Bahar
Ben uçakta rahat eden insanlardanım. Hani yeryüzünden ne kadar yüksekte olduğunu umursamadan, aslında boşlukta olduğunu aklına getirmeyen, yemeğinin ve içeceğinin tadını çıkaran rahat insanlar. Nereden nereye gittiğinin bir önemi yok, güzel olan yolculuğun ta kendisi düşüncesi. Yolculuklar her zaman güzel gelir bana ama bu yolculuk… Bu yolculuk bambaşka bir güzellik de. Ben her zaman rahatına düşkün ve hatta bazen bencil olarak tanımlanan bir insanım. Bu yolculuğum ise hayatımı köklü bir şekilde değiştiren hikayenin kişiliğimi de değiştirmesinin kanıtı ve bu hikaye üç ay önce başladı.
Çünkü tüm benliğimi, küçük ruhumda neler sakladığımı ve artık bunları görmezden gelerek geçen bir hayatı sürdüremeyeceğimi ufak bir gülümsemenin parıltısında ilk o gün, üç ay önce gördüm. Meğer hayatın bildiği tek sürpriz kötü olanlar değilmiş.
Eğer hikayenin tamamını öğrenmek gibi bir merakınız varsa çok küçük yaşlara dönmeliyim. Dönmeden önce de sizleri uyarmalıyım, o günler başka çocuklar için her gün… gökkuşağının altında oynamak gibiydi belki. Benim için değildi. Ben gökkuşağının yedi renk olduğunu sadece hastane odamda yatarken okuduğum masal kitabımdan biliyordum. Bana hatırlayamayacağım kadar küçük yaşımda kanser teşhisi kondu. O gün ile ilgili tek hatırladığım doktorun, o zamanlar o kelimeyi uydurduğuna emindim, aileme kanserimin türünü söyledikten sonra yüzlerine yansıyan kafa karışıklığı, korku, endişe, üzüntüydü. Ebeveynlerin her daim dik duran, sağlam “kahramanlar” olmadığını küçük yaşta görmek benim için yıkıcı olmuştu. Çünkü ne kadar zorlu bir sürecin beni beklediğini bilmiyordum ve her cesaret konuşmasında yüzlerinde saklamaya çalıştıkları korkuyu ben açıkça görüyordum. Çocuk diyip geçiliyor çoğu zaman ama hafızamda bolca yerim vardı. Ailemin suratı bazen aşılmaz bir engel oluyordu benim için. Küçücük bedenimle iğneler, serumlar, ameliyat izleri ve gittikçe zayıflayan bedenimle savaşırken yüzleri hep karşımdaydı.
Lösemi deniyordu kısaca, temel olarak. Löseminin hangi alt başlığında yer aldığımı hiçbir zaman umursamadım. Tek düşündüğüm yaşamaktı, çok geç olmadan… Ne yalan söyleyeyim hastane odasında yavaş yavaş büyürken yaşayacağıma dair inancım kayboluyordu. Nefes almaktan bahsetmiyorum. Burada beni anlamanız çok önemli. Ben çok inatçıydım, önüme iki seçenek koymuştum. Ya bunu yenip bu odadan yürüyerek çıkacaktım ya da onunla berabere kalıp odada kalmaya devam edecektim. Üçüncü bir seçenek yoktu, asla düşünmedim. Ne zihnimin ne bedenimin bu konuda pes etmesine izin vermedim. Beni ilerlemeye iten tek bir kuvvet vardı. İnat.
Aileme de en çok gücü ben sağlamıştım, yıkılmaz inadımla. Küçük evlatlarının ilk ameliyattan çıkışını gördükleri gün belki de yıkılmaya başlamıştı onlar ama benim inadım her şeyden güçlüydü. Ailemin karamsarlığından, cesaret konuşmalarından, doktorların verdiği ilaçlardan, yardım sever insanların maddi ve manevi bağışlarından, hepsinden. Bana da diğer herkes gibi bir hayat verilmişti ve diğer herkes gibi ben de, bunu sonuna kadar yaşayacaktım.
İnsan trajedi ile ne kadar erken yüzleşirse o kadar çabuk büyüyormuş. Benim trajedim lösemi olmuştu işte. Bana olgunluk verilmişti ama fark etmeden ruhumun güzel parçalarını da ona vermeye başlamıştım. Ruhumun güzel halini tamamen kaybetmiş olsaydım bilmiyorum… Bilmiyorum o yıkılmaz inadım aynı şekilde kalabilir miydi.
Çünkü gerçekten sadece inadım yüzünden yaşıyordum, yarın buradan çıkabilirsin dediklerinde ne yapmak istediğimi bilmeyen benliğimle yüzleşmek zorunda kalacaktım.
Öyle de oldu. Bütün o süreç boyunca çok korktuğumu iyileştiğim gün anladım. Yorgun bedenime, zayıflamış vücudumu taşıyamayacak haldeki incecik bacaklarıma rağmen volta atmaya devam ediyordum. Yıllardır bana bakan doktorum gülümseyerek odama geldiğinde onu gülümseyerek karşılayamamıştım bile.
Sadece sabırsızdım sonuçları söylemesi için. Bana her şeyin bittiğini söylediğinde ilk defa sevinç hissettim içimde ama çok çabuk söndü çünkü doktor bana “İlk olarak ne yapacaksın?” diye sordu ve ben, zamanında solunum için destek cihazına bağlanmış ben ilk defa nefes alamadığımı hissettim. Bir tane bile planım yoktu. Plan, yapacaklar listesi, birinden görülüp istenilen bir heves, bir hayal… Hiçbir şey. Bunun ağırlığı ciğerlerime baskı kurarken doktora bunu belli etmedim tabi, gergince gülüp “O kadar çok şey var ki.” dedim. Ebeveynlerim gelene kadar ortak alanda beklemeliydim, bu yüzden doktor üstümü değiştirmem için beni yalnız bıraktı. Kapı kapandığı anda düşünceler hızla zihnime hücum etti ve dayanılamayacak bir gürültü oluştu kafamda. Asıl sorum belliydi ama, en çok tekrarlanan soru. Neden hiç hayal kurmamıştım? Cevapların gözlerimin önünde belirmesini ve kaçtığım onca anıya o anda yakalanmamayı o kadar isterdim ki… Anlamıştım ama. Arkadaşlarım vardı benim de, bir dönem olmuştu. Hepimiz löseminin farklı bir çeşidiyle savaşıyorduk ama ana kötü karakter belliydi işte, lösemiydik hepimiz. Onların vardı hayalleri, benimde onlarla beraber doğan hayallerim olmuştu. Onlar teker teker hayallerine bir tane bile tik atamadan çekip gittiler, ben üstüme yığılan yapacaklar listeleriyle boğuştum ve hayallerim öldü.
O gün ilk defa tek başıma hastane odamda ağlarken kendime sordum. “Eğer insanlar hayalleri ölünce ölürse, ben nasıl geldim bugüne kadar?” Büyük üstatlar bu konuda yanılmış olamazlardı ya. Yine mi her şeyin cevabı benim, o an için çok boğucu gelmeye başlayan inadımdıı? Ama artık lösemiyi yendiğime göre inadım dahi beni hayatta tutmaya yetmeyecekti, o an bunu çok net bir şekilde hissetmiştim.
Peki şimdi ne yapacaktım? Kendimi hayata bağlayacak kadar güçlü bir duyguyu nasıl bulacaktım?
Lösemi ile savaştığım onca yıl boyunca kendimi hiç o andaki kadar güçsüz hissetmemiştim. Hastane kıyafetlerini attım üzerimden ve annemin güzelce yıkayıp özenle ütülediklerini giydim. Ortak alana gittiğimde benim için bir seremoni hazırlandığını gördüm. O kadar yıl içinde kaybettiğim arkadaşlarımın yerine kimseyi koyamamıştım, o yüzden hiç arkadaşım yoktu ama yine de salon doluydu. İnsanlar yine de beni görmeye gelmişti, bugünü benimle paylaşmayı, benimle mutlu olmayı seçmişlerdi. Kanserin son evrelerinde olan ve belki de bugün neşeyle dolan bu salonu yarın yasa boğacak hastalar bile benim zaferimi kutlamak için oradaydı. Onları görmek kendimi kötü hissettirmişti… Çünkü ben kendimi ne kadar soyutlamışım, bu bir kere daha yüzüme çarpmıştı. Yaşamak istemiştim. Ama tek başıma yaşayamazdım ki… Bu insanlar da yaşamımın bir parçası olmalıydı, onları dahil etmeliydim.
Kanserden kurtulmuş bedenime “Acaba çok mu geç kaldım?” korkusu yayıldı. Yüzüme yansıtmayı engelledim ama kulaklarımda bir uğultu gibi bu dolanıyordu. Yorgun hissettim ve insanların dikkati benden çekilip seremoninin geneline yayılınca kendimi salonun arka taraflarına koyulmuş sandalyelere bıraktım. Herkesi uzaktan izlemek bir süreliğine nefes almamı kolaylaştırmıştı. Gözlerimi kapatıp neşeyle salonu dolduran müziği, kahkahaları dinledim, sakinliğim bölünene kadar.
“Bak!”
İnce çocuk sesine açtım gözlerimi, biraz da irkilerek. Karşımda saçlarını kemoterapiye feda etmiş, nahif bir ufaklık duruyordu. Bana göstermeye çalıştığı şeye baktım. Resim çizmişti güya, tamamen karalama gibi duruyordu. Yılların alışkanlığı ile onu tersleyecektim ama gözlerindeki bir şey beni engelliyordu. Işıl ışıldı gözleri ve bu ışıltı benden güçlüydü.
İstemeden düz bir sesle konuştum. “Ne bu?” Heyecanla anlatmaya koyuldu. Baktığında üç farklı renkle çizilmiş saçma çizgilerdi ama o oraya bir dünya sığdırmıştı. Resmin içinde hayalleri vardı, buradan çıkıp tekrar arkadaşlarıyla beraber oynayacaktı bu hayallerde. Nahif vücudunun üstündeki izler ise bana bunun pek mümkün olmadığını söylüyordu. Ya oyun oynamak için çok geç kalacaktı ya da hiç büyüyemeyecekti.
“Büyükler gibi bakma.” dedi ufaklık üzülerek.
“Büyükler mi?”
Küçük parmağı ile kalabalıkta belli bir alanı işaret etti. Çoğu doktor olan yetişkinler o taraftaydı.
“Büyükler de ne zaman hayal kursam bana aynı şekilde bakıyor… Bir şeyleri anlamak için küçük değilim ben, yani artık değilim.”
“Ne demek artık?”
Güldü, kansere rağmen hala büyüyen vücudu diş değiştirme dönemindeydi, alt süt dişlerinin iki tanesi yoktu. “Savaşçıyım ben artık, büyüdüm. Yenilmeyeceğim.”
Şaşırdım. Yeni kanseri yenmiş ben bile onun durumuna olumsuz bakarken o küçücük aklıyla buna tamamen karşı çıkıyordu. Bu tavrı tanıyordum ama aynı zamanda yabancıydı. Aynı kararlılıktı bu, benim kararlılığımdı ama güç aldığı duygu farklıydı. Benimki inattı, basit ama kuvvetli bir inat. Peki ama bu küçüğün güçlü duygusu neydi?
“Şimdilik koşup oynayamayacağımı söylüyorlar ama buradan çıkınca arkadaşlarım beni bekliyor olacak. Beni hemen ebe yaparlar belki, ebe olmayı seviyorum ben. Sonra annem bol bol lunaparka gideceğimizi söyledi.” Sonraki cümlesini fısıldayarak söyledi. “Anneme söyleme, biraz korkuyorum dönme dolaptan ama onun için binerim.”
Gülümsedim istemsiz. Yaşının getirdiği masumlukla ne kadar naifti. Bir anda hüzünlendim. Ben de böyle miydim? O da benim gibi mi olacaktı? Lösemi bana yaptığı gibi onun da mı ruhunu yavaş yavaş emecekti? Olamazdı, olmamalıydı. Buna…buna engel olmalıydım. Olabilirdim değil mi? Sonuçta kanseri yenmiştim ben, kaç yıllık savaşı bitiren ben olmuştum, ben kazanmıştım. Bu nahif çocuğu da koruyabilirdim.
“Senin gibi bir savaşçının dönme dolaptan korkmaması gerekiyor bence.”
O an gözlerinde parlayan ışık benim içime doğmuştu. Belki hala hayal kuramamıştım ama onun hayallerini koruyarak kendim içinde bir adım atabilecektim, bunu biliyordum.
O günden sonra onu yalnız bırakmadım. Fiziksel olarak olamadığım günler vardı elbette ama varlığımı ona her daim hatırlatmak için dolu dolu oyuncaklar, kitaplar alıp yasak olmayan yiyecekler yolluyordum. Gidebildiğim her an zaten onun yanında alıyordum soluğumu. Bunu yapmak bana keyif veriyordu. Odasına her adım attığımda sanki ilk defa gelmişim gibi şaşırıyor, öyle kocaman gülümsüyordu. Oyuncaklarına ne isimler verdiğini anlatıp onlarla beni tanıştırıyordu. Hangi kitabı en çok sevdiğini, hangi karakteri çok sevdiğini, kimden hoşlanmadığını, hepsini bir bir anlatıyordu. Vücudu sürekli savaş halinde tedavi görüyordu ama sanki hiç öyle değil gibiydi işte. Sanki okuldaydı da öğlen arasına gelmiştim ben. Hiç yorgun görünmüyordu, hiç acı çekiyor gibi değildi. Kendi halimle kıyaslıyorum onu. Ben inadımla kaşlarım çatık yerdim yemeğimi. O ise ışık saçıyordu, çok tatlıydı. Acaba diyordum, bana da böyle sahip çıkan bir büyüğüm, bir kardeşim olsaydı benim de böyle ruhum güzel kalır mıydı?
Küçüğün odasına gidiş benim odamın önünden geçerek oluyordu. Yani eski odamın… İlk başlarda önünden geçerken gözlerimi kaçırıyordum ama gittikçe alışmaya başlamıştım. Bunu garip buluyordum. Onca kötü olaya rağmen ben o odada büyümüştüm. Uzun süre yaşadığım için oda benim istediğim gibi boyanmış, kişisel eşyalarımla donanmıştı. Şimdi ise benim izim silinmişti odadan, tipik bir hastane odasına dönmüştü. Geçici bir misafiri bile vardı odamın. Bir anne kalıyordu odamda, biraz erken doğmuş bebeği eve gitmeye hazır olduğunda tekrar boş kalacaktı odam. Önünden her geçişimde selam veriyordum, bir sabah küçük uyurken onunla sohbet etmiştim. Hikayemi biliyordu, ben de doğumun ne kadar zorlu geçtiğini, az kalsın annenin bile hayatını kaybedebileceğini öğrenmiştim. Ona her bakışımda kalbim biraz buruklaşıyordu ama hayran kalıyordum. Hiç görmediği çocuğu için tüm gücüyle savaşmıştı, onunla kalabilmek için.
Bir gün her zamanki gibi ona selam verecekken ayaklandı. Hala daha iyileşmiş sayılmazdı, kendini zorlamaması için yanına koştum. “Seni gördüğüme çok sevindim. Bütün eşyalarını toplamamışsın bak.”
Uzattığı kutuya baktım. İçerisinde bir sürü kağıt vardı, bazıları katlanıp koyulmuş, bazıları katlanmaya gerek duyulmayacak küçük kağıtlardı. Bunlar benim eskiden çizdiğim resimlerimdi… Ama bunları attığımı sanıyordum.
Şaşkın bir şekilde teşekkür ederek kutuyu aldım ve ufaklığımın yanına giderken içini biraz karıştırdım. Resim yapmayı ne zaman bırakmıştım acaba? Ve neden? Her şey gibi neden bundan da vazgeçmiştim? Nasıl olurdu da yaşamak için bu kadar inat ederken beni mutlu edecek şeyleri hep bırakmıştım?
Kafamdaki sorularla vardım odaya. Eskiden benimle ilgilenen hemşire kutuya gülümsedi. “Sonunda eline geçmiş.”
Anlamayarak ona baktım. Yüzünde tebessüm ile anlattı. Ben yavaş yavaş her şeyden vazgeçerken o benden vazgeçmemiş hiç. Benim attığım her resmi almış, saklamış ve hepsinin arkasına sevdiği küçük sözleri yazmış. İnadımdan vazgeçsem o kutuyu bana verecekmiş ama şükürler olsun ki hiç bırakmamışım inadımı. Yoksa bu sefer gerçekten tüm çizimlerin kaybolacağından korkmuş.
Gözlerimin dolmasını engelleyemeyerek baktım resimlere tekrar, bu sefer arkalarına. En sevdiğinin arkasına en sevdiği sözü yazmıştı. “Bu dünyanın güzelliklerinden biri bu… Hep gelecek baharlar var.”
Hemşire gidip ufaklığımla yalnız kaldığımda küçük dahimin benim durgunluğumu fark etmesi uzun sürmedi. Çocuk merakıyla “Ne düşünüyorsun? “ diye sordu.
“Biraz durduktan sonra gözlerini ona aldığım oyuncak tavşandan ayırdı. “Ne yapacaksın ki geçmişi? Orada değilsin.”
Ona yine şaşırarak baktım. Aynı zorlukları yaşıyordu ama üstesinden gelmeyi ne güzel öğrenmiş, ne güzel bakıyordu hala hayata, baharlarını bekliyordu sabırla. Daha küçücüktü ama benden, benim olabileceğimden belki de daha güçlüydü. Bunu bir kere daha anlamıştım. O an bir şeyin daha farkına varmıştım. Onun devam etmesini sağlayan güçlü duygusu sabırdı. Ne kadar akıllıydı benim küçük dahi çocuğum. Ondan ne kadar çok öğrenmiştim. Bu kadar kolaydı işte. Sabır.
Derin bir iç çektim. Ben de baharlarımı kabul etmeliydim artık, onları yeterince bekletmiştim. Hem geçmişten gelen birikmiş baharlarım da vardı. Daha iyisini yapmalıydım hatta. Her ne kadar bu çocuğun hayallerini koruyacağımı söylemiş olsam da daha çok çocuk vardı bu şekilde ve hepsi benim dahi çocuğum gibi bahar beklemiyordu. Onlara baharı götürmek gerekiyordu ve bu işe canı gönülden hazırdım.
O gün, yani bundan tam üç ay önce o hastanenin başhekimi ile konuştum ve özellikle çocuklara yardımcı olmak üzere neler yapabiliriz diye konuştuk. Onca yıl sadece kendisi için yaşayan birinin böyle bir değişim göstermesi onu çok şaşırtmıştı ama minnettardı, görebiliyordum. Minnet duyulması gereken kişi ben değildim aslında. O seremonide bana bahar olmayı akıl eden, benim dahi hayat dolu olabileceğimi gören dahi, naif ufaklığa minnettar olmalıydı, ben öyleydim.
Başhekim hemen işe koyuldu ve benim için bir sürü toplantı ayarladı. Bu işin sadece tek bir hastane ile kısıtlı kalmamasını, ulaşabildiğimiz her çocuğa ulaşmamız gerektiğini söyledi. Ona kesinlikle katılıyordum, tamamen. Herkesin, hele ki bir çocuğun uzatılan bir ele çok ihtiyacı vardı.
İlk toplantıdan çıktıktan sonrasını hatırlıyorum. Hayatımda hiç heyecanlanmamıştım, o yüzden vücudumun verdiği tepki beni biraz ürkütmüştü. Bu titremeler normal miydi? Midenin bulanıyor gibi olması hep normal miydi? Garipti ve biraz ürkütücü ama hoştu. Bu yeni duyguları sevmiştim. Daha fazlasını istemiştim. Başkalarını mutlu etme fikri ve bunun oluşturduğu heyecan güzeldi.
Sizi böylece bu ana getirmiş oldum, hala uçaktayım. Elimde ufaklığın şans getirsin diye verdiği bileklik var. Geçmişe dair kendimi yediğim o soruları, ufaklığın dediği gibi geride bıraktım. Artık orada yaşamıyorum, o sorularla boğuşmama gerek yok. Bahar dağıtıyorum artık.
Bana şans dileyin.
Henüz hiç yorum yapılmamış.
