YUVA
YUVA
Benim gibi irikıyım bir adamın bile, gecenin bir saatinden sonra, buralarda, ayakaltında dolaşması tekin değil. Parklarda, bank üzerlerinde sabahladığım çoktur ama buranın parklarına da güven olmaz. Daha sabah ürpertisi, üzerine serilmeden, öbür tarafı boylamış ya da birinin karısı oluvermiş bulursun kendini. Biliyorum. Biliyorum da, elimden bir şey gelmiyor. Pansiyoncu cadı, baktı ki üç aydır para verdiğim yok, sepetledi beni.
İki yakasını, kalın bir sicimle bir araya getirdiğim bavulumun halinden de anlaşıldığı üzere, içindekileri güzelce bir elden geçirmiş. Paraya çevrilecek bir şey bulamayınca, tepmiş hepsini gerisin geri. Bir de utanmadan,
“Yannıyosuuuuun!” diye bağırmaz mı? En çok da bu ağrıma gitti.
Elime az buçuk paranın geçtiği zamanlar, yetmişliği gazeteye sardırıp, sucuk, peynir, iki ekmekle geldiğimde, kapılarda karşılardı. Artık, övgünün bin bir türlüsü… Hele de boy fukarası çay bardaklarına doldurup doldurup rakıyı, kafalar güzel olduğunda,
“Anlat be gazteci,” derdi, “hani beni benzettiğin şu karı vardı ya, hangi kitaptaydı o?”
Ben anlatırdım Huzur Pansiyon’u, sonuna değinmeden. Pansiyoncu kadının, keyfi yerindeyken, pencereden beline kadar eğilip de sokaktan geçen sarhoşa seslenişini:
“Yannıyosuuuuuun!” diye bağırışını…
Söve saya bu sokağa kadar gelmişim. Sokak boş, evler sırtlarını dönmüşler dünyaya sanki. Şu ev, sahipsiz görünüyor. Belki içeriye bir toz demeti gibi süzülebilirim.
Pencerede soluk bir yüz. Ölüme kıl payı uzaklıkta, yine de tırnaklarını canlı olan her şeye geçirmeye hazır bir hali var. Yaşlı. Yaşını yazmaya kalksam, üç haneli olur herhalde. Bakışları beni buldu. Çok kısa bir aralıkta, elimdeki bavulla, yüzümdeki çaresizlik arasında gidip geldi gözleri. Tarttı, karar verdi… Kaşları kalktı, kabuklaşmış tırnağıyla camı tıklattı, sonra da eliyle ‘Gel’ işareti yaptı.
Geldim.
Kapı aralıktı. Sanki içeride bin kişi ölmüştü. Öyle bir koku… Karanlık, elle tutulur, boğaza oturur bir hava, yapış yapış. ‘Elif Ana’nın evinden de kötü değildir a?’ diye düşündüm, sokaktan geçen, kukla kılıklı heriflerin keyfini iyi eden kadının…
Girdim.
Daha önceden ölüp de, kanı, bağırsağı, tırnakları, üstüpüye dönen saçları yerlere ikinci bir yer olmuş da serilmiş o bin kişinin ruhunu ezerek... Bir yandan da ‘Daha kötüsü olamaz, daha kötüsü olamaz’ diye dua okur gibi kıpırdıyor dudaklarım.
‘Allah belâmı versin’ dedim kapı arkamdan kapanınca. Bin ruhun, bin çift eli tarafından. Göz gözü görmüyor içeride. Yalnız iğreti bir divanın üzerinde küçüldükçe küçülmüş bir şekli seçtim gölgeler arasında. Hemen yanı başındaki pencereden içeriye sızdığına pişman donuk aydınlığın, usulca çizgileri çekmesine bakındım.
“Daha kötüsü olamazmış, Allah belânı versin.” diye bu defa sesli konuşmuşum.
“Efendim?” dedi elini kulağına tutarak. Kemerli burnu, yangından çıkmış gibi tülermiş, beyaz saçları, dişsiz ağzı, biri kataraktlı, cam parçası gibi gözleri… Sanki bir masaldan fırlamış, ancak fırlamanın şiddetiyle hafızasını yitirmiş bir cadıya bakıyordum. Hangi masalda ne gibi kötülükler yapacağını unutmuş, bu irinli yuvada, yoldan geçenlerin ruhunu emiyordu belli ki.
“Kim?” dedim ben de aptallaşmış bir halde. Neye yanıt vermem gerekirken, kimi sorduğumu bilmeden.
“Gitti Hamdi, beni terk etti…” dedi cızır cızır bir sesle. Ben Hamdi’ye gıpta eder bir halde,
“Kim?” diye yinelemişim.
“Hamdi, Hamdi… Burada bana yoldaş olan çocuk. Gitti sigara almaya, sonra gidiş o gidiş.”
Aralıksız anlatmaya devam etti. Uzun zaman olmuştu belli ki konuşmayalı, kulağı olan, bakışlarıyla dinlediğini, anladığını belli eden biriyle. Elimde ipli bavulum, karşısında dikilip dururken, nefes almadan, nefes alır gibi konuşuyordu. Pas tutmuş bir mahzen kapağı açılıp açılıp duruyordu, içinden karanlık kanatlı, sivri pençeli birtakım yaratıklar çıkıyordu kelimelere, ünlemlere binip. Bense şaşıyordum bu mahlûkatın üzerine bindiği kelimelerin anlamlarına, insancıllıklarına.
“Yalnızlık,” diyordu, “üşümek, korkmak, üzülmek, özlemek…”
Söyledikleri, kirin, pisliğin, kapkalın, nefes alan bir doku gibi kapladığı duvarlardan yankılanıp, türlü haşerenin bulanık, koyu kıvamlı bir akışkan gibi kıpırdandığı yerlere düşüyor, onların arasına karışıyor, yeni haşerelere dönüşüyordu. Ayaklarımın birini kaldırıp, mecburen birini indirirken, kıpırdanıştan kopup gelecek, bileğime, oradan da bacağıma tırmanacak kıvıl kıvıl bir şeylerden ödüm koparak bavulumun sapına yapışmış kalmıştım. Beni, güneşin, temiz havanın olduğu bir hayata bağlayan tek somut gerçek oydu da, zifiri yer halısı tersine bir akışla, ayak bileklerimden boynuma kadar bedenimi de kaplayacak, tamamen içine alıp, devcileyin bir haşereye dönüştürecek diye korkuyordum.
Korkuyordum da gene de yerimden kıpırdayamıyordum. Sanki kıpırdamazsam, saplanıp kalırsam, kıpırtısızlığımdan, bu akışma halindeki yer ve duvar da utanır, akışmayı bırakır diye umuyordum.
Az çok anladığım, her gün gelip, bir tepsi yemek getirdiğiydi yan sokaktaki lokantacının. İçerideki kokunun kaynaklarından biri de, azı yenip, çoğu getirildiği plastik kaplarda çürüyen yemek artıklarıydı.
“Kal yanımda,” diyordu, “yemek var, yatak var. Tek derdim, yataktan kalkamamak. Ah, bir zamanlar…”
Koynundan çıkarıp bana uzattığı buruş buruş kâğıt paraları görünce biraz kendime geldim. Sigara alıp gelir miydim?
Bunu ben de kendime sordum. Sahi, alıp gelir miydim, yoksa Hamdi gibi…
Bavulumun sapından söküp parmaklarımı, öne doğru uzattım. Aldım paraları. Ağır hareketlerle, gerisin geri kapıya, oradan da hâlâ dışarıda nefes alabilen insanların olduğu hayata ulaştım. Çok değil, bir saniye ya da ondan daha kısa bir an içinde yüreğimi sorguladım. Sorular, hayatta kalma güdülerimle, vicdanım arasında gitti, geldi.
Bakkal, köşeyi dönünce soldaydı. İstediği gibi beş paket sigara aldım. Fazla vermişti parayı, bir şişe de konyak, üstüyle. Belki sarhoş olursam…
Geri geldiğimde, lokantacı tepsiyi boşaltıp kaçmıştı çoktan. Arkamı bir anlığına döndüğümde, hatta gözümü kapatıp açtığında, bu evde oluşan değişimlere şaşırmamayı öğrenecektim. Bazen sızıp kaldığım gecelerin sonuna doğru, dış kapının örtüldüğü anı yakalar, hemen başımı yaşlı kadına çevirirdim. Kıpırtısızca pencereden vuran sokak lambasının ışığına bakardı, sanki onu soğururdu. Ben uykunun o mutlu cahilliğinde korunurken, bu evde neler olup biterdi, bilemezdim. Bazen de zift kıvamındaki yerin, duvarların az önce yeni bir yaratık kustuğunu ya da onu az önce yuttuğunu fark ederdim. Sıranın bana ne zaman geleceğini, benim ne zaman yutulacağımı merak ederken ya da yutulup kusulacağımı kabullenmiş olarak beklerken, kadın anlatırdı.
Çok gençtim daha, memelerim bile tomurcuklanmamıştı… Kocam yaşlıydı, dedem olacak yaşta… Kötülüğünü görmedim ya, iyiliği de olmadı… Zengindik, elbiseler, mücevherler, arabalar, uşaklar… Sevmeyi beceremezdi, kızı gibi okşardı anca… Yaşlıydı, çok yaşlı… Oteller, yatlar, resepsiyonlar, balolar… Yaşlıydı, çok…
Kocasının yaşlı oluşunu vurguladıkça, kendi yaşlılığından mı uzaklaşıyordu? Anlattıklarıyla, içine hapsolduğumuz bu tersine kozanın bağını kuramadım. Buraya sigara taşımaktan öte işlevi olmayan bir zavallı olarak hayatımı sürdüreceğime inanmıştım artık. Zamanla bu pislik bulamacına da alışacaktım üstelik, ben de bulamacın parçası olacak ve onu sevecektim kim bilir?
“Ahmet… Recai… Fazıl… Timur… Metin… Salih…”
Uykumun arasında, bu isimleri üzerime salan cızırtılı sese çevirdim başımı. Adımı unutuyordu hep, bildiği tek şey varlığımdı.
“Efendim?” diyordum bir yandan da duyduğum ‘cik cik’ seslerinin kuşlara değil de sıçanlara ait olduğunu artık bilerek.
“Uyudun mu?”
“Hayır.” diye yalan söylüyordum.
“Gelsene yanıma…” diyordu utangaçça. Gidiyordum.
“Ayaklarımı sevsene.” diyordu bu defa utanmadan. Bin kişilik ölüm kokuyordu ama sevilme ihtiyacı vicdanımı sızlatıyordu. Kayışa kesmiş yorganı kaldırıp ayaklarına dokunuyordum. Kirli sarı ışığın altında, hazla uzuyordu yüzü, kısalıyordu, siliniyordu…
“Daha yukarı…” diyordu. Yukarı dokunuyordum, sonra daha yukarı, sonra… Elim hışırtılı beze denk gelince kafama dank etti. Usulca kapanan kapıyı, ben sigara almaya gidip döndüğümde hissettiğim değişiklikleri, kapının girişinde gördüğüm çocuk bezi torbalarını… Lokantacının karısı olmalıydı onları biriktiren.
“Yeter!” dedi birden, anladığımı anlayıp da.
Yattığım yere geri döndüm. Gözümden sızlayan bir ıslaklık. Neye ağlıyordum, bu zavallı kadına mı, yoksa onun kadar zavallılaşmama mı? Bilemedim.
Bir gün, bakkalın önünden geçen tanıdık yüzü gördüğümde hâlâ bu soruyu yanıtlayamamıştım. İzmir’den çocukluk, gençlik arkadaşım Ünal’dı. Hangi semtte oturduğunu, telefonunu bilmediğim için arayamadığım, yanına gidemediğim Ünal.
Kafamın içinde, iki kutup arasında gidip geldim. Birinde yüzüme sevinçle gülen arkadaşımın peşine takılıp evine gitmek, kendimi banyosuna atmak, üstümü başımı termosifonda yakıp, derimi kazırcasına keselemek, sabunlamak, şakır şakır suyla korkularımdan arınmak…
Diğerinde, sigaraları sahibine götürmek, pıhtılaşarak, o kozanın bir parçası olmak…
Günün birinde ölecekti, çok yaşlıydı. Nasılsa günleri sayılıydı. Sevgiye ve sigaraya muhtaçtı. İki lokmayla, altına bağlanan bezle, nereye kadar insan olabilirdi ki?
Hem yaşlıydı, çok. Yazmaya kalksam yaşını…
Şubat 2012
Ayşen Aydoğan
Henüz hiç yorum yapılmamış.
