Ayşen Aydoğan @Aysen_Aydogan_2621

Dip

                                            DİP 

                                   (ya da Harçlık)


Eğer ipi görmeseydim her şeyi unutmak daha kolay olacaktı. Kadının buruş kırış, çarpık eliyle kaldırdığı kilimin altına bakmış bulundum oysa. Boyna geçirilmeye hazır bir ilmek halinde, başımı hızla kaldırsam tepemi deliverecek kancaya takılmayı bekliyordu sabırla. Belki kapının çalındığı an, belki de pislik içindeki basamaklara tırmanan adımların yankısıyla geçecekti kadının cılız boynuna. 


Ömrü hayatında ilk defa kendisi için bir şey yapmış olacaktı yaşlı cadı ve kapıda dikilen yorgun ayakları bir süre daha bekletecekti.


“Gazteci, evime gel” demişti sigaranın ve biriktirdiği yılların bozduğu sesiyle. Anlatacak bir hikâyesi vardı belli ki. Merak bu, belki de mesleki deformasyon. Fotoğraf makinemi kapıp peşine düştüm ertesi gün. 


Her sabah bakkala gelip bir çuval dolusu bira şişesini, dolusuyla takas ediyordu farkını ödeyerek. Sevgisiz gözlerinin beni seçtiği dördüncü gün, yüzünün maskeleşmiş çatıklığını bozmadan sormuştu:


 “Kim bu?” 


Bakkalın sahibi arkadaşım “Gazeteci, Elif Anne” diye yanıtladı onu. Elif Anne, adına inat bir hoyratlığı koyultmuştu hantal bedeni ve yüzünün çirkinliğinde. İnsanın yaşama sevincini yok etmeye yemin etmiş bir hali vardı. Beyoğlu’nun en izbe köşelerinde karelemeye alışkın olduğum yaşam kırıklarına, onun hikâyesinde de rastlayacağıma inanarak, her çirkinliğin altında bir umut bulmaya hevesli, yüklendim çuvalını peşi sıra.


Kat ettiğimiz sokaklar daralıp, derme çatma evlerin pencerelerinden bakan yüzler karardıkça beslediğim umut sönüyordu. Hiç mi sokakta oynayan çocuk olmazdı? Balkonlara gerili iplerde uçuşmaz mıydı sabun kokusu? Kapı aralıklarından pişen yemeğin buharı, cızırtılı bir radyodan türküler süzülmez miydi? Alabildiğine bir lağım kokusu, arsız bir yoksulluk bu kadar mı çarpardı tokat gibi yüzünüze?


Köşeyi dönünce bizi yutan çıkmazdaydı çalacağımız kapı. Omzuma vurduğum çuval değil de, daha eve girmeden üzerime hücum eden çarpık bir şeyleri duyumsamaktı adımlarımı ağırlaştıran. Güneşin girmediği bir indi burası ve karşıma çıkan iki insan müsveddesi çoktan vermişti boyumun ölçüsünü.


Hikaye mi istiyordun? Al sana hikaye!


Kemik üzerine deri, kirli bir atlet ve donla duran adam, devanası kılıklı bir kadının yanında dikiliyordu. Adamın parasının kendini karşılamadığını, sıranın Elif Anne’de olduğunu anlatan kopuk kelimeler döküldü devanasının bıyıklı dudaklarından. Daha çuvalı sırtımdan indirip de neler döndüğünü anlayamadan, adamla bizim yaşlı cadı köşedeki kirli perdenin ardına çekiliverdiler. 


Bu kadarı bana çok fazlaydı. Oraya gelmemiş olmayı diledim, yürüdüğümüz sokakların varlığını bilmemeyi, sesleri duymamayı… Dileklerimin hiçbiri kabul olmadı.


Kusmak iyi gelir derler. Kustum. Adam giyinip de inerken çöktüğüm basamaklardan, omzumun üzerinden uzatılan soğuk bira şişesine tutundum. Kafama diktiğimde gördüm asker fotoğrafını. Yaldızlı, oymalı bir çerçevedeydi komando üniformalı çocuk. Kaşları, Elif Anne’ninkinin koyusuydu. Aynı dudaklar, aynı köşeli çene… 


Tüylerim diken diken oldu: Askerdeki evlada harçlık gerekirdi.      


                                                                                                     Ayşen Aydoğan


                                             












12

Henüz hiç yorum yapılmamış.

Yorum yazmak için giriş yapmanız gerekli