Avrupa Avrupa Duy Sesimizi
Avrupa Avrupa Duy Sesimizi sesleri 90’lı yıllarda ben çocukken özellikle milli maçlar esnasında pek sık duyduğum bir tezahürattı. Çocukken, bu lafın manasına kafa yormazdım. Ne zaman Osmanlı ve Türkiye tarihine dair bir şeyler okumaya başladım o zaman bu Avrupa’ya ses duyurma motivasyonun perde arkasına dair kafamda bir şeyler oluştu.
Tıpkı Rusya gibi bizler de zamanın ve hayatın olağan akışı içerisinde zenginlik, teknoloji ve yaşam standartı gibi konularda komşu coğrafyamız olan Avrupa’nın epey gerisinde kaldık. Avrupa’lı ülkeler ile açılan mesafenin hezeyanlarını yüzlerce yıldır yaşıyoruz. Bu hıncı ancak o da nadiren futbol veya basketbol gibi spor müsabakalarında alınan sözde zaferler üzerinden tatmin ediyoruz. Oysa Avrupa ve bizim aramızda var olan köklü geçmişe bakıldığında bir spor karşılaşmasının neticesinden daha karmaşık olan durumlar mevcuttur. Bu ilişkide, hem Türkiye hem Avrupa için bazı hoş olmayan gerçek durumlar söz konusudur. Bu düşünceleri aklıma getiren de Belçika’dan gelen fotoğraflar oldu. Bu fotoğraflara bakarken, Türkiye ve Avrupa İlişkilerini düşünmeye başladım.
Adı ister Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu olsun ister Avrupa Birliği olsun, Türkiye’nin Avrupa’lı ülkelerden oluşan bir kulübe girme serüveni neredeyse yüzyıllık maziye sahiptir. İşin içine Osmanlı’yı katarsak kronolojiyi bir iki yüz sene daha geçmişe çekmek gerekir. Bu serüvenin bu kadar uzun sürmesinin nedenleri farklı ideolojik çerçevelerden bakıldığında değişiklik arz eder ki insanın doğası gereği bu farklılık son derece normaldir. Öte yandan, şurası da kesindir ki, Avrupa’lı ülkeler ile Türkiye’nin farklı olduğu meselesi, bütün ideolojilerin üzerinde birleşebileceği ortak noktadır.
Kapısından bir türlü giremediğimiz ve kesinlikle farklı olduğumuzu bildiğimiz bu Avrupa nedir? Özellikle son yıllarda Türkiye’de her kesimin aleyhtarı olduğu Avrupa Birliği fikrinin başkenti olan Brüksel kenti incelendiğinde belki bu soruyla ilgili kafamızda net olmasa da bir cevap oluşturabiliriz.
Brüksel, bütün binaların dar ve birbirleriyle dip dibe olduğu kutu gibi bir şehir hissi veriyor. Gündüzleri turistlerin cirit attığı sokaklarda, geceleri evsizlerin yattığını görünce Avrupa ve insan hakları gibi kelimelerin yapaylığına karşın hayatın acı gerçeklerine bir kez daha şahit oluyoruz ve Arthur Schopenhauer’ın hayata dair fikirlerini anıyoruz.
Gündüz olduğunda kafelerde renkli tipler, ellerinde waffle ile o dar ve nizami sokaklarda gece karanlığında görünen acıların etkisini silerek yeniden Avrupa’yı var ediyorlar. Brüksel, estetik ve düzenli mimarisinin yanı sıra çok renkli karakterlerin varlığı ile kazınıyor beynimize.
Bu yazıda, Brüksel dışında Antwerp ve Brügge şehirlerinden de fotoğraflar mevcut. Antwerp daha çok sanayi imgeleri ile bütünleşmiş, toplu konut mimarisinin egemen olduğu bir şehir imajı çiziyor. Brügge ise in Bruges filminin kendisi gibi sempatik ve filmde görüldüğü kadar güzel bir kent. Belçika’ya ait bu fotoğraflara baktığımda benim aklımdaki Avrupa imgesi ile örtüşen görüntüler görüyorum. Gerçek olamayacak kadar nizami binalar ve modern şehir görüntüsü içerisinde yüzyıllık tarihi kaleler ve kiliseler eşliğinde oluşturulmuş bir orkestra.
Türkiye’de mevcut olan şehir mimarisi ile Belçika sokaklarına hâkim olan mimari özelliklerin farklılığı iki ülke arasındaki siyasi ekonomik ve beşeri farklılıkların yansımanı gibi. Öte yandan gece olunca kaldırımlarda beliren göçmenler, evsizler ise Belçika’nın yüzyıllar boyunca oluşmuş olan düzenli ve nezih şehir mimarisinin makyajlayamacağı acı gerçekler olarak beliriyor. Bu açıdan bakıldığında acı ve hayatın gerçekleri değişen coğrafyaya, değişen mimariye, değişen şehir hayatına rağmen her yerde aynı şiddetiyle hissedilebiliyor.
Göze hoş gelen mimarinin altında yatan yüzlerce yıllık kültürel mirasa saygı duymakla beraber Belçika denilince benim aklıma ilk olarak hala Kongo kelimesi geliyor. Salt Belçika’ya özel değil bu durum elbette, Avrupa’nın geneline bir sömürü eleştirisi yapmamız oldukça makul bir eleştiri olacaktır. Sömürünün ezenin ve ezilenin insanlık tarihi kadar eski ve de günlük insan ilişkilerini de kapsadığını düşününce yine yazının başındaki gibi Arthur Schopenhauer’ın hayat hakkında görüşlerine geliyoruz ve son söz Jean Paul Sartre’dan geliyor; ‘’ Cehennem başkalarıdır.’’
Henüz hiç yorum yapılmamış.
