kafes
“Odets ilahi güzellikte bir kadınla evliydi, Luise Rainer.” Dedim eskileri hatırlayarak. Odada Luise Rainer adını duyan herkes bir anda bana baktı. Aradan yıllar geçmesine rağmen bu ad kadın ya da erkek fark etmeksizin hala herkesin ilgisini çekiyordu. Kadınlar hasetle karışık hayranlıkla, erkekler ise şehvetli hayallerinin başkahramanı olarak hatırlıyorlardı onu.
“Ne kadındı ama? Bir ortama girdi mi kimsenin gözü ondan başkasını görmezdi.” Dedi Tom arzuyla içini çekerek.
Tom haklıydı. Herkes ona bayılırdı. Girdiği her ortamda bütün ilgiyi üstüne toplardı. Onun bulunduğu ortamdaki kadınlar yenilgiyi, göz ardı edilmeyi baştan kabul ederlerdi. Kısa siyah saçları, bembeyaz bir teni ve görende üstüne minik öpücükler kondurma isteği uyandıran çıkık köprücükkemikleri vardı.
“Ya odets? Nasıl da aşıktı ona…” dedi köşede oturan ve bütün gece neredeyse hiç konuşmamış olan Mary.
Mary’nin hemen yanında oturan John yerinde huzursuzca kıpırdandı. Bu konular ona göre değildi. Çünkü hayattaki her türlü bağlılık onu rahatsız ederdi. Bir kişiye bir eşyaya ya da bir ideolojiye bağlanmak düşüncesi bile küçük panik ataklar geçirmesine sebebiyet verebilirdi. Yeri geldiğinde genellikle “şu hayatta insanı güçsüzleştiren bir şey varsa o da bir şeye bağlanmaktır. Bağlanmak acizlerin işidir.” Yorumunda bulunur arkasından da sigarasından bir fırt çekerdi. Bu sefer düşüncelerini kendisine saklamayı seçmişe benziyordu. Hiçbir yorumda bulunmadı fakat sigarasından bir fırt almayı da ihmal etmedi.
Odadakilerin tekrar Luise Rainer ve odets hakkında yorumlar yapmaya başlamasıyla düşüncelerim John’dan uzaklaşıp tekrar Luise Rainer’a kaydı. İnsanlar onu hep kıpır kıpır halleriyle, güzel gülümsemesiyle hatırlarlardı. Fakat onunla beraber geçirdiğim kısa vakitler bana o bitmez gibi gözüken neşesinin aslında bir maske olduğunu gösterdi. Ona her baktığımda kafese konmuş güzel, renkli, narin kanatları olan bir kuş aklıma gelirdi. Yaptığımız kısa sohbetlerden birinde kendi hakkında söyledikleri onun hakkındaki düşüncelerimin ne kadar doğru olduğunu anlamama sebep olmuştu.
“ Ben. “ demişti “bazen kendimi kafese konmuş bir kuş gibi hissediyorum. Herkesin güzelliğinden büyülendiği, bir numara yapsın diye ilgiyle izlediği bir kuş. Dayanıksız bir kafesteyim. Kanatlarımı açıp sertçe çırpsam belki kırılacak kadar dayanaksız bir kafes. Fakat ne var ki kanatlarım da en az kafes kadar dayanaksız. Kanatlarımı sertçe çırparsam ya kafes kırılacak ya da kanatlarım. Çok sıkıldım bu kafesten fakat kafesi kırmayı denemeye cesaretim de yok. “ deyip uzaklara dalmıştı.
Luise’i hayata tek bağlayan, hayattan az da olsa zevk almasını sağlayan tek şey Odets’ti. Zaten Odets’in ölümünden sonra tamamen kendini kaybetmişti. Yattığı hastanede onu en son ziyaret ettiğimde gördüğüm manzara içler acısıydı. Kafesten kaçamamıştı. Hatta kafes tam anlamıyla üstüne çökmüştü. Güzelliğini, aklını ve zaten az olan yaşama sevincini tümden kaybetmişti.
Bir anda bir şangırtı koptu ve düşüncelerimden sıyrılıp şangırtının koptuğu yere baktım. Beni bu düşüncelerden uyandırdığı için bu şangırtıyı çıkaran ve bardağı kırdığı için mahcup gözlerle bana bakan Mary’ye şükran dolu bakışlarla baktım.
7
Henüz hiç yorum yapılmamış.
