” diyor. “Ben…”
Kız, kelimeleri dudaklarından paslı bir nefes gibi süzülüp kendine ulaşmadan, elini uzatmış olarak dansı kabul ediyor. O ise nasıl tutacağını bilemeden, kırıp dökme korkusuyla, sakarca kavrıyor ince parmakları. Bir demet papatyayı, süngüyle tutmaya çalışmak kadar yorucu… Kız umursamamayı çoktan öğrenmiş, her türlü savaş yarasına tanık olmayı, hatta onlara dokunmayı da.
Diğerlerinin arasında sürüklenmeye doğru çekiyor onu. Adam, az önce kıza yetişmek için bir solukta yararak geçtiği kalabalığın arasına, şimdi bölük pörçük katılıyor. Bir parçası koyu bir akışkan halindeki el, kol, beden yığınının dışında kalmak isterken, kalan bütünü kızda yitip gitmek istiyor.
Onu kurtarmalı.
Şimdi omzunun üzerinden çok uzaklara bakan, çok uzakları özleyen bu çok uzak kızı kurtarmalı. Kendisi, içinde depremler, fırtınalarla savrulurken… Kanıksamışlığı, alışmışlığı, görmezden gelişi, umursamayışı can yakan kızı…
O an karar veriyor buna. Ne yapıp edip, bir sabaha karşı, merdivenleri yorgunca, ayakkabılarını eline almış olarak, çıplak ayaklarla, çok dans etmiş, etmemiş de eder görünmüş, kırıklık içindeki bedeniyle tırmanırken rastladığı bu kızı; o basamakların en üst noktasında bir yara gibi açılan evdeki yükten…
Bir parça kan bulaşmış pembe kurdeleyi usulca avucuna bırakıverir dans bitiminde.
Ona, başka türlü nasıl yardımı dokunabilir? Yaralı bir atı vurmuş sayar kendini.
Savaş, ona başka türlüsünü öğretmemişti ki.
Aralık 2011
