Köy anıları
Köye geldiğim ilk günlerde içimde bir sıkkınlık vardı. Değişen koşullar yeni problemler getiriyor, İstanbul'daki konfor alanımdan çıkmak beni geriyordu. Kendime en çok sorduğum soru "ne yapacağım"dı. Ne yapacaktım, ne yapmaya değerdi? Yozgat'ın bir köyündeydim, hiçliğin ortası. Neden yaşadığını hiç düşünmeden yaşayan insanlar var etrafta. Her yerde şekilsiz ve sevimsiz yapılar, betondan yığıntılar, ekilmiş tarlalar var. Burada neden yaşar ki insan diye düşünmeden edemiyordum.
Şu an köye gelişimin 5. günümdeyim. Alıştım açıkçası. Artık yapacak şeyler bulabiliyorum. Okuyacak bir sürü kitap var. Öten ve şarkı söyleyen kuşların türlerini bulmaya çalışıyorum. Tabii internet de bağlattık. Yoksa baya sıkıntı olurdu. Gerçi olmasa da bir yol bulur ve alışırdım duruma. İnsan yaşamak için alışmaya ihtiyaç duyuyor demek ki. Buraya geldiğim ilk günlerdeki anlamsızlık ortadan kayboldu. Ne yapacağımı bilememek ve anı yaşayamadığımı düşünmek bende gerginlik ve endişeye sebep oluyordu. Çok iğrenç hissediyordum. Andan zevk alamadığım için korkuyordum. Ya içimdeki arzu ve sevinç kaybolur da yalnız kalırsam diye çok korkmuştum. Çırılçıplak kalırdım merakım olmasa. İnsanlığımı kaybetmekten korktum.
Bu korku daima olacak mı? Dünyaya sahipsiz ve anlamsız atıverilmişliğimiz her zaman ensemizde mi olacak? Hayata verdiğimiz her anlam kaybolma tehlikesi mi yaşayacak? Sürekli neden yaşadığımı düşünecek ve kendimi teselli etmek zorunda mı kalacağım. Bazı anlar var evet, gayet mutlu olduğum ve anlamlı olan anlar. O anlar hiç bitmese keşke! Ama hayat sürekli bir akış halinde. Sürekli bir hızlanıyor, bir derinleşiyor, bir sığlaşıyor, bir duruluyor. Hiç elinde tutamıyorsun hayatı. Ne zaman işte böyle mutlu olunur desem hayat bir şekilde şüphe duymamı sağlıyor. İşte hayat budur dediğin anda ve bunu her ne kadar inanarak söylesen de yarın olduğunda bu hislerin daha törpülenmiş bir şekilde uyanıyorsun. Bir şeyler hissediyoruz, evet, ama nasıl ve ne zaman gerçekleştiğini bilemiyoruz.
Bu durum bana sürekli yaşamın hiç de kontrolümüzde olmadığını hatırlatıp duruyor. Yaşam sürekli bana özgür irademin olmadığını hatırlatıyor. Ama her seferinde yine de anlamıyorum. Evet, biliyorum, özgür iradem yok, hiçbir şey benim kontrolümde değil. Ama anlamıyorum. Nasıl oluyor bu? Zaten "ben"i anladığım da yok. Ben her ne isem kendimi anlayamıyorum. Hem varım hem de yokum. Hem yokluğumu hissediyorum hem de varlığımı. Hani bir sonu da yok hayatın ölümden başka. Ama içimizde hep bir umut var güzel günlerin geleceğine dair. Şu an yaşıyorsak gelecekten bir umudumuz var demektir. Yaşlanıp ölüme çok az bir zaman kaldığında hala hissedecek miyiz acaba bu umudu. Ölümden sonraya da inanmam, öldükten sonrası yoktur, öleceğiz ya zaten. Ama yine de sanki hep bir şeyler olacakmış gibi hissediyorum. Sürekli bir şeyler olacak. Gelecekte hep bir şeyler olacak. Her anımdan sonrası için olacak bir şeylerin olduğunu umuyorum, hissediyorum. Bir heyecanda uyandırıyor içinde.
Hayat felsefemi "anı yaşa" doğrultusunda inşa etmeye çalışsam da gelecek her zaman bir merak konusu oluyor. Anı yaşayamamaktan korkmamak gerek, gelecek var sonuçta. Hayat akan bir çeşme gibi, elini değdirmediğin her anda akan su boşa gitmez, o zaten akacaktı.(boşa gider de diyebiliriz, demek istediğim olacak olan şey için üzülmemek gerektiğidir.). Akan suyu kullandığında sen kazanırsın. Sen olmadığında da akacak o su. Su budur işte, akar. İnsan da yaşar. Yaşam akar, nasıl istersen öyle yaşa. Ama harbiden nasıl istiyorsan öyle yaşa. Gerçekten de istediğin gibi yaşa. Kimse bana kendi hayatımı nasıl yaşadığıma dair hesap soramaz. Ulan benim hayatım!
Henüz hiç yorum yapılmamış.
