ÇÖPLÜKTEKİ KEDİLER
Önce anlamadı. Baktı boş boş. Güneşin, karıştırdığı çöplerin, yoksulluğun kararttığı yüzünde sıkılgan bir gölge dolaştı.
“Nasıl yani yenge?”
“Basbayağı. Seninle birlikte dolaşacağız, gittiğin her yeri, her çöplüğü…”
Anladı. Ancak içine sinmedi. Şimdi bu kadın… İki kollu el arabasını doğrultmaya uğraşırken bir de bu yokuşta… Yanında, nasıl…
Kadın onu rahatlatmak istercesine, bıçkın bir edayla sigara paketini çıkardı. Önce ona uzattı, çakmağın alevini de paylaşıp ilk derin nefesi çekti.
“Rahat ol, ben hanımgüllü değilim öyle…”
“Yani…”
“Anlat şimdi, hem yürüyelim…”
Çatısız, balkonsuz, neredeyse penceresiz dört duvarından çıkardı her kahrolası gün ağmadan. Yara kabuğu kokardı dünyası. Pas, ıslak koli, bozuk peynir, bozuk kıyma, bozuk yağ… Kokardı. Taşıdığı araba, içine abandığı her çöp bidonu, üstü başı, akşam karanlığında döndüğü evi…
Köpeklerin dişli, salyalı hırıldamaları... Bir tekmeye baksa da, eğilip taş alıyormuş gibi yapmaya ya da. Kuyruklarını kıstırıp ama uzaktan uzaktan havlamaları...
Belediyenin çöp kamyonlarından önce, çöpleri elden geçirme telaşı.
Gün olur, koca bir hayat bulursun, atılmış. Kullanılmayan artık ya da kullananı olmayan, belki de evden gitmiş, kovulmuş, terk etmiş ya da edilmiş, ölmüş ya da… Dikiş makineleri, tamir aletleri, sobalar, kasetçalarlar, videolar, televizyonlar, giysiler bir de…
Gün olur iğne bulamazsın. Çürümüş, bozulmuş, sulanmış, bulanmış, ezilmiş, büzülmüş, cücüklenmiş, küflenmiş, mayalanmış, tortulanmış, asitleşmiş, sararmış, ağarmış, kararmış, göğermiş…
“Nereye kadardır gitmek?”
Bu başı ucu belirsiz soruyu kendince yanıtlıyor:
“Evden çıkarım, bizim oranın çöpünden çorba çıkmaz. Vururum dümdüz. Git babam git… Taa Eskiizmir’e, Bozyaka’ya... Hele sitelerin çöplüğü… Bazen oralarda bile…”
‘Karataş’a kadar ha?’ diye düşünüyor kadın. Adam hakkında yazacağı öykü şekillenmeye başladı çoktan.
Adam, dik yokuşta baş aşağı salıyor arabayı. Kendi de alt demirine tek ayağıyla binip harıltılı bir kayışla köşedeki çöp bidonlarına ulaşıyor. Kadın da koşar adım peşinden.
Kâğıt toplayıcısı, o yokmuş gibi günlük telaşına düşüyor. İlk bidondan bir kedi fırlıyor. Deli bir koşturmayla ama çok uzaklaşmayıp direğin arkasına siniyor, tüyleri perişan. Kendi nevalesine ortak çıkan bu iki ayaklıyı sağlam kalan tek gözüyle süzüyor. Adam, beline kadar kayboluyor çöpün içinde. Sonra birkaç koliyle, cam şişe ve konserve kutusuyla geri çıkıyor. Arabasının bölmelerine ayırıyor onları. Bölme dedikse, büyücek çuvalın iğreti cepleri…
“Aaa! Bak, eski bir radyo!” diyor kadın, elinde minicik, ışıltısı sönmüş bir kütleyle dikiliyor öbür bidonun başında. Adam şaşırıyor. Radyoya değil de, kadının hallerine.
Yanı başlarında bir patırtı kopuyor. Koca bir koli dolusu kitap! Onu yere çalan donuk bakışlı genç, şaşkınca bir kadına bir de kâğıt toplayıcısına bakıp konuşuyor:
“Hah! Gel istersen, evde bundan daha çok var.”
Adam, hevesle gencin peşinden apartmana yönelmişken kadına ve arabasına art arda bakıyor. ‘Ben buradayım’ diyor kadın bir baş sallamayla. Onlar gidince, merakla koliye eğiliyor. En üstte kapaksız, öbür yarısını yitirmiş bir roman, italik harflerle, Fransızca. Bir altta, kadının aylarca sahafları arşınlayıp bulamadığı o kitap! Yüreği gümbürdeyerek, acı bir gülüşle, biraz git-gelli nefeslerle çöküyor kolinin başına. Bir bir çıkarıyor kitapları. Çöp atmaya inen, onun bu yarı deli hallerine uzaktan uzaktan, geniş kavislerle, temkinli birkaç kişiyi umursamıyor. Ara ara küçük sevinç çığlıkları atarak, bazen acıyarak, gözleri dolarak… Hak etmediği muamelelere maruz kalmış, eski dostları kucaklarcasına…
Bir patırtı daha kopuyor bir adım ötesinde. Az önceki genç, tepeden tepeden söyleniyor:
“Bir koca oda, bunlarla dolu. Ben ölene kadar dokundurmam, demişti. Dinletemedik. Doktor, tozdan uzak dursun demişti oysa. Tüm bunlar…” diyor koliye küçük bir tekme atıp. Susuyor. Sırtını dönüp uzaklaşıyor.
Koliler çoğaldıkça, kadının telaşı tırmanıyor. Ne yapmalı, nasıl kurtarmalı? Bir uçak enkazının etrafına saçılmış yaralılara, hepsine aynı anda yetişme çırpınışlarında şimdi.
Derken başka harıltılı tekerlek sesleri... Yokuştan dönen, tekinsiz bakışlı iki genç kâğıt toplayıcısı.
Hem adamın arabasına, hem de kendi biricik ganimetine kanat geriyor. Bir yandan ışık hızında düşünceler…
Parası neyse öder adama. Bir de şunlar çıktı, nereden de geldiler kokusunu almış gibi? Arayıp bir araba getirtebilir. Cep telefonu, evet, evet…
Direğin arkasındaki kediyle kısa bir bakışma yaşıyor. Elini arka cebine atıp çıkarıyor telefonu. Çenesini yeni gelenlere kaldırarak meydan okuyor bir de. Ötekiler bir adım geriliyor.
Kucaklarında son kolilerle gelen adamla genci de görünce yokuşa salıyorlar kendilerini.
“Bunlar şimdi toplanır gelir, çabuk olmalı.”
Kadın onu dinlemeden telefon konuşmasını bitiriyor. Sonra yalvaran bakışlarla, bir elini dostça adamın omzuna atarak…
“Lütfen, burada bir dünya var…”
Adam önce ‘Bu kadının başıma dert olacağı belliydi zaten.’ anlamında, ardından da anlayışla bir ona, bir de kolilere bakıyor:
“Bazen olur.” diyor.
Aralık 2011
Ayşen Aydoğan
Henüz hiç yorum yapılmamış.
