ÇİLLİ
En çok dudağının kenarlarında birikmiş olan çizgiler, sigarayı içine çekerken büzdüğünde ağzını, derinleşirdi. Gözlerinin içine yerleşmiş yaralı bir bakış, ta on altı yaşından beri... Zaman zaman sevinçleri, mutluluğa yakın ama tam değil, iyi bir takım duyguları da yansıtmıştır muhakkak. Onlar yanıp sönüp, gelip geçtikçe, yaralı olma hali, daha bir tutunmuş, hatta tırnaklarını geçirmiş de, bir türlü yerini dinginliğe, doygunluğa ya da huzura terk etmemişti.
Hele anılarını anlatırken, geçmişe yaptığı sık ziyaretlerde, cümleleri uzadıkça, eski sıkıntılarında oyalandıkça, yaranın rengi koyulaşır, kabuklarını atıp atıp yeniden, yeniden kanardı sanki.
Sesindeki Trakya tınıları, oralardan bir türküyü az sonra mırıldanacakmış hissi uyandırırdı insanda.
Şimdi karşımda, küçük örgü cüzdanı, kösele sigaralığı, minik çakmağıyla mermer masanın öte yanında. İzmaritinin ucundaki küçük kızıl ışık, ciğerlerine yolculanan dumanın geri çıkışıyla söndü. Beni rahatsız etmeyen tek sigara dumanı ona aitti nedense. Odunsu dumanından çok eskilere uzanan bir gölge süzülür, gaz lambasıyla aydınlanan bir köy odasında dolanıp, uykulu çocuk gözlerimi yakar belki de ondan. Tablada söndürürken sigarasını, çaycıya parmaklarının ikisini gösterip çay karıştırma hareketi yaptı.
Denizin sesini dinleyen bu çay bahçesinde, her akşamüstü oturur, laflar olmuştuk.
Ellerimi masada üst üste koyup, iştahla bekledim. Anlattığı, anlatıyor olduğu, anlatacağı her şey böyle iç acıtıcı, böyle isyan uyandırıcı olmasa, sevinçle en sevdiği çizgi filmi bekleyen bir çocuk gibi çırpardım onları.
Geçmişe yaptığı her yolculukta ona eşlik ederken, şimdi aklarını kapatmak için açık kumrala boyadığı saçlarına altın bir güneş oturur, çizgileri yok olup yüzüne bebeksi bir ifade yerleşir, tarçın döküntüsü çilleri belirginleşir ve bakışlarındaki yaralar kenarından kavkılarak, kan sızdırmaya başlardı. Tıpkı onu dinleyen yüreğime olanlar gibi inceden inceden kanamaya başlardı.
Çizgili bir tişört giydirirdim ona usumda, altına da geniş paçalı, koyusundan lacivert bir kot. Saçları ensesinde var yok, ışıltısı hoplatır oğlanların yüreğini. Deniz kenarındaki otelin yoluna kondururdum onu. Ara sıra arkasına bakıp, tanıdıkları kollardı gizliden, suçla sevinç arası çalkantısında. Rüstem’le, evlerinin ıssız saatlerinde buluşmaya giderken, Ali Baba’nın ortanca gelini olma düşü de var mıydı acaba çocukkadın aklında diye de merak ederim. Fısıldamış olmalıydı bir çokbilmiş mutlaka bu fikri kulağına. ‘Koca otel onların, her oğluna bir köşesini pay etse, toruna torbaya yeter taşar’ demiştir.
Güneş şımarığı salonun, başköşesindeki tokmaklı duvar saatine bakar bakar sorardı, ağabeylerinin işten dönmeleri yakın mı diye. Rüstem her defasında yalan söylerdi ona. Daha çok yanında kalsın, onun tarçın, papatya, deniz, güneş kokularını içine daha çok çeksin, doysun isterdi, doyamazdı.
Rüstem’le akran ağabeyinin, bir gün onları basıverişini, yüklükteki yorganların arasına acemice gizlense de açıkta kalan topuğundan çekip alışını, sonrası bir koşu karakola gidilişini, kapıdan geçen babaya görünmemek için arka pencereden ölümüne atlayıp beline kadar kirece battığı korku anlarını sıralayıverdi. Rüstem’in hapisten sıyırması için alelacele kıyılan nikâhı, ardından baba evine, kurtulunmak istenen bir kedi gibi bırakılışını…
Sonra bileğinden tutulup yine Ali Baba’nın evine, bu defa kendi babası tarafından götürülüşünü… O evde, yayları çıkmış, daracık kanepede yatışını, aç kalışını, tek külodunu geceden yıkayıp, sabaha kuruması için gizli köşelere asışını… Üstü başıyla yatışını. Rüstem’in karakol sonrası, hatta daha oraya gidilirken, ürkek bir yabancıya dönüşmesini…
Bazen sözünü keser ‘Yeter be Aytül Abla’ derim. O anlattıkça içime içime sızardı acı, apacı bir tat.
Gel zaman git zaman, artık evin gelini olarak algılanmaya başlandığı günlere geldi söz nihayet:
“Bir kahve yap da içek vre Çilli, derdi kayınpeder sağlığında.”
Yemekten sonra incecik cam kadehten, usul usul eksilttiği anason kokulu beyazlığın üzerine, akşam serinliğinin denizin laciverdine serilip, balkonlarına sokulmaya başladığı saatlerde.
Onu az çok hayalimde canlandırabiliyorum. Sahile yüzünü dönmüş, kabarık beyaz saçlarıyla, içleri gülen, hiç yaşlanmayacakmış gibi gülen gözlerinin kenarlarındaki binlerce çizgiyle. Hanımının, pasaklı kadınların kocalarını Fındık Emine’ye kaptırdığını duyduğundan beri ödü patlayarak, ölümüne titizlenerek ütülediği beyaz gömleğinin ilk birkaç düğmesini açmıştır belki de. Boy boy oğulları, farklı baharatları çağrıştıran gelinleri ve yüzü pek gülmeyen hanımıyla kasabanın Ali Baba’sıdır. Kahkahasını, sohbetini esirgemeyen, hanımını elinde namaz tespihiyle her gördüğünde, belinden kılıç çeker gibi davranıp ‘Biz Ali Paşa müslümanıyız!’ diye takılmayı ihmal etmeyen…
Evin en genç gelini, tarçın renkli saçları, çilleri ve ela gözleriyle Aytül, eline çabuk davranır kahveye. Köpüğüyle, şekerinin, telvesinin ayarıyla Ali Baba’nın damağını okşayan kahveyi o pişirir.
Rüstem Reji’ye yerleştirilmiştir. Kuyruk kısmıştır artık. ‘Çilli’ için de sabahları kayınvalide eziyeti, akşamları da kayınvalidesinin dolduruşa getirdiği Rüstem’in dayakları başlamıştır.
“Vur, tamam ama bari neden vurduğunu söyle vre!” diye yalvarır.
Kayınvalide, her fırsatta adını anar, taze evliyken Ali Baba’nın ona attığı ilk tokadın ardından, makası kapıp adamın koluna saplayışını.
“Bir daha da cesaret edemedi el kaldırmaya” der küçümseyerek gelinlerini yan gözle. Ama akşamları iş dönüşü evlerine gitmeden, ona uğrayan oğullarını, Allah’ın emri duygusuyla doldurmayı ihmal etmez.
“Neden katlandın be Aytül Abla?” derim, her dayak anısından sonra.
Altın güneşli, tarçın kız kayboluverir, çizgiler geri döner, sigarasının dumanının ardına sessizce süzülür acı kalını bir yüz.
“Cahildik vre” der. “Şimdi öyle mi ya? Geçen gün kahvaltı sofrasını başımıza geçirmeye kalktı da bir dikeliverdim önüne! Yamulup gitmiş belinden tutup da itekledim divana. ‘Eski Çilli mi sandın sen beni’ dedim. Gık diyemedi. Hatta ellerini şöyle kafasının önüne siper etmeye davrandı, korktu da. Acıdım vre…”
20 Ocak 2012
Ayşen Aydoğan
Henüz hiç yorum yapılmamış.
