SEVGİLİLER GÜNÜ
SEVGİLİLER GÜNÜ
“Kimse bana sormamıştı, ben olmanın nasıl bir şey olduğunu…”
Yüzündeki darmadağın duyguları toparlamaya çalışıyor gibiydi. Elleri mutfak önlüğünde ıkınır sıkınırken, kendisine yönelttiğim sorunun şaşkınlığıyla ne yapacağını bilmez haldeydi. Sevinmeli miydi, yoksa telaşlanmalı mı? Ruhunun daracık mutfağından son çıkardığı parça, onu o yapan dümdüz bir çizgi halindeki ömrünü, nasıl, hangi sözlerle anlatabileceğine dair hiçbir ipucunun olmayışıydı.
Gazetenin kadın eki için bir hikâye peşinde geçirdiğim pazarlardandı. Farklı bir şey olsun istiyordum. Çaldığım ilk kapı eskiden anneme temizliğe gelen kadınındı.
Sırtını bulaşıklarla dolu eviyeye vererek derin bir nefes aldı. Omuzlarını silkip beceriksizce gülümsedi:
“Silmek, süpürmek işte. Kendimi bildim bileli yaptığım bu. Annemle bir giderdik temizliğe. Haftada birkaç kapımız, iki de merdiven yıkama işi oldu mu, iyi zamanlarımız derdik. Erken başlardık işe. Gün bitiminde eve giden otobüse kendimizi attığımızda parmağımı kıpırdatacak halim olmazdı. Eve gider gitmez, bu kez de kendi işlerimiz beklerdi bizi. Ovulacak taşlar, alınacak tozlar, babamın getir götürü hiç bitmezdi. Babamın yerini kocam aldı, annemin yerini de ben doldurdum diyeyim size.”
Bunu söyledikten sonra bakışının ucu karnına değiverdi.
“İki oğlum var. Umarım üçüncü kız olmaz.” diye fısıldadı.
“Peki ya patronun?” diye sordum. Bildiğim kadarıyla haftanın beş günü ve cumartesi öğleye kadar gittiği tek bir ev vardı. Yalnız yaşayan bir adamdı. Yazar olduğunu biliyordum bir de. Şu çok satan korku romanlarından yazıyordu. Sözü açılınca, yüzü aydınlandı.
“Tuna Bey? Çok asildir. Allah razı olsun ondan. Titizdir, hem de çok. Ancak…”
“Ancak?”
“Çok… Ne bileyim işte, gözümden sakınıyorum onu. Bildiğiniz gibi değil, farklı biraz. Yani, bir şeyin yeri değişmeye görsün…”
“Kıyamet mi koparıyor?” diye hızlandırmak istedim anlatımını. Hafif pembeleşti:
“Yok, öyle değil. Keşke öyle olsa, çok korkuyor! Bir keresinde kumandaların yerini değiştireyim dedim. Öleyazdı.”
“Neden ki? Televizyonu kendi düğmesinden açamayacak diye miydi bu korku? ”
“Yok, televizyon değil sade. Biri havalandırmanın, biri ısıtmanın, biri kapının…”
“Engelli olduğunu bilmiyordum.”
“Değil zaten. Aslında bir bakıma öyle de sayılabilir. Dışarıya çıkamıyor hiç. Hobi midir nedir, bir şeyi vardı…”
“Agorafobi mi?”
“Hah! O dediğinden işte. Çıkamıyor. Evi kaleye çevirmiş, görseniz. Zırh gibi kapısı var evin. Zili çaldığında bilgisayarda yüzün çıkıyor. Sonra, elektrik kesilirse diye jene… bir şeyi var…”
“Jeneratör?”
“Evet, o da bozulursa diye onun da yedeği var. İrili ufaklı bir sürü kumanda. Hangisi neydi bilemem ben, zaten o günden sonra onlara dokunmam yasak. Uf… hiç unutamam o günü. O kesekâğıdını ağzına dayadı da, pancar gibi olana dek üfledi, soludu… Elim ayağım kesildi vallahi. Kovar beni kesin diyordum ama…”
“Senin gibisini bulamaz tabii.”
Yine pembeleşti:
“Bilmem artık. Her birini temizleyip ayrı bir kutuya koyduğumu görünce hoşuna gitti sonradan da… Yalnız, evini görseniz! Hiç duvar yok. Kapıdan girer girmez salondasınız, yan taraf mutfak. Yatak odasıyla salon arasında sadece kitap rafları var. Bir tek banyo tuvalet yani…”
“Neyse ki!” diyerek kıkırdayışına katıldım. Adam tam filmlikti anlattığına göre. Sadece agorafobik değil, paranoyaktı galiba. Kaleye çevirdiği evinde bile rahatı yoktu demek. Kadın öyküleri içinde bu yazarı anlatmak nasıl olurdu diye düşünürken, Pembegül’ün dudağının kenarında bir sır yanıp söndü. Paylaşmaya can attığı ama aynı zamanda çekindiği bir şey vardı.
“Söyle hadi,” dedim, “benden sır çıkmaz.”
Eliyle gülüşünü perdeledi, sonra da koynundan bir kâğıt parçası çıkardı. Bir süre evirip çevirdi onu. Utana sıkıla sustu. Uzun zamandır içine attığı, kimseye açamadığı yükü boşaltıverdi birden:
“Ona sevdalıyım.”
Gözkapakları utançtan ağırlaşmış, kalkmıyordu. Mozaik zeminde oyalanan bakışları, çocukların döktüğü ekmek kırıklarıyla, kocasının dudağından düşürmediği sigaranın külleri arasında gidip geliyordu.
“Bugün çıkarken baktım, bir paket bırakılmış kapısına. Süslü püslü… Sevgililer günü mü ne karın ağrısı için diye düşündüm. Kıskandım. Hiç kadın da yok gelen giden… Yine de içime ilimedi. Paketi açamazdım ama en azından kartını alabilirdim. Benden sanabilirdi… Çok mu aptalca?”
“Kadınca” diye yorum yaptım ‘çocukça’ olduğunu düşünürken. Gülümsedim anlayışla. Kaşlarını çatarak kirpiklerini kırpıştırdı, ağlamaya direniyordu.
“Aptalca, hem de çok” dedi. “Çünkü okuma yazma bilmiyorum. Bu kartta ne yazdığını nasıl…” Elindeki kâğıda, onu bakışlarıyla yok etmek istercesine bakıyordu.
“Senin için okuyabilirim, sırdaşız ne de olsa.”
Küskünce uzattı onu. Yumruk gibi sıkmıştı elini. Belli ki bunun sadece kendine ait kalmasını isterdi. Bir süre avucumda tuttum elini. Yumuşayıverdi, açtı parmaklarını.
Katlana katlana küçülmüş kâğıdı açarken sordum:
“Peki ne yaptı paketi görünce, senden olduğunu mu söyledin?”
“Ben çıkmak üzereydim. O da yeni uyanmıştı. Dün gece geç saatte bitirmiş son romanını. Kutlamış kendi kendine. Şampanya falan… Paketi görünce gözlerimin içine baktı. Öleceğimi sandım. Daha önce hiç… Üstelik bir de ‘Çıkıyor musun?’ diye sormaz mı? ‘Cumartesi…’ diyebildim kekeleyerek. O yürek çarpıntısıyla çıktım apar topar. Ne oldu? Yüzün sarardı… NE OLDU?!”
El yazısı değil, gazeteden kesilmiş harfler yan yana yapıştırılmış. Bu da ne şimdi? Dünden beri bir sır gibi koynumda sakladığım…
Bana bir şeyler söylüyor. Kesik kesik… Ne? Kesik bir parmak mıymış kutudaki? Sevdiğine mi ait? Ama öyle biri yoktu ki… dur şimdi… Bilgisayarında yazarken, bir ara kesilmişti tıkırtıları… Süzgün bakışlı bir yüz görmüştüm omzunun ardından… ekranda… sonra bir tık… yüz gitti, yazılar geri geldiydi…
Ne ummuştum ki? Ovmak parlatmaktan başka işe yaramaz bu kaba ellerle? Ne…
Omuzlarını tutup sarstım.
Polis mi? Evet…polis. Polis… polis… evet…
10 Aralık 2011
Ayşen Aydoğan
Henüz hiç yorum yapılmamış.
