SON
SON
“Bir ömrümde Everest’e tırmanmak isterim. Birinde de ölümcül bir hastalığa çare bulmak… Sonra Floransa’yı mutlaka görmek, her iklimi hissetmek, her kitabı okumak ama okunası, her içkinin tadına bakmak, her erkeğin… Yok, o kadar da değil. Ama en az bir ömrümde delicesine âşık olmak isterim.”
Uzaklara bakarak söylediği, deli isteklerini anımsıyorum her uyanışımda. Gözlerim tavanda büyüyen çatlağa kilitlenmiş olarak, kelimelerini kafamda evirip çeviriyorum. Her seferinde de karıştırıyorum, tavandaki çatlak mı onun sözlerini anımsatmıştı, yoksa anımsamak mı çatlağı açmıştı? Ne fark eder ki? Uykudan uyanışlarım artık daha zor oluyor; kafamın içinde yankılanan sözler bunalımlarımın çeperlerine çarpıp çoğalarak bana geri dönüyor ve çatlak da buna eşzamanlı olarak falçata darbeleriyle tavana çizilmiş kuru ağaç dallarına dönüşüyor.
Perdeler kapalı oluyor.
O böyle uyurdu. Işık onu rahatsız ederdi. Güneş ilk ışıklarını odamızın içine salardı, o uyanırdı. Huysuzlanırdı. Uykusunu alamamış olurdu. Ona güzel bir kahvaltı hazırlardım, sakinlerdi. Tepside hep bir çiçek olurdu, onu şımartırdım. Çok severdi, güzel çiçekleri, kokuları, renkleri, tatları… Çok severdi, onu sevmemi. Ya beni? Asla emin olamadım.
Hep gitmek üzereydi. Elleri askıdaki ceketine, asansörün çağır düğmesine uzandı uzanacak… Ben yüreğim ağzımda, o, gözleri yolda, hep dışarıda, dışarıdaydı.
Son.
En uygun kelime.
Sondan önce, cüzdanındaki kartı göstermişti bana. Sıkı sıkı tembihlemişti. Boğazımda bir yumrukla, bakışlarımı karttan kaçırarak başımı sallamıştım.
“Unutma, bu önemli!” demişti. Unutmayacaktım.
Unutmamıştım.
Tavandaki çeteleye dikili gözlerimi nihayet kırpıyordum ve yataktan doğruluyordum. Kahvaltı yapmıyordum uzun zamandır. Giyinip dışarı atıyordum kendimi. Servisi kaçırmamak için hızlı adımlarla yürüyordum. Üç sokak ötedeki otobüs durağına gidip, bekleşenlerin arasına sızıyordum. Çocuk, orada olurdu her sabah. Onu izlerdim. Servise binişini. Hava soğuksa sıkı giyinmiş mi, uykusunu almış mı, kahvaltı etmiş mi diye yorumlar biçerdim halinden. Her zamanki koltuğuna oturup da pencerenin buğusunu ceketinin yeniyle sildiğinde, tanımayan gözleri benimkilerle kesiştiğinde, bir işaret arardım.
O gittikten sonra Konak’a inerdim. Kadının çalıştığı banka köşedeydi. Sıra numarası alırdım. Kadın, girişe en yakın masada otururdu. Önünde dosyalar, monitör ve masasına bitişik bir çift koltuk; koltuklar bir dolar, bir boşalırdı. O hep gülümserdi. Bir başına kaldığında, bilgisayar ekranından uzak görüntülere dalgınca gülümserdi. Bazen eli, göğsünün sol yanına usulca dokunurdu. Ben soluğumu tutardım.
Öğlene kadar, elimde zamanı çoktan geçmiş sıra numarasıyla otururdum. Paydos saatine yakın kalkardım. Bazen dikkat çekmemek için para yatırır, çekerdim. Ufak rakamlarla, ortama uyum sağlardım.
Öğleden sonraları, çiçekçi kadını bulurdum. Mevsimine göre nergis, leylak, kayısı çiçeği, kasımpatılarını demetleyen ince ellerine bakardım. Uzaktan, simitçiyi siper alıp bir banka oturarak, elimdeki gazetenin üzerinden üzerinden izlerdim onu. Kapkalın bu kadına, şalvarıyla, başındaki yazmasıyla, güneşin kararttığı, semsert teniyle, bu incecik ellerin tezatına bakardım. Soğuğun ısırdığı günlerde, ellerini hoyratça suya daldırdığını gördüğümde içim cız ederdi. Filtresiz sigarasını dudağına getirip götüren o iki parmak sararacak diye üzülürdüm. Ya da simitçiye, işportacı, dilenci hısımlarına laf atarken, yaptığı kaba hareketlere katlanamazdım. Derin bir of çekerek ayrılırdım oradan.
Metro, beni ondan uzaklaştırırken yüzümdeki kederler bir aydınlıkta, bir tünelin karanlığında yanıp sönerdi. Stadyum durağında inerdim. Caddeyi geçip tuğla imalathanesinin yanından ilerlerdim. Kısa bir yürüyüşten sonra sarı evin penceresinin önünden geçerdim. Yaşlı çift, bu saatlerde kahvelerini içiyor olurdu. Adam, çocuksu bir sevinçle ellerini kollarını kocaman kocaman oynatarak anlatırdı karısına. Karısı gülerdi, yüzünde sevginin bin bir ışığı, rengi… Hiç ölmeyeceklermiş gibi gülerlerdi beraber, bakışırlardı. Hiç ölmeyecekmiş gibi fincanını kapatırdı kadın, kocasına göz kırparak. Birkaç defa geçerdim pencerelerinin önünden. Sardunyalar, saksı saksı dizilmiş olurdu. Onlar da sahiplerine gülerdi. Karşılarından, çaresizce geçişime aldırmadan, hatta beni fark etmeden gülerlerdi.
Ben eve dönerdim artık.
Gün boyu, zihnimde bir araya getirmeye çabaladığım parçalarını toparlayıp eve dönerdim. Aynanın önüne kederlerimi bırakırdım. Yan yana, sardunya saksıları gibi dizdiğim zarfları açardım. Sırayla, çiçeklerini sulayan o yaşlı kadın gibi açardım. İlkinden çocuğun ailesinin, ikinciden bankacı kadının kocasının yolladığı teşekkür mektupları çıkardı. Üçüncü zarftan önce, nazar boncuklarından örülmüş bir anahtarlık vardı, çiçekçinin kızının verdiği. Son zarfta yaşlı çift, güneşlisardunyalı gülümserdi minnetle. Hastane yatağında yatardı yaşlı adam, karısı artık diyalize bağımlı olmayan kocasına sarılmış bakardı.
Zarfları, onun parçalarını okşar gibi okşardım. Gözlerini, kalbini, ellerini… Sonra ellerim iki lavanta kesesine giderdi. Lavanta yerine tutam tutam saçlarının olduğu. Tavandaki çatlağın yeni bir dal attığını duyardım, başımı sallardım.
“Artık gitmeliyim.”
“Önce Floransa’ya,” derdim ilk keseyi alarak, “sonra…”
Gözlerim takvimdeki dağ resmine takılırdı.
“Artık gitmelisin,” derdim ikinci keseyi alarak.
Floransa’daki her heykele, her çeşmeye, her resme baktım onun için. Saç tutamını ceketimin cebinde taşıdım. Bir ucunu, sadece benim fark edebileceğim kadarını cebimden taşırarak baktım. Baktık…
Dönüşte, bu defa çok uzak, çok soğuk bir yolculuğa çıkacaktım. Yanımda ikinci keseyle. Çıkacaktık.
Sonra orada kalacaktık.
Şubat 2012
Ayşen Aydoğan
Henüz hiç yorum yapılmamış.
