Tenzile Teyze
Yanakları buruş buruş derin çizgili, kamburu kafasının tepesiyle hizaya gelmiş teyzelerin bazıları; hepinizin muhakkak duyduğu veya belki de kullandığı ‘’pamuk nine’’ takma adıyla anılacak derecede şeker; bazıları ise tam tersine bir tek kişinin bile haz edemediği ‘’huysuz kadın’’ diye anılacak derecede sevimsizdir. Ne de olsa, huysuz ‘teyze’ demek bile onlar için fazla şeker kaçar. Tenzile teyze, şüphesiz ikinci gruba dahil olandı. Azıcık tanısanız ya da hatta sadece uzaktan görseniz bile bunu anlarsınız. Ya da sizin yerinize görmüş olanlara soracak olursak, misal mahalle sakinlerine, hepsinin cevabı kocaman bir EVET! Evet, istisnasız herkes ondan hoşnutsuzdu bu mahallede. Yalnızca bu mahallede demeyelim de hayatında kim varsa diyelim. O sokağa çıktı mı bütün mahalleli, bütün diğer derdini tasasını unutur ve yalnızca Tenzile teyzeden dert yanarlardı. Yok ev sahibiydi, faturalardı, alacaklısıydı, kaynanasıydı, kafasını bilgisayardan kaldırmayan çocuğuydu… Hepsini unuturlardı. Fakat bir yandan da Tenzile teyzenin bütün mahalleyi birleştirici bir gücü olduğunu da söyleyebiliriz, yarattığı nefret sayesinde! Onu gördüklerinde hepsinin yüzü buruşur ve bazı olmazsa olmaz kelimeleri kullanırlardı arkasından: deli, huysuz, manyak, dengesiz, çatlak gibi gibi gibi… Bazen bu hakaretler, hikayelerle çeşnilenirdi. Misal geçen hafta dayısını kaybeden bakkalın anlattığına göre bu huysuz Tenzile teyze dükkanı açtığı ilk gün gidip gelip çemkirmiş kendisine. Vay efendim cenaze var diye dükkan açılmaz mıymış, tembellik etmesinmiş, o bahaneleri sevmezmiş, bakkal dediğin her daim görev başında olmalıymış. Tehdit etmekten de geri kalmamış tabi. Sen bu dükkanı bir gün daha açmayıver, ben de sana ikinci günü açtırmam vallahi diye bağırıp öte sokaktaki marketine doğru yola koyulmuş. Evet, doğru duydunuz, öte sokaktaki marketine. Tenzile teyze hayatı boyu bu bakkala alışveriş için girmemiş. E mahalleli de anlam verememiş tabi, bu dükkan açılsa sana ne, açılmasa sana ne deli kadın? Derken cümlenin sonundaki ibare bu münakaşanın anlamsızlığını hatırlatıvermiş onlara. O herkesin işine burnunu sokarmış. Evinin kapısından çıktı mı; merdiveni temizleyen kadına, evin karşısındaki bakkala, camda gördüğü Züleyha’ya, sokakta top oynayan çocuklara, saç kesen berbere, oradaki müşteriye… Önüne kim çıkarsa yani. Berbere o saçı niye öyle kestin, müşteriye niye bu berbere geldin, aşağı caddedekine niye gitmedin, Züleyha’ya pencerede boş duracağına onları sileydin… gibi sonu gelmez sorular sorarmış. Çocukları da rahat bırakmazmış tabi ama çocuklar, yetişkinler gibi değil ki. Laflarını esirgemezlermiş. Deyimi yerindeyse çocukla çocuk olurlarmış. ‘’Pişt! Oğlum! Oynama yolda, oynama. Yeri mi orası top oyununun. Çık kaldırıma!’’ Öteki günü çocuklar onu görünce kaldırıma geçmişler bu sefer de ‘’Pişt! Oğlum! Kaldırımda oyun mu oynanır? Git git! Kapama yolumu!’’ diye sorun çıkarmış. Bütün yakınmalarını olabildiğince yüksek ve rahatsız edici bir tonla yaparmış ve böylece bütün sokağın ona bakıp cık cıklamasına sebep olurmuş. ‘’Huysuz kadın! Bırak çocukları da oynasınlar. Çocukla bile derdi var kadının.’’ Her sinirlendiğinde kaldırıp insanların gözüne gözüne soktuğu bastonunu da herhalde sadece bu amaçla taşırmış yanında.
Herkes onun karakterini, davranışlarının olası sebeplerini, geçmişini, geleceğini sorgularmış muhabbetlerinde. Bu sorgu hiçbir zaman sonuçlanmamış fakat birçok mit doğurmuş. Kimisinin dediğine göre; çok eskiden, Tenzile teyze köyünden uzun boylu yakışıklı bir delikanlıyla aşkını genç yaşta bir evlilikle taçlandırmış. Uzun yıllar çok mesut bir evlilik sürdürmüşler ve iki de çocukları olmuş. Bu mesut evlilik, albay kocasının ondan daha erken yaşlanması ile ne yazık ki sona ermiş. Sonra da Tenzile teyze böyle bozmuş kafayı. Çocukları onu her ne kadar zar zor biçare doktora götürse de bir şey değişmemiş. En sonunda çocuklar da çok yıpranınca biri evlenmeye diye, biri okumaya diye göçmüş gitmiş yanından. Bir daha da ne aramış, ne sormuşlar. Kimisinin dediğine göre Tenzile teyze hiç evlenmemiş. Hayatı boyu yalnızmış çünkü hayatı boyu böyle sorunlu bir insan olarak bilinmiş. Bu yüzden kimse onu yanında istememiş. Hatta annesi bile. Annesi onun içine bir iblis kaçmış olmasından korkarmış. Bu yüzden olsa gerek onu, çocukluktan çıkar çıkmaz kapının önüne koymuş ve ‘’Git bu evden dışarıda ne yaparsan yap, artık sana katlanamam.’’ demiş. Tenzile teyze de pazarlarda kumaşlar bilmem neler sata sata bir şekilde geçinmiş de bu yaşına gelmiş. Kimisinin dediğine göre Tenzile teyze eskiden çok normal bir kadınmış aynı sen ben gibi ama 50 yaşlarında bir trafik kazası geçirmiş ve neredeyse ölümden dönmüş diyebiliriz. İşte o ölüm korkusunu bir kere yaşayınca bundan sonra içindeki yıllarca dizginlemeye çalıştığı canavarı ortaya çıkaracağına dair kendine bir söz vermiş. Bu canavar başka insanlarda da küçüklükten fark edilirmiş. Onlar akşamları uykularında ötekiler tarafından rahatsız edilirlermiş. Tenzile teyzeye bazıları mantıklı, bazen saçma bin bir tane hikaye yazmışlar böyle ama hiçbirinin doğruluğunu kanıtlayan en ufak bir şey yokmuş elde. Tek bildikleri yaklaşık iki yıldır burada yaşayan Tenzile teyzenin ne bir ziyaret edeni ne de bir soranı olmadığıymış.
Tenzile teyze hakkında iki yıldır sürüp giden çok ilginç bir durum daha varmış, herkesin kafasını daha çok karıştıran bir durum. Bir ayağı çukurda diyeceğiniz bu kadın herkesinkinden daha olaylı bir hayata sahipmiş. Sanmayın ki hayatı mahalle sakinlerine rahatsızlık vermek ve markete gidip dönmekten ibaret. Bütün esnaf, konu komşu sıkıcı ev- iş rutinindeki hayatına devam ederken Tenzile teyze ara sıra şehrinin semtlerini, sokaklarını dolaşırmış. Hem de öyle boş boş değil, bir amaç uğruna! Bu amacı nasıl nitelendirmek doğru olur bilmem. Açıklaması zor. Tenzile teyze bu gezilerinde sokakta, bir çeşit tiyatro oyunu sergilermiş insanlara ve konu: aniden rahatsızlanan zavallı yaşlı pamuk nine. Yaptığı bu gezilere önce yakınlardan başlamış, on beş dakikalık mesafedeki kalabalık alt caddeden. Performansı ilk olmasına rağmen gayet başarılıymış. Yavaş yavaş bastonuna yüklenmiş yolunda yürürken bir anda, oy oy oyy diye acıklı bir sesle inlemeye başlamış. Bir omzunu yaslamış yanındaki ağaca. Yanından geçen o kalabalıktan bazıları fark etmemiş, bazıları bakmış, garipsemiş metroya doğru devam etmiş, bazıları da onunla ilgilenmiş. İlk ilgilenen genç bir delikanlıymış. Bir elinde az önce çıkardığı kulaklığı, bir eli Tenzile teyzenin omzunda ona doğru eğilmiş. ‘’Teyzecim, iyi misin? Neyin var?’’ Tenzile teyze, daha da arttırmış sesinin şiddetini, ağlarcasına bir sesle ‘’Yoook! İyi değiliiiim!’’. Etrafında hızla endişeli ve meraklı bir çember oluşmuş. Kalabalıktan orta yaşlarda bir başka biri, ‘’Abi! Bir sandalye versene anneye… bir de su sana zahmet.’’ Kimisi onun başına bir dayanak olmuş, kimisi bileğinden nabzını kontrol etmiş, kimisi ateşine bakmış, kimisi de çenesinden okşayıp ona şefkat göstermiş. Tenzile teyze bu kalabalıktan şikayetçi olmak bir yana, kalabalık arttıkça onun keyfi artıyormuş içten içe. Arada kalabalıktan ayrılan insanları görünce içten içe öfkelenip inlemelerini şiddetlendirirmiş. Bir türlü düzelmek bilmemiş. Ambulans çağırılmış ama o da bir türlü gelememiş. Arada bir ‘’Teyzecim daha iyisindir inşallah şimdi, he?’’ diye soruluyor ama nafile hep aynı cevap alınıyormuş. Kalabalıkta başlarda olan sirkülasyon artık azalmış, çevresinde toplamda 3-4 kişi kalmış. Fakat neyse ki, bütün bekleme boyunca en azından bir el ona omzunda destek olmaya devam etmiş. Sonunda gelen siren sesiyle beraber herkes biraz rahatlamış. Biraz ilerilerinde duran ambulanstan çıkan hareketleri hızlı sağlık görevlileri, sandalyede oturmakta olan Tenzile teyzeyi hemen hızlı bir muayene etmişler. Tansiyonuna, şekerine, nabzına, diline bakmışlar. Bu muayenede bir şey göremeyince ciddi bir şey olmasından korkmuşlar ve Tenzile teyzenin yürek burkan oyoyoylarından. Ambulansa alınmış. Endişeli suratlar çemberinden kimse kalmamış yanında elbet. Sağlık görevlileriyle ambulansta baş başa kalmış. Performansı biraz düşse de rolüne aynen devam etmiş. Hastaneye vardıklarında bazı kontroller testler yapılmış ancak bir şey çıkmamış. Doktor bey oğlu da Tenzile teyzenin elini iki avcunun arasına alaraktan ‘’Teyzecim testlerinde herhangi bir sorun görmedim şu an. Sapasağlamsın maşallah. Ama bir daha böyle bir şey olursa gel tekrar bakalım. Olur mu?’’ demiş. Tenzile teyze de ona bin bir türlü teşekkürler ederek evine doğru yola koyulmuş. Sokağına geldiğinde yine sırayla berbere, çocuklara, bakkala laf ata ata evine varmış. Dönüş yolunda attığı laflar da sabahkiler kadar acımasız ama kahkahalar eşliğinde olurmuş. Apartmanın dış kapısında bazen gülmekten anahtarı bir türlü deliğine oturtamazmış. İlk zamanlar bu hal tavırlar mahalleli için epey tuhaf ve zor olsa da zamanla tekrarını göre göre alışmışlar. Çatık kaşlı Tenzile teyze yüksek volümlü kahkahasıyla geri geri dönermiş. İlk birkaç seferini alt caddede yapsa da sonrasında değiştirmek zorunda kalmış çünkü esnaf onu tanımaya ve şüphelenmeye bu yüzden de yeterince ilgilenmemeye başlamış. O da biraz daha uzağa gitmiş. Bir defasında gelen ambulanstaki doktor bey oğullarından biri ona üçüncü kere rastlamasın mı! Doktor, yanında kalabalıktan onunla ilgilenenlere hafif kısık sesle durumu açıklarken anlamış tabi Tenzile teyze de. Doktorlar bazı muayeneleri yaptıktan sonra teyzenin iyi olduğunu, almaya gerek olmadığını söylemişler. O hasta, yorgun argın pamuk teyze gitmiş bakkala çemkiren Tenzile teyze gelmiş. Bağırmaktan sesi giden bir tonla şunları söylemiş kalabalığa: Doktorun aslında ona arkadaş olmayı teklif ettiğini ama Tenzile teyze onu reddettiği için doktorun ondan intikam almaya çalıştığını ve sakın ona inanmamaları gerektiğini yoksa öleceğini ve buradaki herkesin katil olacağını söylemiş. Doktor önce şaşkınlıktan donakalmış sonra öfkeden kıpkırmızı kesilivermiş. Ambulansa binecekken arkasına geri dönüp , ''Teyze... Bak, sabrımı taşırıyorsun artık. Ne dediğine dikkat et lütfen. Saçma sapan şeyler söylüyorsun.'' demiş. Öfkeden çenesi kaskatı gibi olmuş. Kalabalığı yanına aldığını zanneden Tenzile teyze yine sandalyeye atmış kendini ve oyoyoylara başlamış. Kalabalık her ne kadar bu kadının deli olduğuna kanaat getirse de de akıllı insan doktor biz en iyisi onu muhattaba alalım diye düşünüp onu sakinleştirmişler. Doktor kalabalıkla konuşup sakinleşirken Tenzile teyze de bastonuna yüklenmiş kalkmış sandalyeden. Çenesinin altındaki tülbentinin düğümünü sıkmış. ‘’Utanmaz adam utanmaz! Doktor olacak bir de! Ben seni süründürcem, görcen’’ diyerek evine doğru yola koyulmuş. Gelince sokakta yine terör estirmiş. Bugün anahtarı öyle bir sokmuş ki kilide tek seferde, sertçe... sanki birini bıçaklar gibi…
Gel zaman git zaman iki yıl işte. İki yıldır girmediği yeri kalmamış İstanbul’un. Her sokağında bir kere fenalaşmış. Bazen bacağı tutmamış, bazen başı dönmüş, bazen kolu uyuşmuş, bazen gözleri kararmış… türlü türlü hikayeler uydurmuş. Bir sürü kişinin vicdanıyla oynamış da hiiiç utanmamış. Bir sürü kişinin zamanını almış yine utanmamış. Ambulans onu bazen almış, bazen almamış. Ama yıllar geçtikçe ambulans işini zaten bırakmış. Çünkü neredeyse bütün birimler duymuş artık bu kadını! Artık bir süreliğine insanları sokakta meşgul ediyor. Ara sıra böyle olduğunu birazdan geçeceğini söylüyor ve böylece ambulans gerek olmadan oyununu tamamlıyormuş. İki yılda her ne kadar oyunculuğunda büyük ilerleme olsa da artık vücudu ona ihanet etmeye başlamış. Artık gerçekten de bacakları ona zorluk çıkarmaya ve hızlıca yorulmaya başlamış. Geçen yaptığı seferden sonra çok yorulan Tenzile teyze iki haftadır dışarı neredeyse hiç çıkmamış. Mahalleli de bir yandan onu merak ediyor bir yandan da huzuru bulduk diye seviniyormuş. Merak etmekle kalmamış kapısına birkaç temsilci-belirlemesi çok zor olmuş- göndermişler. Fakat kapıyı açınca korkudan mıdır bilinmez kocaman gülümseyen suratlara karşın Tenzile teyzenin aşağı bükük dudakları bir milim olsun yukarı kıvrılmamış. Onu rahatsız ettikleri için sinirlenmiş, bağırmış çağırmış. Mahalleli de merak ettiğine pişman olmuş. İki hafta sonra dönüşü tam da ona yakışır şekilde olmuş. En acımasız yorumları, dik üçgen biçimindeki kaşları, insanların gözünü oyan bastonu… Mahalleli hiçbir şeyin değişmediğini anlamış böylece. O gün vapura binip Heybeliada’ya gitmiş. Normalde adalara pek sık gitmezmiş. Vapurdan inince başlamış denize paralel yürümeye. Hava oldukça rüzgarlı ve hatta hafif yağmur çiseliymiş. Yürümüş, yürümüş, yürümüş. Hiçbir yeri beğenememiş ayılıp bayılmak için. Yürümüş, yürümüş, yürümüş. Gittikçe merak etmiş yolun devamını. Yol tenhalaşmış. Keşke bu kadar gelmese miydim acaba diye pişman olmuş. Bacakları git gide sertleşmiş sanki. Kemikleri içeride bir dişli gibi sürtünüyormuş birbirine. Oturmaya vakit yok geç oluyor diye diye devam etmiş yoluna. Daha kalabalık bir yere çıkma ümidi ile devam ettiği yol artık insanın olmadığı bir yol olmuş. Yanından sert dalgalarıyla kıyıyı döven deniz onu üşütmüş, ürkütmüş. Çenesinin altındaki tülbentinin düğümünü sıkmış. Kamburu daha da eğilmiş. Arkasına bakmış boşluk, önüne bakmış boşluk. Dizleri onu iyice zorlamaya başlamış. Önce birine kızmak istemiş ama hiç kimse yokmuş kendinden başka. Sonra birine yalan söylemek istemiş ama hiç kimse yokmuş kendinden başka. Güzel şeyler duymak istemiş ama hiç kimse yokmuş kendinden başka. Kamburu daha da bükülmüş. Çenesinin altındaki tülbentinin düğümünü daha da sıkmış. Zar zor atılan adımlar bir yerden sonra yavaşça kesmiş hızı. Dizlerinin üstüne çökmüş önce sonra yerde kıvrılıp yatmış bir uykuya dalar gibi. Sanki uzak sokaklardan bir ambulans sireni gelir gibi olmuş kulağına ve uzun uzun o huysuz kahkahasını atmış.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
